Naviler ve Mohikanlar

Avatar filmini seyrettiniz sanırım. Filimde Na’Vi adıyla tanımlanan yerli halk ile Amerikan yerlilerinden Mohikanlar arasında büyük benzerlikler var. Saç kesimlerinden dünya görüşlerine kadar. Alttaki resimde bu benzerliği görmek mümkündür.

Filim bir bakıma beyaz adamın kızılderililere yaptıklarını farklı bir senaryo ile anlatıyor. Bir çeşit günah çıkarma olarak da görülebilir. Sonunda önemli bir de nasihatta bulunuyor. Na’Vi’ler başarıya ulaşıp işgalcileri ülkelerinden atmayı başarmışlarsa nedeni birlikte savaşmayı ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmeyi göze almış olmalarındandır. Kızılderililer bunu maalesef başaramadılar. Birleşemediler ve sonuçta yenik düştüler. Bence bu mesaj önemlidir ve pek çok insanın gözünden da kaçmış olabilir.

Eski/Yeni Dünya-5

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

takva- ERKE

…Günlerdir bayram yapıyorum
İçim içime sığmıyor
Bir sevindirik oldum
bir sevindirik oldum ki sormayın.

Zaten biliyordum
şu çılgın Türkler´in bir gün dünyaya parmak ısırtacaklarını.

Hatta bundan adım gibi emindim.

Hep kendi kendime diyordum ki,Bekle ey dünya!
Bir gün Kemalizm´in mucizesi semalarında parlayacak!
İhtiyar suratında bir tokat gibi patlayacak!

O gün aklın şaşacak
dilin tutulacak
nutkun duracak
küçük dilin boğazına kaçacak ve parmağını ısıracaksın!

Bizimkiler
bunun bir yolunu mutlaka bulacaklar
öyle olmazsa böyle
kolaylıkla olmazsa zorla
siville olmazsa askerle
ama mutlaka yapacaklar bunu!

Hislerimi bastırmasını hep bildim.
Hasretimi içime gömdüm.

Semerkant-Amin Maalouf

Ve şimdi, bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini ellerinde tutmuyor mu?
Edgar Allan Poe (1809 -1849)
Atlantik’in dibinde bir kitap var. Anlatacağım, işte onun öyküsü.
Belki nasıl sonuçlandığını biliyorsunuz: o tarihte gazeteler yazdı, bazı yapıtlarda da belirtildi: 14 Nisan 1912’yi 15 Nisan 1912’ye bağlayan gece, Titanic gemisi, Newfoundland açıklarında battığında, en ünlü kurbanlarından biri de, İranlı bilge ozan, gökbilimci Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının elyazması tek örneği idi…

Doğa ve Kendi Olmak

Biz doğaya sadece fiziksel yaşamımızı sürdürmek için bağlı değiliz. Bizim bize yuvaya giden yolu, kendi zihnimizin hapishanesinden çıkış yolunu göstermesi için de doğaya ihtiyacımız vardır. Biz yapmada, düşünmede, hatılamada beklemede kaybolduk, bir karmaşıklıklar labirentinde ve bir sorunlar dünyasında kaybolduk.
Biz kayaların, bitkilerin ve hayvanların hala bildiği şeyi unutmuştuk. Biz nasıl olacağımızı dingin olmayı, kendimiz olmayı, yaşamın bulunduğu yerde, ŞİMDİ ve BURADA olmayı unutmuştuk.

***** ******

Doğada yürüken ya da dinlenirken, Tam olarak orada bulunarak o alemi onurlandırın. Sessiz ve dingin olun. Bakın. Dinleyin. Her hayvanın , her bitkinin nasıl tamamen kendisi olduğunu görün. İnsanlardan farklı olarak onlar kendilerini ikiye ayırmamışlardır. Onlar kendilerinin zihinsel imajlarıyla yaşamazlar, böylece o imajları koruyup güçlendirmeye çalışmaları, bunun için kaygılanmaları gerekmez. Geyik kendisidir. Nergis kendisidir.
Doğadaki her şey sadece kendisiyle bir değildir, BÜTÜN ile de BİR dir.Onlar “ben ve evrenin geriye kalan kısmı” şeklinde ayrı bir var oluşa sahip çıkarak kendilerini bütünün dokusundan ayırmamışlardır.
Doğa üzerinde tefekküre dalmak sizi o “ben” den, o büyük sorun – yaratıcıdan kurtarabilir.