Kişisel Gelişimin Derinliği

Kendi kendimi geliştirmeye çalıştığım tüm çabalarımın ve aldığım kişisel gelişim eğitimlerinin bana öğrettiği bir cümle ile ifade etmek istiyorum kişisel gelişim tanımını:

Bana dayatılan tüm öğretilerden kurtulduktan sonra, içimdeki kendi ben’imi tanıyıp onu gerçekleştirmeyi başarma sürecinin adıdır kişisel gelişim.

Hadi biraz açalım bu tanımı ve gelişimin derinliği nedir, ne olabilir bir bakalım…

Bir anne ve bir babadan doğarız hepimiz. Doğarken aciz bir varlık olduğumuz kabul edilir. Evet, anne sütüne, altımızın temizlenmesine ve pışpışlanmaya ihtiyacımız vardır. Artık nereden ve nasıl geliyorsak; bu dünyaya yabancıyızdır doğarken… Kendi kendimize yemek yiyip, kendi kendimize yürümek için meşakkatli bir sürece ihtiyacımız vardır. Hem bizi doğuran için, hem bizim için geçmek bilmez zor bir süreçtir bu. Tüm hayvan türleri içinde kendi başına yaşayabilmesi için en uzun sürece ihtiyaç duyanlardan birisiyiz biyolojik olarak. Doğarken kendiliğinden bizimle gelen bu acizlik bir süre sonra öğrenilmiş acizliğe dönüşür. Küçüklüğümüzden itibaren yapabildiklerimizden çok yapamadıklarımızı öğreniriz.

“Aman elleme, tutma, yapamazsın, ayıp, gelme, gülme, ağlama, sus, kıpırdama vs. vs”

Yedi yaşına kadar sosyalleşme yetisini tamamladığı öngörülür bir çocuğun. Tam da tersi o yaşlarda koruyucu olmak adına her şeyden, herkesten kaçırılırız. Engellene engellene acizliği öğrendiğimizin farkında olmadan büyür, iki ayaküstünde durmaya başlarız. Bir bakmışız ki yaş ergenliğe ermiş. Eğitim, öğretim, okul, sınav, meslek, iş, evlilik, çocuk derken kalıplanmış ve dayatılmış kimliklerle ayakta duruşumuz bir başka bir manaya doğru yürür gider. Çoğunlukla iş, evlilik, çocuk sahibi olduktan sonra durup bir geriye doğru bakarız. Ve sorular başlar.

“Neredeyim, hayatım bu mu, bu ben miyim, bu çocuklar nereden çıktı, şu Allahın cezası patrona neden katlanıyorum, yanımdaki bu eş denilen huysuz da kim, hayatım bu acılarla mı bitecek vs vs.”

İşte bu dönemi yaşayan, bu soruları kendine sormaya başlayan ve kendisi olmadığının acı süreçlerle farkına varan bir sürü birey için yeni sorular oluşur artık.

“Mutlu hissetmek için ne yapmalıyım ve sırtımdaki gereksiz yüklerden nasıl kurtulmalıyım?”

Bu tablonun dışında kalanlar mutlaka mevcut. Fakat özellikle ülkemizde yaşayan, bizim kültürümüzün ürünü bireylerin büyük çoğunluğu; sorulan bu zor sorular sonucu; kendisi olmadığını, çalıştığı işte mutlu olmadığını, sözüm ona seçtiği eşe artık katlanamadığını, inançlarının kendisine yetmediğini ve asıl olması gereken kendisiyle, ortalıkta dolaşan ve adını taşıyan kişinin arasında uçurumlar olduğunu fark eder. Bunu fark edip kabul edene ne mutludur ki, sorunu bilinç üstüne bir parça daha çıkarmıştır. Oysa buzdağı misali yüzde doksanı su altında yaşayan bilinçlerde; psikolojik sorunlar, mutsuzluklar, başarısızlıklar başlar. Tanımlanan, tanımlanmayan bir sürü patolojik kişilik tipi gezer dünya üstünde. Bilinç ile bilinçaltı arasında şiddetli bir geçimsizlik söz konusudur çünkü… Su altında kalan dediğimiz yüzde doksanlık bilinçaltı, bastırıldığı kadar mutsuzluğumuz artar. Bilinçaltını üste çıkartıp, süper bilincin gelişimi tamamlanmadığı süre iç çatışma devam eder.

İşte bu tablonun içinde, psikiyatr taleplerinde patlama yaşanan, ama bir türlü de çözüm bulunamayan mevcut sistemin içinde, kendiliğinden doğan engellenemez bir süreçtir kişisel gelişim çabaları ve eğitimleri.

Neden ihtiyaç duyulmakta kişisel gelişim eğitimlerine? Yıllar ve yıllar boyu zaten inanılmaz zorluklarla, masraflarla eğitim sistemi denilen çarkın içinde öğütülüp durduk oysaki. Eğitilmedik mi, bitmek bilmez sınavlara girmedik mi, diplomaları duvarlara asmadık mı, kendimiz tanımak için aynalara bakmadık mı, giyinip süslenmedik mi, kendimizi pazarlayıp karşılığında güya çıkarlar sağlamadık mı? Hoş görünüp, pastanın en güzel dilimi için yalanmadık mı tüm diğerlerine karşı?

Her şeyi öğrendik, bizden kilometrelerce uzaktaki kentlerin adlarını, sonsuz matematik denklemlerini, bir patrona yaranmak için nasıl yaltaklanacağımızı, eşlerimize nasıl en doğru yalanlar söyleyeceğimizi, kendi kendimiz nasıl avutup kandırabileceğimizi… Öğrendiklerimizin ucu bucağı yok. Ama bütün öğrendiklerimizi şimdi kişisel gelişim eğitimlerinde silmeye çalışıyoruz işte… Neden? Nerde yanlış yaptık biz?

Bir sürü öğretide, eğitimde, bilimsel çalışmada, terapide yapmaya çalıştığımız şey; mutasyona uğramış bugünkü ben’imizden kurtulup, kendi gerçek ben’imize geri dönmek. Tüm çabalar bunun için. Kişisel gelişim adı altında yapılmaya çalışılan bir sürü şekil ya da ritüelin bizim yani dünyanın dışımızda bir kaynağı var mı, bugün itibariyle bilimsel gerçeklikte bir yanıt vermemiz, amacını aşan ifadelere kadar gidebilir. Şimdilik o ifadeleri kullanmak için mevcut mantığı çok da zorlamadan küçük taşkınlıklar yaparak yola devam etmek en uygunu olacaktır. Masum, küçük, aykırı sorulardan ve cevap aramalardan zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Bu sorulardan bir tanesi de değişimin nasıl ve hangi boyutta gerçekleşmesi gerektiğidir.

Atalarımızdan bize kalan bir sürü kalıtın arasında en kritik olanı; yaşamak için saldır ve yok et emirlerini de taşıyan, bizi belli kalıplarda yaratımladığını düşündüğümüz DNA’larımızdır. DNA’larımız da değişen bilincimizle birlikte ciddi bir değişim süreci yaşıyor. Geçmiş binyıllarımızın eserleri içinde affedilecek olanlarını saymamızın sanırım imkânı yok. Artık her şeyi affedip, kendimizden özgürleştirmeye çalıştığımız ve bize bağlı kordonlarını kestiğimiz şeylerin içinde neler yok ki? Hayatı bize ilk olarak aynalayan annemizle ilgili anılarımız, elimizden oyuncağımızı izinsiz alan biricik kardeşimiz, gözümüzden acıyla yaş döktüren ilk aşkımız, harçlığımızı hep kısıntıda tutan dokunup ulaşamadığımız babamız, ille de ilk ve son ilişkimiz olacak dediğimiz eşimiz, maaşımıza bir türlü zam yapmayan patronumuz… Bu konuda her bireyin sadece kendisine ait olan özel bir listesi var. Her listenin içinde de başlı başına bir evren var; kendine özgü ve eşi olmayan.

Neden insanoğlu duygularını zamanında kontrollü olarak yaşayıp, bulunduğu anın hakkını veremiyor ve acılarda tıkanıp kalıyor? Çünkü insan hiçbir zaman iyi ile kötü arasındaki gerçek dengeyi kurmayı beceremiyor. (İyi ile kötü diye tanımlamak aslında çok klasik bir yanlış tanımlama ama anlamsal eksikliğine rağmen şimdilik kullanmaya devam edeceğim.)

İyi ile kötünün dengesi konusunda verilebilecek örnekler trilyonlarcadır ama bir tanesi bile benim derdimi anlatmaya yetecektir sanırım. İnsanoğlu atomu parçalamayı başardı ama onun merkezindeki muhteşem enerjiyi, gitti yok edicilikte kullandı. Milyonlarca insanın ölmesine ve acı çekmesine sebep oldu atomun parçalanması. Bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mıydı bu müthiş buluşun? Hayatın kaynağına ait bu kadar önemli bir bilginin böylesine kullanılması sanırım kendi kendisini cezalandırmaktan başka bir şey değil. Çünkü ölüme olan eğilimimiz, hayata olan eğilimimizden daha güçlü. Bu bir ceza değilse başka nasıl tanımlanabilir bilemiyorum.

Oysa evrenin en sihirli temel yasası neslin sürdürülmesidir. İnsan bir kuşaktan diğerine geçerken yenilenirken bir taraftan da DNA’larında taşıdığı yok etme güdüsünü her kuşağa aktarıyor otomatik olarak. Her yeni kuşak yok etme güdüsüne uydurma yeni nedenler buluyor. İnsan, içindeki bu canavarla hem ömrü boyunca bir taraftan savaşıp yok ediyor, hem bir taraftan seviyor. Sevmekle var ediyor, var oluyor ve sonunda ölüyor. Ne yazık ki kendi ölüm gerçeği de engel olamıyor insana başkalarını yok etme konusunda. Yok etme güdüsü; bir canavar gibi insanla boğuşarak yoluna devam ediyor. Haset, kıskançlık, nefret gibi çocuklar doğuran bu canavarı içinde taşıyan çocuklar doğurmaya devam ediyoruz tüm iyi niyetli diğer katkılarımıza rağmen. Çünkü kendimizi gerçekten mutlu etmediğimizde, yok etme ve cezalandırma içgüdülerine teslim olan bir yapıdayız. Bir sürü bilinçaltı doyumsuzluklarının sonucu olarak dışarıdaki her şeyi vur-yok et emri veriyor doğamız ne yazık ki…

Zihnimizde ve zerrelerimizde sadece yok etme güdüsünü taşımıyoruz şüphesiz. Çok derinlere yerleşmiş güçlü bir arzu var ki; o da örnek olacak kusursuz saflık ve iyilikte kuşaklar yetiştirmektir. Bunun yolu; kişisel gelişimlerle toplumsal gelişime ulaşmaktır. Arzuladığımız bu iyilik ve barış kuşağının şu an taşıdığı kalıplanmış ve belli özellikler taşıyan DNA dizilimi, geçmişten bugüne yaşadığı tüm sürecin üzerinde üstün bir hıza sahip ivme ile zıplayarak değişmek zorundadır ki; gerçek değişim yaşanabilsin. Hadi olumlu düşün, düşün ve yarat telkininden önce bu yaratmanın oluşma gerçekliği nereye kadar vardır ve bilimsel olabilirliliği nedir’e bakmak gerekli mutlaka.

Sözel ve bilgisel olarak kendimize ulaşmak, değişmek, gelişmek istemini belirtmek çok zor bir şey değil başlangıç olarak. Bu istemi dile getiren ve bu konuda bilgi transferine, danışmanlığa, yardıma başvurmaların sayısı ciddi olarak artış göstermekle birlikte bunu gerçekten başaracak adımları atmak öyle çok kolay bir edim değil pratikte. Hep söylemekten bıkmadığım, kendi kendime tekrarlayarak unutmamaya çalıştığım bir cümle var:

Bilmek başka, bilgelik başka…

Kişisel gelişimin her şeyde olduğu gibi aşamaları var. Önce, kendinde yolunda gitmeyen bir şeyler ya da sorunlar olduğunu keşfediyorsun. Bu bir farkındalık aşaması diye tanımlanabilir. Bu keşif, sorunun çeşitliliğine bağlı olarak farklı dozlarda sarsıntı yaratıp, tepetaklak ediyor bizdeki pek çok şeyi. Çünkü buzdağının altına ayna tutup su üstüne çıkarıyoruz. Hayatımızda geçmişten bize uzanan bağlar ve olaylara bağlı durumlardır bunlar genellikle. Kolay kabullenilemeyen bu tespitleri yapmak gerçek bir cesaret istiyor… Sonra eğer yapabiliyorsak oturup bu tespitleri kabulleniyorsun. Bu da çok önemli ve zor bir aşamadır ki, genellikle o bağlar ve olaylardan, hatalardan kopmamak için inkâr ya da kabul etmeme durumu yaşanabiliyor. Büyük bir çoğunluk, daha bu aşamada sorunu çözemeyeceğini düşündüğünden teslim olup bir değilleme-inkâr- ret seviyesinde tıkanıp kalabiliyor. Sonraki aşamaya yıkmak adını verebiliriz. Eğer gerekiyorsa tüm hayatımızı yıkmak zorunda kalabiliyoruz. Bir nevi ölüm gibidir bu yıkma eylemi ve tüm ölümler gibi acı verir. Aslında ölene değil de o ölüme tanık olanlara daha fazla acı veriyor sanırım. Ölümünü yaşayan birey; özgürleşiyor bu yıkma eylemleriyle. Ama bu ölümü izleyen insanların, bu kayıptan dolayı canları ciddi şekilde yanıyor ve tepkiler yağmaya başlıyor. Verilen kararlardan geri çekme çabaları, yalvarmalar hatta tehditler söz konusu olabiliyor bu dönemde. Bu aşamada gelişim yolunda olan kişi, merhamet dediğimiz iki tarafı da kesen kılıç gibi bir duygunun esaretinden kurtulamayabilir. Ötekileştirdiğimiz tüm her şeye ve öncelikle kendimize karşı acımasız olmak; klasik tanımına göre bir zulüm eylemi gibidir. Fakat bütünsel anlamda kontrolü ve dengesi sağlanmadığında iki tarafı da kesen kılıç; tam da tarifidir merhametin, çünkü ölçüsü kaçtığında bütün taraflara ayrı zararlar verir.

Yıkma eylemini gerçekleştirebilen ve özgürleşen birey yeni doğmuş olan kendi benliğine bir yol çizme aşmasına gelir. Bu aşamada bütün eski yüklerden bilinç ve benlik olarak kurtulmuş olmalı ki tertemiz bir yol üzerinde yürüyebilsin. Ancak bu yol, gerçek kendi yoludur bireyin. Yola başlarken bir yol olduğunu bilerek başlanır ama gerçek bilgelik ve gelişim, yoldan ayrı durarak yürümek değil, yolun kendisi olup akmaktır.

Yol olup akmak, bireyi ulaşacağı potansiyel noktaya götürebilir ancak ve bu noktada mantığa tersmiş gibi gelen bir durum meydana gelir ki o da şudur:

Yolun nereye varacağı belli değildir sen yolun kendisi olduğunda… Ve yollar aslında hiçbir yere çıkmaz.

Bu bir paradoks cümle ve durum gibidir ama çok da nettir aslında. Her yol ancak ve ancak o yolu yürüyen, ya da o yol olan kişiye özel ve bilinmezdir. Yolun nereye çıkacağı başka bir kişi tarafından tariflenemez, sadece o yolda yürüyen tarafından deneyimlenir. İşte bilmek ile bilgelik arasındaki fark budur. Bilmek bilgiye sahip olmaktır, bilgelik o bilgi ile özdeş olup akmaktır, anda yaşamaktır.

Aşamaları kabaca tariflemeye çalıştığımız gelişim yolu, bu aşamalardan geçerken yıkılıp değişen her şeyin sonucunda; zihnimizden, hücrelerimize ve hormonlarımızdan DNA’larımıza kadar geniş bir çerçevede değişimler yaratır, yaratmalıdır da.

Öz bulunmadan töz olunmaz. (Bağımsızca kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan.) Aksi takdirde geliştim, değiştim zannıyla, bir kendini kandırma söz konusudur.

Kişisel gelişim; gerçekte bu kadar derin boyutlarda olmadığı zaman, kendini aynı fotoğrafla yeniden çerçevelemekten başka bir şey değildir. İçindeki fotoğrafın aynı olduğu farklı çerçeveler; dünyanın gerçek ihtiyacı değildir. Toplumsal gerçek gelişim için; dünyanın ortak algısının yeni stil bir makyaja değil, yeni ve saf bir yüze ihtiyacı vardır.

Bu derinliği yakalayıp, yeni yüzlerimizle yeni zamanın ruhunu oluşturmak ve yollarımızla buluşmak dileğiyle…

www.indigodergisi.com

02 TEMMUZ 1993 SİVAS MADIMAK KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması ve 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylardır.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdiven trabzasındaki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan azgın kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.
•
Yargılama
Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.
Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.
28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.
Sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti.
Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.
Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.
Hayatını kaybedenler
• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, sanatçı
• Muhibe Akarsu – 35 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi
• Gülender Akça – 25 yaşında
• Metin Altıok – 52 yaşında, şair, yazar
• Ahmet Alan – 22 yaşında
• Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci
• Sehergül Ateş – 30 yaşında
• Behçet Aysan – 44 yaşında, şair
• Erdal Ayrancı – 35 yaşında
• Asım Bezirci – 66 yaşında araştırmacı, yazar
• Belkıs Çakır – 18 yaşında
• Serpil Canik – 19 yaşında
• Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör
• Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
• Carina Cuanna – 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
• Serkan Doğan – 19 yaşında
• Hasret Gültekin – 23 yaşında şair, sanatçı
• Murat Güneş,Murat Gündüz – 22 yaşında
• Gülsüm Karababa -22 yaşında
• Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair
• Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist
• Koray Kaya – 12 yaşında
• Menekşe Kaya – 17 yaşında
• Handan Metin – 20 yaşında
• Sait Metin – 23 yaşında
• Huriye Özkan – 22 yaşında
• Yeşim Özkan – 20 yaşında
• Ahmet Öztürk – 21 yaşında
• Ahmet Özyurt – 21 yaşında
• Nurcan Şahin – 18 yaşında
• Özlem Şahin – 17 yaşında
• Asuman Sivri – 16 yaşında
• Yasemin Sivri – 19 yaşında
• Edibe Sulari – 40 yaşında, sanatçı
• İnci Türk – 22 yaşında
• Kenan Yılmaz – 21 yaşında

hayatta iki irademi var

Evren ve yeryüzündeki yaşam atılımlarını ,içkin sebep -sonuç ilişkileri harici ele almak hem tanrıya hem de hayata dair yanlış sonuçlar çıkarılmasına sebebiyet verir , çarpık bir toplum ve birey anlayışı doğar…

içkin neden;tüm kosmosu saran ruh yada enerjinin;her bir maddi süreç içindeki atılım ve durakları ile nihai oluşumunu belirleyen nedendir…. gezegenler;belirli bir yörüngede,belli ilişkiler içinde,konumlarını sarsmadan seyreder ,dönerler… bitkiler keza;her bir çeşit,nihayetinde son aşamasına kadar evre evre kendilerini gerçekleştirirler…. hayvanlar;en ilkelinden,muhakemesi gelişmişine kadar,kendi türlerinin içkin özelliklerini ortaya koyarlar..

okyanuslar,denizler,daglar,atmosfer olayları içkin özelliklerini sebep-sonuç ilişkileri neticesinde yaşam atılımları haline getirirler…. varlıgın ilk ortaya çıkış halinden ,günümüze gelene kadar tüm bulgular enerjinin bilincine ve tek kaynaktan çıktığına işaret etmektedir…. eger farklı enerji kaynakları olsaydı yaşamdan söz edilebilir miydi?

hayatı saran ve tutan enerji ;çeşitli enerji seviyelerinde maddi dünyayı ve özelliklerini oluşturdu…. Enerjiyi ruh olarak degerlendirmek mümkündür….

saf enerji,mutlak ruh ve yaratıcı olan Allah sınırlı enerji veya maddi enerji ile tavsif edilemez… İslam’ın Allah inancı hem yoktan yaratıcılığı ,hem de hayatı saran enerjinin kaynagını kendinde toplar… evrendeki aşamalı anlamlı evrim;nihayetinde evrenin amacı olan insanı çıkarmıştır… Allahın yaratma amacı ve maddenin bilinçli ilerleyişi insanı hedeflemiştir…

Doğanın daha önceki yazımızda işaret ettiğimiz gibi;insanın fiziki yönüyle baglı oldugu;insanı belirleyen temel kuvvet oldugunu belirtmiştik…

Doğadaki yayılan ve bulunan enerji evrenin bütünlüğünü ayakta tutan enerjidir…. sosyal dönüşümlerdeki olgu ve vakaları hayatı saran enerjiden ayırmak;akla ve bilime aykırı davranmak olur… mutlak enerji (maddi olmayan) insanı fizyolojik yapısını saran yönüyle,dogayla kuşatırken; aklıyla;doğanın sorumlulugunu alacak vaziyette ortaya çıkarmıştır… insan bir yanıyla hayvani-bitkisel-gezegensel enerji, diger yönüyle tanrısal enerjiyi taşır….

gerçi hayvanda bitkisel ve gezegensel enerji bulunmakla birlikte;bilincin aşamaları olmadığı için tanrısal zihin enerjisi bulunmaz… insan burada doğanın emanetini eline almıştır…. Ancak insan ancak aklını işlettiği ölçüde doğa karşısında bir konuma sahip olabilir… aklını geliştirmeyen;amacın kendi oldugunu bilemeyen birey ve insan toplumları;hayvansal güdülerinin etkisine akıllarını verirler…

gurup-toplum asabiyeti ve zihniyeti;insanı kurt-tilki-yırtıcı bir hayvan, yada koyun,eşek gibi magdur bir hayvan kişilik ve kimliğine indirger… akıl sahibi toplumlar;evrenin yaratılış amacındaki plan ve hikmeti tanıyarak evrenin orijinindeki amacı yakaldıkları zaman ilahi plan kendi akıllarında tahakkuk eder… doğa;liyakat sahibi yöneticilerini beklemektedir… oraya amaçlanmıştır….

Tanrıdaki-evrendeki-insandaki aşksal-amaçsal-bilimsel birlikteliği ve beraberliği görmek,enerjinin irade ve amacıyla aklını tanımakla ancak anlaşılabilir… yoksa her şey kör hayvani döngülerin esiri olabilir….

hayatta tek bir irade vardır;bu durum insan bilincinde ortaya çıkar… Akıl-aşk-bilim ve ahlak birlikteliği ile amaçlanan insan tahakkuk eder… kuşkusuz bu amaçlanmayı tanıma işi erdemli , üstün bir akıl ve ahlak çalışmasıdır…. tarihsel ana metinleri dikkatle incelemek gerekmektedir…

liberalizmi,anarşizmi,marksizmi,islamı,hıristiyanlıgı,budizmi v.s üstün körü okumakta bir kişilik zaafiyetidir…

derin araştırmalar insanın özgün karakter -evrim ve amaçsallaşmasını bütünlük halinde ortaya koyacaktır

Fidel Castro: YANILMIŞ OLMAYI O KADAR İSTERDİM Kİ

Havana, 25 Haziran 2010 (Prensa Latina)

Yazdığım bu satırlar yarın yani 26 Haziran Cumartesi günü Granma’da yayınlandığından sadece 32 gün sonra imparatorluğa gösterdiğimiz onurlu direniş olan 26 Temmuz gününü kutlayacağız.

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: “Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın.”

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16’ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman’ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran’a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya’nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya’nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD’nin Ortadoğudaki jandarması İsrail’in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.

İran Şahı 1979 yılında tek bir silah atılmadan Ayetullah Humeyni tarafından devrilmişti. ABD, İran’a karşı savaş açan Irak’ı desteklemiş ve Irak tarafından İran ordusuna ve Devrim Muhafızlarına karşı kullanılan kimyasal silahları tedarik etmişti. O dönemler Bağlantısızlar Hareketinin lideri konumunda olan Küba bu konuyla ilgili bilgiye sahipti. Savaşın etkilerine maruz kalan sivillerin durumunu da çok iyi biliyorduk. Bugün İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinejad o dönemde Devrim Muhafızları 6. Ordu komutanı olarak İran – Irak Savaşının en sıcak çatışmalarının yaşandığı batı cephesindeydi.

Bugün 2010 yılında 31 yıldan sonra ABD ve İsrail devletleri, İran silahlı kuvvetlerininin milyonlarca askerini, hava, deniz ve kara kuvvetlerini ve Devrim Muhafızlarını hafife alıyor.

Bu saydıklarıma 12-60 yaş arasındaki 20 milyon erkek ve kadın ile toplam 70 milyon nüfusa sahip, düzenli şekilde milis eğitimi alan bir toplumu ekleyin.

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak, İran halkı bölünecek ve İran’daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD’den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım; çatışma Kore yarımadasında başlayacak, burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD’nin İran’a ikinci müdahalesi başlatılacak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran’a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan’ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran’a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman halkımıza, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, “yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!”

Fidel Castro Ruz
24 Haziran 2010
21:34

VER Dağında

“Ver kurtul” ile “Vere vere nereye kadar” arasında bir gezinti yapmak geldi içimden.

Bütün bunlar “veren elin alan elden daha kıymetli” olduğu varsayımından çıkmış olabilir. Olmayabilir de.

Yine de sanırım ben bu ikisi arasında eşitlik olduğu bir taşa basıyorum şu an. Herhangi birinin daha kıymetli oluşundan değil, o an gerektiği için birini seçmiş olmaklığın sağlığından emin gibiyim. Neden diye sorduğumda, şu cevabı alıyorum kendimden; gerekeni seçtiğimde verdiğim ya da aldığım bilgisine sahip olamam, sadece gerekeni yapmışlığım vardır orta yerde. Olayla ilgili teferruat, “o an” gibi ortadan silinip gider, bir başka ana geçmişimdir zaten çoktan.

Mesele, iki ayaktan birine daha fazla kıymet biçmekle ilgili. Çünkü kıymet biçtiğimizde, kıymetli olan şeye yakıştırırız kendimizi. Bu da çok normal değil mi? Kendimi severim ve kendime kıymetli olanı uygun görürüm. Bu durumda kıymetli olanı yaptığım sürece kendimi giderek ve çoğunlukla gizlice beğenmeye başlarım. Bu durum zaten tehlikeye kucak açar! Bundan daha kötüsü ise “kıymetli”yi değil de kıymetsizi yapmak durumunda kaldığım zaman ortaya çıkar. Kendine acıma, değersizlik hissi ve bazen bunlara eşlik eden kıskançlık ve haset duyguları giderek bünyede nevrozların yeşermesine sebep olur. Bunlar uygun ortamlarda serpilip gelişmeye başlar. Üstelik bu sadece o kişiyi bağlamaz, onlardan yakın çevrelerine, ait oldukları topluluklara ve toplumlara bulaşır! Salgın hastalık gibi yayılır bu illet.

“Karşılıksız vermek” diye bir (özürlerimle) zırva duyup durmaktayım yıllardır. Yani “verdiklerinin hesabını tutma!” diyor kısaca ve bunun gölgesi basitçe “aldıklarının hesabını tutma!”dır. Edimler ancak karşılıkları ile geçerlidir. Aldıklarının hesabını tutmayanlar olmazsa verdiklerinin hesabını tutmayanlar olabilir mi?

Ayaklardan birini kıymetli saydığımız sürece nevrozlarla kaynaşan bir dünyamız olur kanaatindeyim. Vermeyi kıymetli sayanlar oldukça dengeye ulaşamayız. Çünkü onlar bu değer yargısı ile karşıtının varlığını garantilerler. Ve böylece fedakârlık, azizlik, iyilik gibi illetler baş gösterir.

Gerekeni yapanın payesi de olmaz.

Şu an bu taşa basmaktayım. Biraz gezip dolanayım, bakalım önüme neler çıkacak.