Sibirya Yupikleri

Not: aşağıdaki haberi bir korku tacirliği olarak okumayalım (niyet öyle bile olsa ki bunu bilmiyoruz), her bitiş yeni başlangıcı getirir. Yeni Dünyanın başlangıcında duruyoruz bunu unutmayalım:

Mavi Balina “Ölüm Sarkisi” Dünyayi 2012 Hakkinda Uyariyor

Sorcha Faal,

7 Aralik 2009

Bugün Kremlin’de dolasan Rus uzak Dogu Chukchi Yarimadasindan gelen çok ilginç
bir FSB raporu, Sibirya Yupik insanlarinin kabile saman büyüklerinin 30
Haziran 1908 Tunguska patlamasindan bu yana ilk kez en kutsal meclislerinde
toplandiklarini belirtiyor. Tunguska patlamasi Ikinci Dünya Savasinda ABD’nin
Japonya’ya attigi atom bombalarindan 1,000 kat güçlüydü ve o zaman bu Arktik
(kuzey kutbu) insanlari uyari yapmisti. Bu insan irkinin modern tarihinde ilk
kez doga yerine bilime ibadet ederek “tam” yikim yoluna kendisini
yerlestirmesinin isaretiydi.

Yupik saman konseyinin Haziran 1908 uyarisini, Osmanli Imparatorlugu’nun
ölümünü baslatan Temmuz 1908 Genç (Jön) Türk Devriminin izlemesini ve sonra
Ekim 1908 Bosna Krizinin izlemesini not etmek ilginçtir, Bosna Krizinde
Bulgaristan bagimsizligini bildirdi ve Avusturya – Macaristan Imparatorlugu
Bosna – Hersek’i topraklarina kattigini bildirdi. Bu iki olay yaklasik 15
milyon insanin öldügü Birinci Dünya Savasini baslatti.

Bu en son Yupik saman konseyi uyarisi, insanlik yüzyilin derslerini ögrenmekte
basarisiz oldugundan Dünyamizin su anda 1908’de oldugundan çok daha fazla
tehlikede oldugunu ifade ediyor. “Dünyamizin Koruyuculari” olan Mavi
Balinalarin simdi tüm insanlara her seyin sonuna hazirlanmalari için bir
‘duyuru’ olarak  “Ölüm Sarkisi” söylemesi, bu Arktik (kuzey kutbu)
insanlarinin söyledigi seyin kaniti oluyor.

Yupik samanlarin sözünü ettigi Mavi Balinalarin “Ölüm Sarkisi’ Batili Bilim
insanlarini saskina çevirdi, onlar da simdi Dünyamizin bildigi bu en büyük
hayvanlarin gerçekten kayitli tarihte ilk kez tüm gezegenimizde ‘sarkilarini’
gizemli bir sekilde degistirmeye basladiklarini bildiriyorlar. Cascadia
Research Collective’de mavi balina uzmani olan John Calombokidis bunun ‘çok
enteresan bir bulgu’ oldugunu not ediyor.

Yupik samanlar 2002’de Rusya, Yanrakynnot’taki toplantilari sirasinda
Gezegenimizin Kuzey Kutbu Bölgelerinde gerçeklesen ‘garip isaretleri/belirtil
er’i incelediklerinde, ‘Büyük Sona Eris Zamaninin’ tekrar hepimizin önüne
çikmasina sadece on yil kaldigi uyarisini yaptilar.

Yupik samanlarin 2012’nin ‘bitis zamani’ oldugu uyarisi hafife alinmamali, 2012
yilinda zamanin sona erecegini öngören Maya Takvimi ile ayni fikirdedir. Simdi
yeni arastirma bu kadim Maya insanlarinin, Yupik ve diger Kuzey kutbu
insanlari ile paylastiklari Na – Dene dili vasitasiyla baglantili olduklarini
gösteriyor.

Birçok batili bilim adami Amerika’daki insanlarin Bering Bogazini geçerek
Asya’dan geldiklerini teorize ederken, Rus bilim adamlari ve Kuzey kutbu
insanlarinin kendileri bunun tersinin dogru oldugunu ve Dünyamizin son “ters
dönmesinden” sonra hayatta kalan insanlarin Amerika kitalarindan Dünya’nin
geri kalanina yayildiklarini ifade ediyorlar.

Ayrica Dünya hükümetlerinin 2012’nin önemini reddederken, 2012 için
hazirliklarina devam etmeleri de ilginç, Dünyamizin tüm tohumlarinin
örneklerini sakladiklari Norveç’in Arktic Spitsbergen adasindaki Svalbard
Global Seed Vault (Kiyamet Mahzeni de deniyor) bu hazirliklara dahil, ayrica
ABD baskani Obama son zamanlarda Irak ve Afganistan’daki ABD askeri güçlerinin
2011’de eve dönmeye baslayacaklarini ifade etti.

Daha da ilginç olani, Dünyamizin Mavi Balinalarinin ‘sarkisinin’ degismesine,
onlarin zaman frekansindaki degisimin de dahil olmasidir. Bu zaman frekansi
degisimi ünlü bilim adami  Dr. José Argüelles tarafindan öngörüldü. 2002’de
yazdigi kitabi Zaman ve Insan Teknolojisi’nde kismen Maya takvimi
matematiginin nasil fonksiyon gördügü yorumlariyla tasarlanan “Zamanin Yasasi”
adini verdigi kavrami tasarliyor ve gelistiriyor.

Bu kuramsal taslakta, Argüelles iki zamanlama frekansini kapsayan “temel bir
yasa”yi belirledigini iddia ediyor: birine “12:60 frekansi” ile “mekanize
zaman” adini veriyor, digeri “Mayalar tarafindan sifrelenen “dogal zaman”,
bunun frekansi 13:20”.

Argüelles’e göre, “kaidesiz 12 – aylik [Gregorian] takvimi ve suni, mekanize
60 – dakikalik saat” insanin faaliyetlerini suni olarak düzenleyen bir yapidir
ve dogal “senkronik düzene” uyum saglamaz. Gregorian takviminin terk
edilmesini ve “insan irkinin zihnini tekrar düzeltebilmesi için, mükemmel
uyumlu takviminin uyarlanmasiyla insan irkinin rotasina geri dönmesi” için,
yerine Argüelles’in 13 – aylik takviminin getirilmesini önerir.

Ayrica Mavi Balinalar insanligi uyarmak için ‘Ölüm Sarkisini’ söylemeye
basladiktan bu yana, Maya takvimi ile iliskili olan ekin çemberlerinin sayisi
tüm dünyada artmaktadir.

© 7 Aralik 2009 EU and US all rights reserved

http://www.whatdoes itmean.com/ index1306. htm
Tercume:Saffet Guler

Bedene iadeyi itibar

Dün gece bir ara uyandım, başımda çatlayacak gibi bir basınç vardı ayrıca içim susuzluktan yanmış gibi yanıyordu. Uykum çok hassas olduğu için kalkmamayı düşündüm uykuya devam için niyetlendim ancak başımdaki patlama hissi beni tekrar uyardı. Ben de uyarıyı ciddiye aldım kalktım ve karanlıkta buzdolabının başına gittim kapısını açtım. İçimden acaba tansiyonum mu yükseldi diye belli belirsiz bir düşünce geçtiyse de aldırmadım. Ve orada gözüme ilişen narı aldım düşünmmeden ve karanlıkta koca bir narın yarısını ayak üstü ve muhtemelen döke saça yedim.(Işık açarsam veya gözlerimi açarsam bir daha uyumam çok zor oluyor) Bunun neresi tuhaf diyecek olursanız, nar yemesi zor olduğu için hemen hiç almadığım bir meyve hele yarı uykuda ve karanlıkta asla girişmeyeceğim bir işlem. Her neyse otomatik pilotta gibi gözlerim kapalı yaptığım bu işlemden sonra yatağa döndüm ve uykuya devam ettim.
Sabah uyandıktan bir süre sonra bu olayı hatırlayınca şaşkınlıkla duraksadım. Bu benim yapmayacağım bir işti dedim kendime,evet bazen bir elma parçası ya da mandalina yarısı yerim gözlerim kapalı ama nar olacak şey değil. Bunu merak ettim ve iste versin Google’a “narın faydaları” diye sordum. Aldığımm cevap beni bütünüyle tatmin  etti. Çünkü en belirgin faydaları arasında tansiyon düşürme ve ferahlık etkisini hemen gördüm 🙂
İşte böyle bedenim gözüm kapalı olsa bile ne yapabileceğini bilirken ona karşı daha saygılı olmaya bir kez daha karar verdim 🙂

Beyin Dalgalarının Gizemi

Bütün dünyanın “Secret” (Sır) yasasını konuştuğu son günlerde “titreşim” kelimesi günlük yaşamımızda çok fazla yer almaya başladı. “Çekim yasası var mı, yok mu?” tartışmasını bir tarafa bırakıp, evrendeki her şeyin titreşerek bir arada duran parçacıklardan oluştuğu gerçeğini kabul etmeye sanırım kimsenin itirazı olamaz.

İnanan ya da inanmayan herkesin bir arada yaşadığı bu evren, sayılamaz titreşimlerle bir şeyleri bir şeylere çekiyor ya da itiyor! Galiba tartışılması gereken çekim yasası değil, titreşim yasası… Katı ve cansız cisimlerde maddenin özelliklerini de belirleyen titreşim, canlı organizmaların tümünde çok daha karmaşık ve çoğunlukla da gizemli pek çok şeyin sebebidir. Özellikle İnsan beyninin üzerindeki çalışmalarda keşfedilmesi gereken gerçek “secret”lar hala sayılamayacak kadar çok.

Beyin titreşimlerinin tespiti ilk defa Richard Caton tarafından 1875 yılında yapıldı. Bugüne kadar geçen yüz otuz yıla rağmen bu konuda hala sırlarını çözemediğimiz beyin, değişik dalga boylarında titreşiyor. Taşıdığımız bir sürü duygunun ve ruh halimizin beynimizde titreşimsel bir karşılığı olduğunu öğrenmek ise yıllarımızı aldı.

“Ona aşık oldum galiba, gördüğümde her yerim tir tir titriyor; o kadar sinirlendim ki onu parçalamak istedim; duyduklarım beni o kadar rahatlattı ki bir denizde yüzüyor gibiydim; öğrendiğim bu bilgi kafamda pek çok soru oluşturdu; karşıma çıkacak sonuçtan o kadar korkuyorum ki kalbim yerinden çıkacak…”

Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boyunda frekanslarda titreşimler yayıyor. İsimlendirilen her dalga boyunun salınımı, duygu değişimleri sırasında frekansını değiştiriyor.

Beyin dört ana dalga boyunda titreşiyor

Alpha -Tetha- Beta- Delta adlı dört ana dalganın hangisinde hangi duyguda ve durumda olduğumuz artık rahatlıkla tespit edilebiliyor.

ALPHA:

7.5 – 12 Hz arasında değişen alpha dalgaları; rahatlığın, farkındalığın, sakin ve huzurlu kavrayışın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşukluk yaşanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşimlerin olduğu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynı. Dünyanın manyetik frekansına “Shumann” frekansı deniyor ve 7,8 ile 8 arasında tanımlanıyor. (Fakat son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğini ifade ediyor.)

Gözler kapanıp derin nefes alındığında ve dış dünyadan alınan mental etkiler azaldığında Alpha boyutuna geçiyoruz. Alpha dalgalarındayken yaptığımız işlerde başarımız artıyor. Derin uyku ya da endişe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışmalar esnasında beynimiz Alpha boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğine dalmadan önceki geçiş koridorunda hissettiğimiz o duyguların yaşattığı huzur, ilginç bir şekilde dünyanın titreşimiyle aynı dalga boyunda.

TETHA:

Frekansları 4 ile 8 arasında değişiyor ve stresin hiç olmadığı, derin iç dünyamızda olduğumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. Öğrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşattığı bir durumu temsil ediyor. Alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor bu dalga boyu için. Yani aydınlanmadan önceki karanlık…

Çok usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğu tespit edilmiş. Derin düşünüş ve sezgisel kuvvetin en canlandığı bu frekansta sanatsal yeteneklerin zirveye çıktığı düşünülüyor. Özellikle ressam ve müzisyenlerin sanatsal üretimleri esnasında beyinlerinde Tetha boyutunun en yüksek, Alpha frekansının en düşük seviyede olduğu biliniyor. ( yani 7 ile 8 arası) Onların kendi içe dönüşlerinden bize hediyelerle geri dönmeleri ne güzel…

Yapılan bazı araştırmalara göre şifacıların Tetha bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başarmaları nedeniyle şifa yeteneklerinin geliştiği ortaya çıkmış.

BETA:

13- 30 Hz arasında olduğu biliniyor ve uyanış frekansı olarak tanımlanıyor. Aktif öğrenme, uyanık olma, her şeyiyle hayatı yaşama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğumuz dalga boyu olduğu için yaşamı temsil ediyor. Çok yükseldiğinde stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara varabiliyor.

DELTA:

0 – 4 frekansında bulunan dalga boyudur ve derin uyku ve dış dünyadan kopuş boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalıştığı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar. Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişkinlerde ise güzelleşmeyi ve dinç kalmayı sağlar.

Bu dört ana dalga boyunun dışında son yıllarda tespiti yapılan Gama frekansı, 40 Hz’in üzerinde tanımlanıyor. Üst benlik bağlantı çalışmaları sırasında üretildiği ve Hindu Monkların meditasyonları sırasında ölçümlendiği biliniyor. (Hinduizmde kendini mabede adamış kişilere Monk denir.)

Beyin dalgaları kontrol edilip değiştirilebilir mi?

Beyin dalgaları, duygu ve ruh durumuna göre kendiliğinden değişirmiş gibi görünse de o titreşimleri bilinçli ve istediğimiz yönde kontrol edip değiştirebileceğimiz ve kendimizi istediğimiz duygu frekansına çekmeyi başarabileceğimiz gibi bir gerçek de mevcut. Bunu nasıl yapabileceğimiz aslında yine kendi titreşimlerimizin içinde saklı bir bilgi. Sadece o frekansı duyabilmeyi ve ayırt etmeyi başaracak bilime ve bilgeliğe ulaşmanın zamanını kendimizde yakalayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Çoğu zaman farklı Hz’lerde pek çok titreşimin içinde kayboluyoruz. Özellikle de 30 Hz civarında dolaşıyor tüm dünya. Yani şiddet, savaş, bencillik ve paylaşımsızlık frekansında…

Günlük hayatımızda genellikle küçücük şeylere takılıp, öfkeleniyor, hırslanıyor, kıskanıyor, geriliyor, üzülüyoruz. Sevgi- sadakat- şefkat- minnet- huzur-neşe gibi duygulara az kulak veriyoruz nedense…

Düşüncelerimizin bütün bu çeşitliliğine göre beynimizden ve hücrelerimizden değişik frekanslarda yayılan titreşimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşuyor. Bu enerji alanı anlık değişimlerle, ruh ve vücut sağlımızı yansıtıyor gözle görünmese de. Son yıllarda alternatif tıp alanı altında kabul edilen enerji dengeleme yöntemlerini kullanarak tedavi sağlama tekniklerinin sayısı epeyce arttı ve gitgide bilimsel olarak desteklenmeye başlandı.

Tedaviye yardımcı olduğu iddia edilen meditasyon ve Reiki, NLP çalışmaları artık bilimsel tedavilerin yanında yardımcı olarak yer almaya başladı.

Amerika’da pek çok hastanede bu konuda ciddi ve resmi uygulamalar yapılıyor, kemoterapi birimlerinin yanı başında Reiki uzmanlarının da bölümleri açıldı, hemşireler ve doktorlar hızla Reiki öğreniyorlar.

Türkiye bu tür çalışmalarda biraz tutucu tavır sergilese de beyin dalgalarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesi için Reiki ve meditasyondan daha bilimsel bir yöntem olan Neurofeedback yöntemini kullanarak stres, down sendromu, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, otizm, kişilik bozuklukları gibi hastalıkları tedavi etmeye çalışan merkezler ve hastaneler açılmaya başlandı.

Meditasyon, Yoga, Reiki, Neurofeedback adı ne olursa olsun bütün bu yöntem ve tekniklerin peşinde olduğu tek bir amaç var:

Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşimsel ışınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değişiklik yaratabilmek…

Işık ve titreşim DNA üzerinde değişiklik yaratabilir mi?

Her organımızı ve beynimizi de oluşturan en küçük özgün birim olan hücrenin 1980 li yıllarda bilim adamlarının yaptığı çalışmalarla foton yaydığı tespit edilmiş. Hücre fotonunun frekansı ölçülmeye başlandığında ise yan yana gelen iki ayrı hücrenin aynı frekansa girdiği ölçülmüş. Yani iki ayrı enerji birbirinden etkileşiyor ve ya iterek ya çekerek birbirlerini değiştiriyorlar.

Kuantum biyologu olan Dr. Vladimir Poponin tarafından yapılan basit mantıklı ama derin bir deneyde önce bir kabın içi boşaltılıyor. Kabın içinde bir vakum yaratılıp içine fotonlar bırakılıyor. Fotonların kabın içinde rast gele bir şekilde dağıldıkları görünüyor ve sonra kabın içine DNA’lar bırakılıyor. Kabın içindeki fotonların DNA’ların dönüşüne göre uyum göstererek düzenli ve sürekli döndükleri tespit ediliyor. Bir sonraki aşamada DNA’lar çıkarılıyor ve fotonlar tekrar izleniyor. Beklenen sonuç Fotonların yine rast gele dağınık olmaları iken DNA’ların ritim ve düzeniyle döndükleri görülüyor. Işık parçacıklarının neye bağlı olarak sistemli dönmeye devam ettiklerinin cevabı bulunamıyor.

Barışın ve Duanın Gücünün Bilimi” kitabının yazarı Gregg Braden buna benzer deneyleri de anlattığı kitabında bizim henüz tamamen algılamadığımız bir enerji alanının ve ağının tüm evrende mevcut olduğunu ve DNA’nın fotonlarla bu ağ ile iletişim kurduğunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.

Başka bir deneyde epeyce sayıda deneğe plasenta DNA’ları taşıyan deney şişeleri veriliyor. DNA şişelerinin her biri için aslında her biri uzman olan deneklerden belli bir duygu üretmeleri ve hissetmeleri isteniyor. Her şişe için ayrı bir duygu ve bir denek kullanılıyor. Sonuçta DNA’ların iyi duygularda açılıp gevşediği ve kötü duygularda büzüşüp kapandığı görülüyor. HIV virüsü taşıyan deneklerin DNA’larında bu deney tekrarlandığında minnettarlık-sevgi-takdir-neşe taşıyan duygu titreşimlerinin DNA’yı önceden ölçülen dirence göre yüz binlerce kat daha dirençli hale geldiği tespit ediliyor.

Braden’e göre pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor ve bunu yapabilmesinin sebebi olarak da tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olduğunu söylüyor.

Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Dün, bugün ve yarından fazla boyutu olan zaman, soruların cevaplarını “ŞİMDİ” de saklasa da biz henüz uzanıp alacak frekansla titreşemiyoruz. Evrensel titreşimden payımıza düşen frekanslarda hissettiklerimizle yaşadığımız kendi dünyamız, reel ya da sanal olduğunu aslında bilmediğimiz gizemli bir rüya sanki…

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com dan alıntıdır.

Gezegenimiz alarm veriyor

http://www.facebook.com/event.php?eid=188883118354&ref=mf

GEZEGENİMİZ ALARM VERİYOR

PAZARLIĞI BIRAKIN,
KÜRESEL ISINMAYI ŞİMDİ DURDURUN!


12 Aralık Cumartesi

Saat 17.00 Tünel’de buluşuyoruz,
Taksim’e doğru yürüyoruz.

Saat 19.00 Cafe Guitar’a* geçiyoruz.
Grup Marsis, İlkay Akkaya ve Yasemin Göksu’dan şarkılar dinliyoruz.
Kopenhag’daki arkadaşlarımızla canlı bağlantı kuruyoruz.

*İstiklal Cad. Ayhan Işık Sok. 11/1 Beyoğlu


Gezegenimiz ve tüm canlı yaşam büyük bir krizle karşı karşıya. 200 yıldır fosil yakıtlardan (petrol, kömür ve doğalgaz) enerji sağlayan kapitalist sistem hepimizin geleceğini tehdit ediyor. Petrol, kömür, doğalgaz, otomotiv, silah şirketleri ve onların sözcülüğünü yapan hükümetler, liderler tüm uyarıları duymazdan geliyorlar. Bilim insanları uyarıyor, gezegenimiz alarm veriyor; tayfunlar, seller, orman yangınları artıyor, buzullar hızla eriyor, kuraklık, salgın hastalıklar yaygınlaşıyor. Bunların hiçbiri doğal değil.

Bu felaketleri durdurmak için hala vaktimiz var. Ama zamanımız gittikçe azalıyor. Hızla gezegenimizin sıcaklığını arttıran, iklim değişikliğine neden olan gazların salım düzeylerinin düşürülmesi gerekiyor. Binlerce bilim insanı atmosferdeki karbondioksit oranının 350 ppm’e indirilmesi gerektiğini söylüyor. Atmosferdeki karbondioksitin insanlığın ve milyonlarca yıldır var olan birçok canlı türünün hayatta kalmasını sağlayacak güvenli seviyesi budur.

Aralık ayında Kopenhag’da hükümet yetkililerinin katılacağı iklim zirvesi yapılacak. Yani tüm canlı yaşamın ve gezegenimizin geleceği konuşulacak, sonuçta da yeni bir iklim sözleşmesi belirlenecek. Bu sözleşmenin şirketlerin çıkarlarını değil, insanlığın ve gezegenin çıkarlarını savunması gerektiğini söylüyoruz ve Kopenhag’a katılacak tüm liderlere sesleniyoruz, iklim değişikliğini durdurmak için

Kopenhag’da, atmosferdeki karbondioksit oranını 350 ppm’e indirmeyi hedefleyen (kabul eden) uluslararası bir sözleşmeyi imzalayın. Karbon ticaretine izin vermeyin. Küresel ısınmanın durdurulması için teknolojiyi, mali kaynakları ve temiz enerji kaynaklarını pazarlık konusu yapmadan ülkelerarası kullanıma açın.

kötüye mi gidiyor insan?

En genel,en yalın haliyle sormak istiyorum

İnsanlık gün geçtikçe daha kötüye mi gidiyor?

Eğer öyleyse ne zamandan beri böyledir bu?

Yani ne zamana kadar daha iyiydi de, ne zamandan sonra daha az iyi olmaya başladı?

Hergün heryerde pek çok şey duyuyoruz bir şekilde..Deformasyon deniyor mesela, ya da varoluşsal anlamın yitirilmesinden açılıyor çoğu kez bahisler..kendisi ile bütünleşememek, aklın varlığına rağmen kötüye hizmet etmek, ezmek, sömürmek, öldürmek, şiddetin esiri olup içimizdeki “özü” intehara sürüklemek…Tarif ve kavramlar bitecek gibi görünmüyor..ama ne dersiniz, insanlık her geçen gün daha mı kötüye gidiyor?

Ve eğer böyle ise, ne zamandır böyledir?

Tarih kitapları yazıyor,pek çok barbar savaşçı kavim, ardında canlı horoz bile bırakmazmış yakıp yıktığı yerlerde..Ya da binlerce yıl taşınıp durmuş,tarihin bütün köleleri ,köle işçileri..Roma’nın ihtişamı bir yere kadar, peki ya o hiç de esirgemediği vahşeti?..

Yakın çağlar derseniz ölümler ve vahşet hep diri..giyotine yatırılan kafalar, kazıklarda yakılan erkek ve kadınlar..savaşlar, en olmadık,en hesap vermez katliamlar..

Peki ya kişisel özgürlükler ve haklar?..sağlık..barınma..beslenme ve eğitim..

İnsanlık kötüye mi gidiyor, iyiden iyiye deforme mi olduk,şiddetin kapanına mı kapıldık gün geçtikçe?

Ne zamandan beri peki?..ne zamana kadar bizden değildi şiddet,ne zamana kadar tanımamıştık hiç kötülüğü, ve ne zamana kadar uyumluyduk da kendi “özümüzle”, o zamandan sonra döndü devran?

Evet,her zaman vardı şiddet,her zaman vardı kötü..Nedir ama bugünün kötüsünü,dünün kötüsünden daha kötü yapan şey?

Konu her türlü yoruma açıktır.