Cern Deneyi Tartışması

NTV’de profesör canlı yayını terk etti

NTV gecenin en şiddetli tartışmasına sahne oldu. CERN deneyini tartışan bilim adamları fena kapıştı. Prof. Saçlıoğlu stüdyoyu terk etti!

NTV gecenin en hararetli canlı yayınına imza atarak izleyenlere ilginç bir tartışma izletti. Ancak programın konusu ne Balyoz soruşturmasıydı ne de anayasa değişiklik paketi.

Celal Pir’in hazırlayıp sunduğu ‘NTV soruyor’da bilim dünyasının gözlerini diktiği tarihi bir deney tartışıldı. İsviçre’de yapılan CERN deneyinin uzmanlarca değerlendirildiği programda tam anlamıyla bir bilim savaşı yaşandı. Cumhuriyet yazarı ve bilim-teknoloji gazetecisi Orhan Bursalı, Prof. Hayrani Altıntaş, Prof. Cihan Saçlıoğlu, Doç. Dr. Caner Taslaman’ın katıldığı programa fizikçi Prof. Cihan Saçlıoğlu stüdyoyu terkederek damgasını vurdu.

Roma/Latince/Kilise vesaire..

Kilisenin Latinceyi resmi dil olarak kabul etmesi M.S. 3. yüzyıldır. Aslında sadece bu hadise bile hiristiyanlık tarihini geçmiş ve gelecek ekseni üzerinde değerlendirebilmek açısından önemli bir detaydır.

Geçmişe ait olarak söylenebilecek şey- benim edindiğim kanaat- kilisenin kökenlerini araştırma ve adlandırma sahası olarak yahudi geleneği ya da tevrat bilgisini değil, bilakis onlara tamamen yabancı olan Roma’yı tercih etmiş olmasıdır.(Bu aynı zamanda tarihsel bir zorunluluk olarak da ele alınabilir, çünkü yahudilik ile ayrımlaşma ve kendini tanımlama noktasında söz söylemek durumunda kalan kilisenin aslında elinde daha başka bir seçeneği de yoktu.)

Tam da bu noktada “Vulgate”ye vurgu yapmak gerekiyor.

( Vulgate 4. yüzyılda St. Jeromi tarafından latinceye çevrilen incildir. Yani gün geçtikçe hiristiyanlaşan Roma’nın incil ile kendi dilinde yüzleşmesini ifade eder. Çeviriyi yapan St. Jeromi hem katolikler hem ortodokslar için son derece saygın ve kutsal bir şahsiyet olmakla kalmayıp , onun çevirisi olan olan “vulgate” de hristiyan dünyasında halen ve gerçek anlamda bir kaynak kitap olarak kabul edilmektedir.)

Dürüst Budalalar ve Sahtekar Dahiler

WILLIAM SAROYAN …İnsanlık Komedisi’ni kaleme almıştı. Öykünün kahramanı Marcus, hükümetin hiç de hoşuna gitmeyecek biçimde savaşlara inanmadığını,kendini kahraman gibi hissetmediğini söylüyor, kimseden nefret etmediğini ve aşırı yurtsever olmadığını özellikle belirtiyordu, ” Keşke asker olmasaydım keşke savaş olmasaydı.” diyordu… Çocukluğu, oturdukları göçmen mahallesine Anadolu’dan gelenlerin anlattıkları hikayelerini dinleyerek geçmişti. Yürek burkan öykülerini… Bunu yapan Türklere çok lanet okumuş, sonra bir gün birini diğerinden soyutlamanın yanlış olduğuna karar vermişti. 1915 yılında dünyayı kuşatan belanın sebeplerinden biri olarak gösterdiği Ermeni genareli Antranik’le ilgili yazdığı hikayede şöyle söylüyordu: ” Onu bunu namussuz diye diğerinden ayırmak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de çeker. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin aynı hamurdan çıkma Ermeni’den nefret etmek anlamına geldiğini.” … Asıl suçlular Türkler Ermenileri, Ermeniler Türkleri öldürüken cephe gerisinde, hatta yakılıp yıkılan yerlerden çok uzaklarda hayatlarını devam ettirmişlerdi. Aslına bakılırsa dünyada milliyet denen şeyin hükmü giderek azalıyordu. Güçlerini hayatın değil ölümün emrine verenlerin hepsi kafayı üşütmüştü. Bir insanın ölümünü askeri bir harekatın başarısına ya da başarısızlığına etki eden bir unsur görmek büyük ahmaklıktı… Öldürülenlerin aşık delikanlılar, karıları ve çocukları olan erkekler olduğunu söyleyip soruyordu Saroyan: ” Ne demek istiyorsunuz? Onlar da insan öyle değil mi? Eğer onlar bir isim yakıştırılıp öldürülüyorsa bana da bir isim takın.” Artık uluslar demeyi bırakıp insanlar denilmeliydi. İnsanların bütün sorunları çözülmüş sıra öldürmeye mi gelmişti? Hepimiz bu dünya da ikamet etmiyor muyduk? Bütün kavgalar insanların haklı olma arzusundan ve çabasından çıkıyordu. İnsanlığın mikrobu şu lanet olası egoydu. Bayalığın her türlüsüne karşı olduğunu söyleyen Saroyan dürüst budalaları, sahtekar dahilere tercih ediyordu…
PERİHAN ÖZCAN
Ekleyen:: iç-mihrak

FAZLA ÜRETİMİN ARDINDAN GELEN

FAZLA ÜRETIMIN ARDINDAN GELEN

Cicero döneminin Yunan sairi Antiparos, su degirmeninin (tane ögüten) bulunmasini, tutsak kadinlari özgürlüge kavusturacak ve altin çagi geri getirecek diye söyle kutluyordu:

“Siz ey degirmende çalisan kadinlar! Degirmen tasini döndüren kolu birakin, rahat rahat uyuyun! Horoz, varsin günün isidigini bos yere haber versin size! Dao, kölelerin isini perilere yükledi. Iste, onlar simdi güle oynaya çarkin üstünde siçrayip duruyorlar. Ve iste sallanan dingil isiltilarla dönüyor, agir tasi çevire çevire. “Babalarimizin yasamini sürdürelim. Tanriçanin bize verdigi bos zamanin tadini çikaralim.”

Yazik! Pagan sairin mustuladigi bos zaman gelmedi. Kör, sapik ve insan canina kiyan çalisma tutkusu, özgürlestirici makineyi, özgür insanlari kölelestiren bir araca dönüstürüyor: üreticiligi, yoksullastiriyor onlari.

ÇALIŞMANIN KUTSANMASI

ÇALISMANIN KUTSANMASI

1770’te, Londra’da “Alisveris ve Ticaret Üstüne Bir Deneme” adli imzasiz bir yapit yayimlandi. O dönemde belirli bir yanki uyandirdi. Büyük bir insansever olan yazar söyle diyordu: “Ingiltere’nin fabrika isçisi güruhu, Ingiliz olduklari için, kendini olusturan tüm bireylerin, dogustan kaynaklanan bir hakla, Avrupa’nin baska ülkelerindeki isçilerden daha özgür, daha bagimsiz olma ayricaligina sahip bulundugu saplantisina kaptirmisti kafasini. Bu düsünce, askerlere yararli olabilir, yigitlik asilamak bakimindan. Ama fabrika isçileri, bu düsünceyi ne denli az benimsemis olurlarsa, hem kendileri, hem de devlet için o kadar iyi olur bu. Isçiler, kendilerini hiçbir zaman üstlerinden bagimsiz sanmamalidirlar. Böylesi özgürlük ve bagimsizlik hayranligi, bizimki gibi bir devlette, belki de nüfusunun sekizde yedisinin malinin mülkünün az oldugu ya da hiç olmadigi bir devlette çok büyük tehlikedir. Endüstrideki yoksullarimiz bugün dört günde kazandiklarini alti günde kazanmaya razi olmadikça, tam iyilesme gerçeklesemez.”