Evren genişliyor mu, yoksa biz öyle mi algılıyoruz?

Carlos Castaneda’nın Kartalın Armağanı’nda Sağ ve Sol yan bilinci bölümünde, aşağıdaki gibi bir paragraf geçiyor. Bu kitabı ilk okuduğumda da sol yanda yaşanan olayların yoğunlaştırılmış bir bütün halinde olduğu konusuna kafam takılmıştı. İkinci kez okurken kitabın o bölümüne geldiğimde bu sefer ışık çaktı. Sanki bu sefer daha iyi algıladım olayı. Önce kitabın o bölümünde Carlos Castaneda ne demiş ona bakalım.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, La Gorda ve Castaneda birlikte rüya görme çalışmaları yapıyorlar. Ve bu gördükleri rüyalarla Don Juan ve onun grubundaki diğer savaşçılarla ilgili anıları yeniden yaşıyorlar ve görüyorlar. Böylelikle sol yanda yaşanan olayları yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorlar. Castaneda’nın bu durumla ilgili yorumu şöyle;

”La Gorda ve ben bir zaman sonra, sol yanımızdaki algı zenginliğinin edim sonrası farkına varma sonucu olduğunu fark ettik. Etkileşimimiz, onu anımsayabilme kapasitemizin ışığında gerçekleşiyordu. İşte o anda, o yüksek bilinç durumlarında her şeyi tek yığın, ayrıştırılması olanak dışı ayrıntılardan meydana gelen hacimli tek bir kütle biçiminde algıladığımızın farkına vardık. Bu her şeyi bir anda algılayabilme yetisine yoğunluk adını verdik. Yıllar boyu, bu deneyim yığınlarını oluşturan ayrı parçacıkları inceleyebilmenin olanak dışı olduğunu düşünüyorduk.; bu parçacıkların us yönünden herhangi bir anlam oluşturacak bir süreklilik içinde bir sentezini oluşturmaya çalışmıştık. Bu tür sentez oluşturamadığımız için, anımsayamıyorduk. Anımsama yetisinden yoksun oluşumuz, gerçekte algılarımıza yönelik anılarımızı bir temele oturtamamamızdan kaynaklanıyordu. Deyim yerindeyse, anılarımızı herhangi bir temele oturtamıyor, onları bir düzene sokamıyorduk. Deneyimlerimiz, bizim için oradaydılar, ama onlara ulaşabilmemiz olanaksızdı. Çünkü bu yoğunluk duvarı tarafından engellenmişlerdi.”

Burada bahsedilen yoğunluğu şöyle açıklayabiliriz. Evreni düşünürsek eğer, evren genişliyor. Bunun tersi düşünüldüğünde, evrenin bir toplu iğne ucu kadar küçülebileceği ve kütlesinin yoğunlaşacağı söyleniyor. Evrenin genişlemesinin, evrenin yorumlanmasını sağladığı yönünden bakarsak eğer; evren genişleyerek yorum yapmamızı sağlayacak zaman olgusunu oluşturuyor. Yani o boşluğu zaman dolduruyor. Belli bir dizgeye olanak tanıyor böylelikle. Eğer evren yoğunlaşmış bir kütle olsaydı o zaman şu anki evren yorumumuz da olamazdı. Evrenin içerdiği her şey küçük bir kütlede katışmış bir vaziyette olacaktı. Böylece algılayabileceğimiz dünyalar olmayacaktı, zaman olmayacaktı. Ama o kütle bütün bunları içerecekti, içinde zaman olmadan.

Olaya sol yan bakımından bakarsak eğer, bir başka benzetme ile tarif edeceğim yine. Bizler birer algılayıcıyız, aslında yorumcu da diyebiliriz. Bilgisayar programından örnek verirsek eğer çalışan bir exe program ve programın veri çektiği bir veritabanı vardır. Veritabanında veri katışmış bir şekilde hiçbir yorum içermeden mevcut olur. Program ise o veriyi veritabanından çekerek yorumlar ve anlamlı bir dizgeye sokar. Program olmadan sadece veritabanına baktığımızda bize anlamsız gelen, birbirinden bağımsız görünen bilgi parçacıkları ile karşılaşırız. Ve bu bilgiler bir anlam ifade etmez. (Veritabanını yoğunlaşmış bilgi kütlesi olarak tanımlayabiliriz.) Ancak bir program devreye girdiğinde o veriler anlamlı bir hale dönüşür. Eğer tonali yada kendi dünyasal varlığımızı bir yere koyarsak, biz yada tonal bir exe dir, Nagual/sol yan ise veritabanı diyebiliriz. Carlos Castaneda ve La Gorda rüyalar yolu ile aslında veritabanından (yoğunlaşmış kütle) bir bilgiyi alıp, tıpkı evrenin genişlemesi gibi onu genişleterek, boşluğa yayarak, tonal’de anlaşılabilir, yorumlanabilir bir hale getirerek hatırlıyorlar olayları. Yani sıkıştırılmış bilgiyi genişletiyorlar ve ona bir dizge kazandırıyorlar. Böylelikle hatırlıyorlar. Elinde bir veritabanı olan, orada anlamlı bir şeylerin varlığını hisseden birinin elinde onu yorumlayacak exe programının olmaması gibi bir durum bu. Rüyalar yolu ile de bu yoğunlaştırılmış bilgi kütlesinden veri çekip, onu genişleterek yorumlamayı öğreniyorlar. Aslında Don Juan’ın neden tonali korumak gerektiği konusuna önem verdiğinin de açıklaması olabilir bu. Yani elinde yazılım kalmazsa, program bozulursa, o katıştırılmış bilgiyi asla yorumlayamazsın. Yani program olmadan veritabanı tek başına bir işe yaramaz diyebiliriz.

Ve belki de evren hala toplu iğne ucu kadar küçülmüş, yoğunlaşmış bir kütle şeklindedir de, onu biz genişleterek algılayabildiğimiz için, evreni genişliyor şeklinde algılıyoruz. Tamamen benim fikrim, katılmayabilirsiniz de… Eğer böyle ise, big bang denilen şey bir farkındalık patlamasından ibaret. Veritabanını yorumlayacak yazılımın, tonalin ilk ortaya çıkış anı. Evren hala yoğunlaşmış bir kütle halinde ise, diğer dünyaları algılamanın yolunun, diğer yoğunlaşmış kütleleri genişletmek olduğunu söyleyebiliriz belki de. Don Juan’ın dünya görüşünü genişletmek dediği şey bu olabilir. Ne bileyim belki de bütün kavramları birbirine karıştırmışımdır. J)) Eğer evren hala bir topluiğne ucu kadar katışmış yoğun bir kütle ise, mesafelerin de anlamı kalmaz. Mesafeyi yaratan şey, bu yoğun kütleyi algılayabilmek için genişleten zihnimiz. Yani mesafe, zaman sadece zihinde. Zihni durdurduğumuzda belki de genişlemeyi durduruyoruz, hatta küçültüyoruz. Bu nedenle de mesafe ve zaman olayı ortadan kalkıyor.

Neyse bu kadar şimdilik.

……………….

Off yatıyorum fikirler aklıma üşüşüyor. Yine aklıma birsey geldi. Şimdi evren bir topluiğne ucu kadar kücülebilir deniyor. Evet küçülebilir. Nasıl mı? Gözle görülemeyen mikroplara mikroskopla baktığımızda devasa yaratıklara dönüşüyorlar. Bizim algımız da evreni genişletmesi ve o sekilde algılaması aynı şey aslında. Yani perde dediğimiz şey aradaki bir mikroskop gibi. Evrene bir büyüteçle bakıyoruz diyelim. Ve bütün ölcümlerimiz, evreni boyutlandırmamız, mesafelendirmemiz bu büyütecin ardından gördüğümüz bilgi ile yapılıyor. O büyüteci aradan kaldırdığımızda evren bir toplu iğne başı kadar olacaktır. Büyütecle baktıgımız evrenin bir toplu iğneye kadar kücülebilecegine inanmak yada bunu idrak etmek zor olacaktır. Ayrıca kütlesini düşünürsek bu devasa görüntünün kücücük bir kütleye aynı yoğunlukta sığacağını aklımız almıyor ama aradan büyüteci kaldırdığımız zaman evrenin bir toplu iğne ucuna sıgdıgını görecegiz ve aynı kütle yoğunluğu ile olacak.. İşte algımız böyle bir büyüteç gibi işlev görerek kücücük bir kum tanesinden koca bir evren yaratıyor ve sonra bu evrenin büyüklüğü karşısında büyüleniyor ve gerçekte var olanı görmez oluyor. :)))))

Nasıl fikir?

Hamurabi Yasası ve Marduk

Hamurabi Yasası ve Marduk

(1/1)

Ast:
Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu.

Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir.

Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı.

İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu  kutsiyetin, Sümer-Akad ittifak ilişkileri döneminde, sadece « Tatlı Su ve Tuzlu Su » kültünün var olduğu dönemin hemen ardından itibaren geliştiğini gösteriyor. Bu, toplum birimlerin ittifak törenlerinde kullanılan ve kurbanların  yakıldığı, pişirildiği gerçek, yakıcı, kavurucu, arındırıcı kutsal « ateş »la  bağıntılıydı. Soyutlama, toplumun, herhangi bir olgu, kurum veya aracı, gerçek yaşam koşulları içinden çekip çıkarma, dışlama, metodlarından birisidir. Sümer-Akad geleneğinde, « ateş » ve onunla bağıntılı «kutsal nefes», «kutsal yel,üfürükçü» kültünün ne denli etkili olduğunu biliyoruz. Tabletlerde yer alan ,«Doğu rüzgârı», «kuzey, güney, batı rüzgârı», «yel», nefes, kutsal ruh, Enlil, Elli’ler kavramlarının anlattığı kült, ateş-nefes  kültü idi. Musa, tanrıyı çölde sönmeyen bir ateş olarak görmüştü. Yahya peygamber, İsa’yı Ürdün nehrinde kutsarken, İsa’nın -insanlar-ı (yeniden) ateş’le kutsayacağını ilan etmişti. İslam’da cehennem, yakıcı ateş ve kaynar sulardan ibaretti. Ateş kültü, sadece Mezopotamya’da değil, eski Yunan ve Roma’da da çok etkilidir. Hem arınmanın, hem cezalandırmanın aracı olan kutsal ve  kahreden ateş, kutsal sunu, ortak ziyafetin hazırlık aracı olarak aynı zamanda kardeşliğin, ittifakın da simgesiydi.

Kutsal dinlerin olumlu veya olumsuz yönüyle çok ilgilendiği -ateş’,günümüzdeki olimpiyatların sönmez meşalesinde, kilise ve ziyaret’lerde yakılan mumlarda, nevruz ateşlerinde… yaşamaya devam etmektedir. Ateş  ve  onun gökteki karşılığı olarak Güneş  kültünün derin ve belirgin izleri, bizi, eski toplumun yarı-yamyam dönemine değin taşır. Ateş-güneş tapınmasının derinliği, öteki yönüyle, eski toplumun yamyamlıktan kurtulma çabasının büyüklüğünü de  gösterir. Ateşe tapmakla, nevruz ateşinin üzerinden atlamakla, ateş yiyip, ağzından ateş çıkarmakla, ateşle arınmakla eski toplum, insanın ateşe atılarak, ateşte yakılarak  kurban edilme geleneğini sembolik bir edime dönüştürebilmiş oluyordu.   Bu bakımlardan Sümer ve Akadların en eski  kutsal varlıklarının başında  « An, Anum, Samu, Şamaş » kültünün geliyor olması, ne tesadüfîdir  ve ne de  bir -cehalet’ ürünü…

Sümer -Akad -yaratılış’ anlatımlarında, -yoktan bir var ediliş-in bulunmadığından bahsetmiştik. Sümer-Babil  -yaratılış’ anlatımları, toplum birimler arasında ittifak düzeninin, karşılıklı kurbanlar verilerek sağlanmasının, o günkü kavrayış düzeyi bakımından, aktarılan  bir  tarihçesidir. Kurbanlar üstelik tıpkı İsa gibi, ölmeden önce ve ölerek tanrı veya tanrısal olan varlıklardı. Veya hatta başlangıç dönemi bakımından  diyebiliriz ki, kurban insan , kurban edilerek tanrı veya tanrısal kılınıyordu.
Bu yaklaşımı İsa anlatımında da  görürüz: İsa, -insanlığın günahları’ namına kendini feda etmiştir. Burada -insanlık’ sonraki soyut, genel halini almadan önce, eski toplumda, çok somut bir topluluğun kendini tanımlama kavramıydı; -günah’ ise, eski toplumun -yükümlülük’ kavramına karşılık düşer.

Eski tabletlerde bir -çocuğun günahsız doğamayacağı- biçimindeki ifadeler, bu çocuğun yaşayabilmesi için yaşamı karşılığı olan totemi, adakları sunması gerektiğine anımsatmadır. Bebeğin doğumuyla başlayan geçiş törenleri, sunular, ziyafetler  geleneğine  bugün de sahip olmamız bundan ötürüdür. Günümüzde bir malın-eşyanın  fiyatının -günah’ kavramıyla da ifade edilebiliyor olması, günah kavramının eski toplumda -yükümlülük’ ile anlamdaş olarak kullanılmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

Annunaki okunuşlu kavram, « yer tanrıları »  anlamına kavuşmadan önce, Yer ve Göğün  kutsal varlıklarını (tanrılarını) birlikte anlatıyor gibidir. Bu doğaldı da. Çünkü Sümer-Akıt -yaratılış’ anlatımında gördüğümüz gibi, « yer ve gök » bir sure  birlikte var olmuşlardı.

Tarihte birçok kez gerçekleşen « Yaratılış »lardan birisinden sonra; kutsal yöneticilere -tanrı’ olarak   ad verilmesi ve ayrıştırılmalarından  ve böylece -var edilmeleri’nden  daha sonraki yüzyıllarda, Enlil, büyük bir öngörü ile artık « Yer’in Gök’ten ayrılması, Gök’ün de Yer’den ayrılması »nın  gerekli olduğunu  görmüştü:

« Efendi, gerekli olanları meydana getirmek için,

Kararları değişmeyen bey,

Yer’den -ülke’nin tohumunu çıkaran Enlil,

Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,

Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü »

Kutsal kitaplarımızın -yaratılış’ olarak  aktardıkları olay,  tarihin hayli ilerlemiş  olduğu bir noktada Sümer-Akad topluluklarının birbirinin zıddı kılınarak, aralarındaki ilişkilerin  yeniden düzenlendiği işte bu  anın anlatımıdır.

burada dikkat edilmelidir ki, bu topluluklar, bu aşamada yamyamlığı hala sürdürüyorlardı. Bu nedenle de  kutsal varlıklar, bu dönemin yaratılış anlatımında henüz, hayvan ve bitki  özelliği göstermezler. Hayvan veya bitki totemlere geçiş, insanin kendi yerine hayvan veya bitki sunabilmesini sağlayarak yamyamlığa son verebilmenin yolunu açmıştır. Tanıdığımız haliyle -yaratılış’ döneminde, toplum birimler arasındaki  ayraç olarak, daha sonra -yer’, -gök’, -su’, -ağaç’ vb. olarak değerlendirilecek olan  kara, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi gibi  renkler  kullanılmış gibi görünüyor.

«Karabaşlı», «kızıl başlı»  kavramlarının  kaynakları bu döneme dayanıyor olmalıdır. En azından Sümerlerin, kendi topluluklarını « karabaşlı »lar olarak tanımladıkları kesin olarak biliyoruz.

Şimdiki bizler gibi, uzak Sümer torunları da, «  Gök » ve «  Yer »in, günümüzdeki anlamlarıyla « Yer,Gök » olduklarını sanmış olsalar da, Sümer anlatımlarında  yer alan -gök-yer’  kavramlarıyla nitelenenler, iki farklı topluluğun  tanımlarıydı.

« Yer’in Gök’ten ayrılması »ndan sonraki dönemde, Annunaki’ler -yer tanrıları’, -toprak’,’kara’ topluluk yöneticileri  halinde yorumlanmaya başlanmaktadır. Buna karşılık İgigi olarak okunan  kutsal varlıklar ise Gök’ün, Semitik topluluk atalarının  yönetici, kutsal varlıkları  olarak yorumlanmaya başlanmış  görünüyor. Igigi olarak okunan kelime «Gigi -(salmu, Akadca) » siyah, kara, gece anlamlarındadır da.

« İnsanoğlu » ile « tanrı-gök’sel oğullar » ayırımı, Sümer-Akad   toplulukları arasındaki ayrımının da bir ifadesidir.

İnsan ile şeytan; toprak (veya sudan) yaratılan insan ile gök’sel melek  (veya ateşten ) yaratılmış şeytan biçimleriyle de tanıdığımız bu  ikili ayrım, iki ana çizgi, bizi, eski Sümer-Akad  topluluklarına kadar, kaybolmadan taşıyabilecek kadar  derin izlere sahiptir.

Eski Ahit  ve Enoş’un kitabi « Tanrı oğulları, melekler »in, « insanoğlu kızları’yla » evlendiklerini anlatır. Bunun karşılığında, İnsanoğlu erkekleri de Tanrısal meleklerle evlenmiş olmalıydı. Bu karşılıklı evlilik düzeni anlatımlarını, Gılgamış’ın  Dummuzi’nin kız kardeşi ile ve Dummuzi’nin de Gılgamış’ın kız kardeşi  ile evliliklerinde  buluruz. Bu ana çizgileri izlediğimizde, örneğin İslam’da,  Dumuzi, Âdem Baba’mız; Gılgamış ise ateşten yaratılan şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kovduran yılan vb. olarak karsımıza çıkar

Eski toplumun  Toprak ve Su kültü ile Ateş ve Gök kültü, ana çizgilerini kaybetmeden sürüp gitmiş olsa da, toplulukların birbirlerine karışması, kültlerin de birbirine karışmasına yol açmıştı. Öte yandan, topluluklar arası  kaynaşma, gelişen ticaret, daha geniş ölçekler içinde yeni toplulukların oluşma süreci, tek tanrıya ulaşma gereksinimini de doğurur. Bu aşama, yaklaşık – 2000’li yıllarda  iyice olgunlaşmış durumdaydı. Askeri olarak Sargon tarafından merkezi bir yapıda  toparlanmış olan toplulukların ardından, ortak bir yasa (belki Anayasa da diyebiliriz) altında, Hammurabi döneminde tam olarak yeniden  sağlanan bu toparlanma dönemi, tek tanrıcılığa geçiş sürecinde belki bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Bu aşamadan itibaren, eskiden ayrıcalıkları, farkları vurgulanmaya özen gösterilen tanrıların, giderek tek bir kutsiyet kavramı içinde toparlanmaya başladığını görürüz.

Marduk  okunuşlu bir kavrama, toplumsal gelişmenin tamamen doğal gelişimi içinde kalarak, işte bu donemde rastlıyoruz

Hammurabi Yasasının giriş bölümünde şöyle deniliyordu:

ì-nu dingir  anum

si-ru-um

Sar(lugal)   a-nun-na-ki

dingir enlil

Be-el  şa-me-e

ù er-se-tim

şa-i-im

şi-ma-at  (KALAM) mâtim

a-na dingirmarduk(Amar-utu)

Marim(dumu) re-eş-ti-im

şa dingir ea

dingir(EN-LÌL) ut elliut

(Kiş) kişşat ni- şì

i- şi-mu- şum

In  i-gi-gi

ù- şar-bì-ù- şu

(KÁ-DINGIR-RA)ki  (Babilim)

şum-şu

ib-bi-ù

Ne zaman ki, ulu Anum (AN),

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

Tanri Enlil,

Efendisi göklerin

ve yerin

tayin eden,

memleketin kaderini

dingirMarduk (luguna)

büyük oğlu

Ea-nın(enki)

Enlil-liğine

bütün insanlık üzerine

tayin etti

İgigi-ler arasinda

onu yüceltti (ler)

Babil (ka.dıngır.ra)

parlak adıni

üstün yaptı (lar)

SEFA KAÇMAZ
www.toplumvetarih.blogcu. com

Bu bölümün yaklaşık tercümesi şöyle olabilir:

« Ne zaman ki,

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

göklerin ve yerin efendisi

Ulu (Tanrı) Anum( AN),

ve

Memleketin kaderini tayin eden,

Enlil,

Ea-nın(enki) büyük oğlu

Marduk(AMAR.UTU) -u

Bütün insanlık üzerine

Enlil-liğe

tayin ettiler (ve)

İgigi-ler

(arasından) onu yücelttiler,

Babil(ka. dıngır. ra) şehrini üstün adıyla andı;

Onu cihanda üstün yaptılar… »

Burada « Marduk » okunuşlu kavram, Sümer tarihinin en eski dönemlerine bağlı olarak ele alınmaktadır, böylece -yeni’ bir olgu imiş gibi değerlendirilmediğini görüyoruz.

Hem de, Marduk’un Sümer karşılığı  « amar-utu »  biçimindedir ki, kelime kelime yaklaşık  anlamlarıyla « güneşin oğlu », « güneşin  dana »sı, -adanmış oğul’ gibi  yorumlara ulaşabiliriz ki, bunların tümü eski toplumda kullanılan kutsal kavramlardı.

Marduk, bir isim olarak değil; Gılgamış geleneğinin  canlandırılması; Eski Ahitte tanıdığımız sekliyle Nemrut; Âdem karşılığındaki Şeytan, ateş  ve yılan sembolünün yeniden yüceltilişi  olarak görünüyor.

http://www.ruhunyolculugu.com/hamurabi_yasasi_ve_marduk-t2293.0.html;wap2=

Çantacı Necmi Abi ve Ateist Yıldırım

Bu hikayenin nurcular tarafından uydurulmuş kısmına hepiniz rastlamışsınızdır. Bilirsiniz ateisti alırlar hayallerinde kafasına göre konuştururlar ve sonra çantacı necmi abi bir bakmışsınız ikna etmiş ateisti. Birde benim versiyonumu okuyun.

Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner. Beyaz eşya satan dükkana girer.
Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır. Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:
-Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hoş geldin Ateist kardeş,

-Hoş bulduk
-Buyur gel oturalım, sohbet edelim.

Ateist oturur.
-Edelim bakalım.
-İsminiz nedir ateist kardeş?

-Yıldırım
-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

-Sağol.
-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

  • Bırak şimdi yağlama yıkamayı muhabbete girelim dedi Yıldırım.
  • Eee, işte pazarlama müdürüsünüz, aptal adamı müdür yapmazlar. Ondan şey ettiydim, dedi.

-Sağol sağol. Sen necisin?
– Bana çantacı derler, Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.
-Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.

Necmi abi gözlüğü göstererek:
-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?
-Gözlük deriz, dedi.
-Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:
-Buna ne dersiniz?
– Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi.

Bu arada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koyar sohbet esnasında afiyetle yensin diye.Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi
-Şeftali deriz, dedi.

-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.

Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

-Manavdan, dedi.
-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

-Ağaçtan dedi.
-Peki bu ağacın aslı nedir?

-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım. Elbette Ökaryot hücrelerdir.
-Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?

  • Hayır değil, ne odunu?
    -Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

  • Hala odun diyor ya, Ökaryot hücreleri abicim, odun değil.
    -Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.
    -Plak takıldı. Çantacı abi, odun değil diyorum. Burdaki tek odun sensin gibi.

-Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?
– Abicim sen canlı hücre nedir, fotosentez nedir, büyüme nedir, bölünme nedir anlıyo musun? Yoksa böyle odun demeye devam mı edeceksin?

Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:
-Sen, dedi…

….Bir odunsun abi.

Necmi abi gülümseyerek:
-Ben odun değilim , odun bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

  • Ya necmi abi sen hakkaten sıyırmışsın. Arı sana bal vermez, o kendi için yapar o besini. Ama senin zihniyet gidip yağmalama olduğundan alırsın elinden balını arının.

-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.
– Buradan anladığımız o ki, Muhammed balı seviyormuş. Neden? Baldan daha şifalı şeyler var, onlardan haberi yokmuymuş?

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Bu adam daha ne sayıklayacak diye.
Necmi abi devam ederek:
Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

  • İşte günün bombasını patlattın dedi yıldırım, kahkaha atarak. Döner döner, japonların yaptığı robot arabalar var 45 tur bile dönüyor.

-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?
– Döner dedik necmi abi. Senin uzayda hareketten de haberin yok dedi Yıldırım. Uzayda sürtünmesiz ortamda sabit hızla giden bir nesne ile duran bir nesnenin farkı yoktur. Yani bir döndüren olmasada döner. Durduran olmadığı sürece de dönecektir.

-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.
– Uzay diyoruz, biyoloji diyoruz sen hala baklavadasın. Karnın acıktı galiba abi? Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? bu kadar zırvalamak için dedi Yıldırım.

-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.
– Belli belli dedi Yıldırım. Şu radyo dalgalarını meleklerin taşıdığını iddia eden zat değil miydi bu? Ağaca odun demenden anlamalıydım.

-Sen bize takıl neşelenirsin , dedi necmi abi
-Evet bedava komedi, dedi Yıldırım.

-O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .
– Tahmin ediyorum dedi Yıldırım.

Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.

(Çantacının sözlerinde çok az oynama yaptım. Sırf çantacının sözlerini koysam bile iyi mizah olurdu)

Karanlıktan nasıl çıkılır?

İlkyarı ve reklamsız-sevinçli bir gayretle sürdürdükleri faaliyetlerini iki yıldır biliyor ve takip ediyorum. Merkezi ODTÜ olduğu için Ankaralı arkadaşlarımızın fiilen de kolayca ulaşabileceği, yardım eli uzatabilecekleri bir yer. Biz buradan maddi ve manevi katkının ötesine geçme fırsatı pek bulamıyoruz.

İlkyar E-posta Listesine üye olmak ücretsizdir. Küçücük bir formu doldurunuz: http://www.ilkyar.org.tr/ Bu listeye üye olduğunuz zaman belirttiğiniz e-posta adresinize haftada iki defa izlenim gönderilir. Böylece İlkyarın ulaştığı köyleri, çocuklarımızı ve onların gelişim aşamalarını bizzat kendi kalemlerinden izleyebilirsiniz.

Hala okuma isteği duyan çocuklar varsa köylerde ve bunu keşfedip tüm güçleriyle onları arzularına ulaştırmaya çalışan İlkyarın hem kültürlü hem vicdanlı hem de politikadan uzak sessiz alçakgönüllülüklerini tüm kalbimle kutluyorum.
sa
Bayramda koy cocuklarini sevindirmek ister misiniz?
Oyleyse lutfen ILKYAR’in hesaplarina ‘BAYRAM’ aciklamasiyla bagisinizi gonderin, bagislariniz bot, sekerleme, dergi, corap vb olarak koy cocuklarina gonderilecektir..
Cocuklarimiz sevinsin diyorsaniz sizleri de destek vermeye davet ediyoruz…
Herkesin mutlu oldugu bayramlar diliyoruz…
ILKYAR’in hesap numaralari :

İş Bnk. ODTÜ Şb.
TR26 0006 4000 0014 2290 706968 TL

Ziraat Bnk. ODTÜ Şb.
TR64 0001 0015 3708 9703 245001 TL

Saygilarimizla,
ILKYAR

--
Orda bir YIBO var...
http://www.ilkyar.org.tr

Köylerde ne var ne yok?

Cumartesi günü İznik’e gittik. Sisli bir gündü ama yılmadık.

İzniğin iki köyünü gezdik. Bir tanesi seksen haneli diğeri biraz daha büyüktü. Her iki köyde de okul yok. Önceleri varmış ancak yıpranmış ve onarılacak bütçe çıkmamış. Buna mukabil her iki köyün ortasında da yeni yapılmış devasa aynı şekil ve renkte gıcırgıcır iki cami var. Belki görmediğiniz için abarttığımı sanabilirsiniz ancak ben başımı çevirip ilk kez gördüğümde uzay aracı sandım. Minareleri nerdeyse gördüğüm en uzun olanlarından.

Köyde evler yıkık dökük, yolları berbat, çorak. Evlerin bahçelerinde bi tane bile meyve ağacı yok! İnanılır gibi değil ama gözlerimle gördüm. Kahvede oturup bir çay içtik, içim sıkıldıkça sıkıldı. Ben ki bırakın böyle İstanbula birbuçuk saat mesafede köyleri, defalarca anadolunun ücra yerlerinde köylere gitmiştim. İki ayrı köyde oturdum, uzun süreli yaşadım, hatta ilkokul diplomam köy okulundandır. Yani köy, köylü bilmediğim şey değil. Aslında değildi demeliyim artık; çünkü bu gördüğüm köylerde ruh kalmamış, yaşamıyorlar sanki. Köyler yaşlı fillerin ölmek için gittikleri ücra yerlere benzemiş.

Oranın bir köylüsü,  camiyi nasıl yaptıklarını anlatırken biraz canlanır gibi oldu, gözleri parıldadı. Bu tepkisinden gururlandığı anlaşılıyordu. İki gecedir düşünüyorum neydi bu diye. Sonuçta köylümüzün büyük bir yalnızlık ve çaresizlik içinde vefat etmiş olduğuna karar verdim. Bu memlekette sosyal konularda bir çok kıymetli akademisyenimiz olduğu muhakkak ve eminim ki bu hazin durum için sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal saha araştırmaları yapmışlar ve bunları yayımlamışlardır. Fakat bu çalışmalarla pek karşılaşma imkanı bulamıyoruz. Günlük ucuz pop karmaşası içinde muhtemelen görülüp duyulmuyordur (Yapılmamış olabileceklerine asla ihtimal vermiyorum).

Türkiye’de tarım ve hayvancılığın bitirildiğini, genç nüfusun çaresizce büyük kentlere göç ettiğini biliyoruz. Büyük kente doğru gelen bu gençler, takke, başörtü ve pardesüden oluşan resmi kıyafetlerini giyip, iş, yatacak yer ve gelecek arıyorlar. Çok normal buluyorum bunu.  Türkiye bütçesinin sağlık eğitim ve din harcamaları kalemleri elden ele dolaşıyor tekrar edecek değilim sadece 67000 okula karşın 85000 cami olmasının ve Diyanete 2007 itibariyle ayrılan bütçenin 2,7 katrilyon olduğunu unutmayayım diye günlüğüme not düşmek istiyorum.

Bu mevcut durumu bizim halkımız, bizim köylümüz istiyor. İnsan ihtiyaç duymadığı bir şeyi neden istesin? Sanki ihtiyaç duymamaları mümkünmüş gibi oluşan bu tabloları kızgınlıkla karşılayan bir kesim var. Toplumu garip şekilde ikiye üçe bölmekten rant elde edeceklerin ekmeklerine yağ süren, orta halli gelire sahip, az buçuk tahsil yapmış kendilerini üstün gören bu kişilere bakıyorum ve şaşırıyorum.

Ülkedaşlarımın yarısından çoğu kırgınlık, çaresizlik içinde feryat ediyorlar, bu gidişatın kendi yaşam arzularını sıfıra indirdiğini ve belki  artık yalnızca ölüm sonrası için beklentilerinin kalmış olduklarını daha nasıl anlatsınlar?

Gelir dağılımındaki, yargıdaki, eğitim ve sağlıktaki hiç bişey eşit paylaşılamıyor. Şunu söyleyebilecekler vardır belki; “bu her zaman her yerde geçerli, ne zaman hakça paylaşım olmuştu ki? Ama halk böyle bir infial haline gelmiyordu, şimdi ne oldu?”

Bence şimdi “Televizyon” oldu! Toplumun kaymak tabakasının hayatları gözler önüne serildi. Her gece ve gündüz, ağaların, fabrikatörlerin, kaçakçıların yalılardaki hayatlarını, sevgi ve saygıdan nasiplenmemiş dallas entrikalarını seyrediyorlar ve anlıyorlardır ki bu uçurum asla kapanmaz daha kötüye gider. İyi tahsil yapıp, saygı ve hoşgörü dolu bir hayat sürdürerek mutlu olduğunu seyrettikleri örnekler var mı televizyonlarda? Ya şarkıcı- manken, futbolcu ya da düzenbaz olunabilsin veya sayısaldan at yarışından İddaa’dan bişey kazansınlar da maküs talihlerinden yırtabilsinler.

Genel kanı “okuyup da ne olacak, görüyoruz işte. Her biri bir kapııda sürünmekte” sonucu çıkıyorsa bir ülkenin medyasından, o halde bu insanların artık neye bel bağlıyacakları açık ve kaçınılmaz görünüyor bana. Çok da anlamlı bence, dürüstlük yok, ahlak yok, samimiyetsizliğin bini bir para ise bi şeyin bu sistemi çökertmesi lazım. Gidilen yolun en iyi örneği Amerika ve biz onun uşağı ve bağımlısı olarak demek ki ondan bile beter olacağız.

Belli ki köylü bu duruma dur diyor artık,  madem çare değil ne gerek bana okul, bana cami gerek cami diyor. Açlık geldiğinde pırılpırıl uzay araçlarına doluşup bu dünyayı terk edecekler.