Rüyamız Hayrolsun :)

Ortaklaşa gördüğümüz ve adına dünya/evren dediğimiz rüya hayrolsun inşallah.

Ben size bi anımı anlatayım, öyküler, anılar, şiirler simgeleriyle bizi var eden şeyler ne de olsa.

Küçükken her gece en az üç dört tane, film uzunluğunda ve şimdi fantastik diyebileceğimiz rüyalar görürdüm. Sabah olduğunda onları büyüklerime anlatırdım tüm detaylarıyla. Öyle uzun sürerdi ki, annem “aman kızım bu rüya mı, flim mi” derdi artık usanarak (haklı).
Günler böyle geçip giderken bir gün, tam olarak kaç yaşımda maalesef hatırlayamıyorum, şu muhakemeyi yaptım: gerçek hayat hangisiydi, her gece rüyalarımda yaşadıklarım mı (çünkü onlar gündüz yaşadıklarım kadar gerçekti), yoksa gündüz yaşamakta olduğum mu? Bunu bir kaç gün ciddi ciddi düşündüm. Sonunda mantıklı bir sebep bularak gündüz yaşamımın gerçek olduğuna karar kıldım, ve ondan sonra da belki yirmi yıl bunu bir daha sorgulamadım. Bulduğum sebep basitti: gündüz rüyam gerçek olmalıydı çünkü her sabah kaldığım yerden devam ediyordu, yani bir sürekliliği vardı, demek ki gerçek olan buydu! 🙂

Oyun Kuramı neden oyun kuramı?

Altı sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama ondan daha çoğuydu. Bir gece, iki saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim.

Son derece yetkin bir arkadaşıma okuttum. O da benim kadar hayret etti. İsmine oyun kuramı demiştim. Şüphesiz Prof. Nash’ın herkese duyurduğu oyun teorisinden haberliydim ve fakat onunlla ilişkisizdi bu isim. O arkadaşım bana bu isim benzerliğinin ilerde sorun yaratacağını belki değiştirmek isteyebileceğimi nazik bir dille hatırlattı. Onu ciddiye aldım, düşündüm taşındım, bazen farklı başlıklar koydum bilgisayarda uyuduğu odaya.. Ve fakat hiç memnun olmadı, onları sevmedi ve olabildiğince çabuk silkelenip attı üzerinden o isimleri. Sonra ben de kendisine hak verdim, çünkü kendisi “OYUN” kavramını matematiksel isim eşinden daha çok hak ediyordu.

Neden kendi kendimizi aşmaliyiz?

“Diese dis, göze göz” sözü karsiliksiz birsey yapmanin anlaminin önemi olmadigini gösteriyor.
Bu aslinda sadece Tevratta degil, biz de cok yaygin bir görüs. Nasil mi? Pozitif söylemek gerekirse
bizde buna “kayirmak” da denebilir. Cekirdek aileden basladigimizda bize ögretilen cok ilginc
seyler vardir. Ailemiz icin yapilan hersey makuldur gibi bir görüs hakim bizde. Aile fertlerinden
baskalari ise bizim icin “el” dir. Yani onlar yabancidilar ve bizim de onlara karsi tutum sergilememiz
gerektigi, tek güvenebilecegimiz sahislarin aile fertleri oldugu ögretilir. Bu nedenle de sadece
aile bireylerinin karsilikli yardimlasacagi bir ortam yaratilir. Ne olursa olsun yardima gereksinim
duyuldugunda ilk önce aile fertleri ayaga kaldirilir.

Bilinçsiz anlara dikkat!

Bilincimizin açık olduğunu söyleyemesek de en azından robotumuzun açık olduğunu biliyoruz. Şimdi söyleyeceklerimi bu anlamda değerlendirelim.

Bilinçsiz durumlarda duyduklarımıza dikkat etmeliyiz. Bunu çok önceki yıllar söylemiş olduğumu hatırlıyorum ama şimdi araştırmaya üşendim. Hemen iki özet cümleyle hatırlatmak istiyorum (kendime).

Önce bilincimizin kapalı olduğu anları sayalım:

  1. Uykudayken
  2. Baygınken ve narkoz altında
    3.  Aşırı duygusal yoğunlaştığımızda 

Bu anlarda çevremizden gelen birinci tekil şahıstan konuşmaları doğrudan kendimiz olarak alırız. Robotumuza yüklenmiş olan özne filtreleme programı çalışmaz. Ve bu feci bi durumdur. Hiç birimiz aydınlanmış varlıklar olmadığımızdan feci bir durum. Kendimizi doğrudan hipnoz uygulamasına teslim etmiş oluruz.
Örnekle anlatmak gerekirse, yukardaki hallerden birindeyken, yanımızda şöyle konuşulduğunu varsayalım:
“İnsanlar üretkenliklerinden ve yaratıcılıklarından hiç bir halde vaz geçmemelidirler. Örneğin kendinii koyvermiş, TV esiri olmuş ev kadınlarından nefret ediyorum.”

Pueblo Yerlileri

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum:

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.