Anlam Estetiği

Yazar: Türker Ercan

Düşünmekten sıkılanlar, sıkıldıkça neden düşünüyorlar? Düşünmek mi sıkıcı yoksa sıkılmak mı düşündürücü? İnsanoğlu yangından mal kaçırırcasına huzuru ruhuyla saramaz. Düşünmek gerek! Sakin ve sükunetle! Düşünmek gerek! Sessiz ve derinden! Anlıyor gibi olmak yok! Kavramak ve kuşatmak var anlamların estetik cennetini! “Anlam Estetiği”nin olduğu her bir ruh zerresini tatmak var! Tadına doyum olmayan bir hayat mucizesini her anıyla kutlamak var!

En kaba idrak noktaları ile bakılsa dahi; insan adı verilen varlığın bilincine nakış gibi işlenmiş “anlam estetiği”, başlı başına onun sırrını çözmeye çalışmak için yeterli sebeptir. Görmeyen gözlerin bile gördüğü bu asil gerçek karşısında; “kendini bilmek” şüphesiz, nefes almak gibi bir zorunluluk ve ruhlarımızı doyuran bir mutluluktur. Kelimelerin ve kavramların, dolambaçlı ve akılları saptırıcı kısır yapılarıyla “estetiğin” güzellik dünyasında huzur doğurmak, eline elma alıp ta içindeki lezzeti akılla tatmaya benzer. “Estetik” olmadan tad olmaz. Tatsız tuzsuz işler huzura engeldir. O halde huzur için her halükarda ve her durumda estetik gerekir.

Gerçek, kapıdan çıkıp gidiyor!

İnsanlık gerçeğe odaklanmaktan hoşlanıyor, kendini gerçeğe demirlemekten hoşlanıyor. Diyor ki, “Bu böyledir.” Zihin buna bayılıyor. Aslında, siz ve varlığınızın diğer parçaları da bundan az çok hoşlanıyorsunuz.

Gerçek. Gerçek size, netlik, açıklık olduğunu düşündüğünüz şeyi veriyor, ama aslında size kısıtlamalar veriyor. Diyorsunuz ki, “Gerçek: güneş yarın doğacak.” Belki de doğmayacak. Aslında aranızdan birkaç kişi, az önce geldiğimde ve giriş konuşmamı yaptığımda, parlakça kendi kendine şöyle düşündü, “Hmmm, Adamus bugünün Pazar olduğunu söyledi, Kasımın 8’i dedi,” ve hangi yıl olduğunu söyledimse. Bu aslında gerçektir, bir yerlerde. Bir yerlerde dinlemekte olan Şambra için. Ve gerçek değildir, çünkü eksiktir. Eksik.

Eski Enerjiden Yeni’ye en büyük geçişlerden biri, gerçek olanın artık gerçek olmamasıdır. Kendinize güvenmedikçe, kendi enerji yönetiminiz üzerinde çalışmadıkça – Pakauwah kadar basit bir şeyle nasıl bağlantı kuracağınızı (bilmedikçe), bununla başa çıkmak zor olacaktır. Pakauwah’ınız yalnızca sizin hayal edilmiş – ya da gerçek – hayvan veçhenizdir.

111223

Kolay değil o kadar da, tekrar kalemi elime almak. Ne zaman içimde kelimeler kıpırdasa, muhakkak ki ruhumun bir parçasını daha teslim ediyorum yolculuklara. Evet, düşüncelerimin sığ olmaması için çabaladım şimdiye kadar. İlizyonlardan sakındım. Ne nasıl yazmam gerektiğini, neyi nasıl söylemem gerektiğini öğrendim. Küfrettim, nefretimi kustum, şarkılar söyledim, şiirler okudum… Ama hep biliyordum; beni ufukta bekleyen yine bendim. Gençliğimden beri merak içersinde ardını izlediğim dağların ötesinde yine hep beni gördüm. Dedikleri gibi; hayal ettiğinden daha fazlası olacaktır hep. Ve sen bir ağacın altında oturup gökyüzüne bakmayı icad ettiğinde akşam yağacak dizlerine. Cevabı olmayan soruların olmayacak artık. Ya da hissedemeyeceğin kadar büyük bir aşk olmayacak senin bildiğin dünyada. Fareler, kuşlar hatta böcekler bile çekilecek yuvalarına ve sırtına bir pelerin gibi düşen akşamı sadece sana bırakacaklar. Hayallerini başka insanların hayalleri sabote edemeyecek artık. Uyku bir nehir gibi akacak vicudunun üzerinde. Dalların üzerinden havalananlar yapraklar olacak kuşları yerinden etmemek için. Gölgeler kapatacak gökyüzünü rahat etsin diye gündüz..
Şimdi denize doğru bakıyorum; batıya.. ben hep sırtımı dönmek için bakmıştım bu tarafa, şimdi hiç bilmediğim bir şeyi neden sereserpe uzatıyor dudaklarına bu hayat. Kusursuz bir matemarik denklemini andırmasının sebebi nedir. Yoksa bu sefer öldürmek mi amacınız.
Yüzümdeki tebessümleri yeni doğmuş bir bebeğin dudaklarından mı çalıp getirdiniz. Hak etmek derler yaşam sürekliliğindeki on koşul.. Neyi hakettim de böyle bir afyonu verdiniz elime. Kokusu bile yeter baştan çıkartmak için yeterliyken dokunabiliyorum. Ellerim dudaklarıma hiç değmedi ki benim. Ya suya dokundum ya da çiçeklere, varoluştaki en saf ve en aldatıcı şeylerin ürpertisini bulamayacaktım arasaydım da bu ikisinin yerine. Dudaklarımın arasında nefesimin senfonisinde dalgalanıyor şimdi. Oysa ki ben hiç eğmedim başımı gururumdan, yüzümü hiç görmeseler bile dik durduğumu görürlerdi bana doğudan bakanlar. Öyle bir heyecan ki bu şimdi; dilimin üstünde, ağzım kapalı, bir şarkı gibi, eskilerden hani… Ne kadar sürer bu şarkı? Ne kadar duyabilirim bu kıdemsiz ağaçların ayak seslerini? Ne kadar tutabilirim nefesimi..
İşte sen; tam burasındası dalgalanan duygularımın arasında.. Yutamam gibi, tam boğazın üzerinde, bir adım kala akıntıya… Ya teslim olacam sana gözlerimi kapatıp ölmek gibi bir uykuya, ya da ölmek gibi tarifsiz bir duyguya…
Zamansızlık, mekansızlık, korkusuzluk, inançsızlık, saplantısızlık…
Sesler yükseliyor, gelişi güzel günlük konuşmalar, ağlamalar, kahkahalar…
Perdeler toparlıyor kanatlarını yarasalar gibi.. Yürüyorlar, oturuyorlar, sevişiyorlar, doğuyorlar ve ölüyorlar..
Bir nefes, bir koku..
İşte böyle başlıyor bir hayat bir rüyanın içinde.. Rüyanın katil, hayatın zindanı olduğu yerde.. Şu kelebekler de olmasa penceresi de olmazdı heralde.. Biraz önce yanımdan geçen tatlı meltem de gardiyanı olsa gerek.. Yoksa gögüs kafesim mi parmaklıklarım ya da kirpiklerim..
İsimleri oldukça yaşamaya devam edecekler…

Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir

Yazar: Mustafa Emin Palaz

Farkındalık bir yoldur, mekânın olmadığı bir yol… İlerisi, berisinin olmadığı, başının sonunun görünmediği bir yol. Hepimiz yürüyoruz burada, hızlı ya da yavaş… Kat ettiğimiz mesafe, harcadığımız zamanla eş değer mi pekâlâ?

İndigo fenomeninin daha çok kitleye anlatımı, bilenlerin bilgisinin niteliğini derinleştirmek ve bilinçli veya bilinçsiz bir halde bu kavramdan ötürü yardım gereksiniminde olanlara ulaşmanın haricinde, zaman zaman bazı düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Bu “tanışma” ve “tekrar selam” anımıza has yazım için aklımdan geçen de şu günlerde sıkça karşılaştığım konulardan bilginin içselleştirilmesi.

Eskiden çok çok az kişinin, mit tadında ilgilendiği kişisel gelişim olsun, ruhsallık olsun, vb konular, artık birçok kişinin ilgi alanı, hayat alanı, hatta ekmek kapısı.