Kolay değil o kadar da, tekrar kalemi elime almak. Ne zaman içimde kelimeler kıpırdasa, muhakkak ki ruhumun bir parçasını daha teslim ediyorum yolculuklara. Evet, düşüncelerimin sığ olmaması için çabaladım şimdiye kadar. İlizyonlardan sakındım. Ne nasıl yazmam gerektiğini, neyi nasıl söylemem gerektiğini öğrendim. Küfrettim, nefretimi kustum, şarkılar söyledim, şiirler okudum… Ama hep biliyordum; beni ufukta bekleyen yine bendim. Gençliğimden beri merak içersinde ardını izlediğim dağların ötesinde yine hep beni gördüm. Dedikleri gibi; hayal ettiğinden daha fazlası olacaktır hep. Ve sen bir ağacın altında oturup gökyüzüne bakmayı icad ettiğinde akşam yağacak dizlerine. Cevabı olmayan soruların olmayacak artık. Ya da hissedemeyeceğin kadar büyük bir aşk olmayacak senin bildiğin dünyada. Fareler, kuşlar hatta böcekler bile çekilecek yuvalarına ve sırtına bir pelerin gibi düşen akşamı sadece sana bırakacaklar. Hayallerini başka insanların hayalleri sabote edemeyecek artık. Uyku bir nehir gibi akacak vicudunun üzerinde. Dalların üzerinden havalananlar yapraklar olacak kuşları yerinden etmemek için. Gölgeler kapatacak gökyüzünü rahat etsin diye gündüz..
Şimdi denize doğru bakıyorum; batıya.. ben hep sırtımı dönmek için bakmıştım bu tarafa, şimdi hiç bilmediğim bir şeyi neden sereserpe uzatıyor dudaklarına bu hayat. Kusursuz bir matemarik denklemini andırmasının sebebi nedir. Yoksa bu sefer öldürmek mi amacınız.
Yüzümdeki tebessümleri yeni doğmuş bir bebeğin dudaklarından mı çalıp getirdiniz. Hak etmek derler yaşam sürekliliğindeki on koşul.. Neyi hakettim de böyle bir afyonu verdiniz elime. Kokusu bile yeter baştan çıkartmak için yeterliyken dokunabiliyorum. Ellerim dudaklarıma hiç değmedi ki benim. Ya suya dokundum ya da çiçeklere, varoluştaki en saf ve en aldatıcı şeylerin ürpertisini bulamayacaktım arasaydım da bu ikisinin yerine. Dudaklarımın arasında nefesimin senfonisinde dalgalanıyor şimdi. Oysa ki ben hiç eğmedim başımı gururumdan, yüzümü hiç görmeseler bile dik durduğumu görürlerdi bana doğudan bakanlar. Öyle bir heyecan ki bu şimdi; dilimin üstünde, ağzım kapalı, bir şarkı gibi, eskilerden hani… Ne kadar sürer bu şarkı? Ne kadar duyabilirim bu kıdemsiz ağaçların ayak seslerini? Ne kadar tutabilirim nefesimi..
İşte sen; tam burasındası dalgalanan duygularımın arasında.. Yutamam gibi, tam boğazın üzerinde, bir adım kala akıntıya… Ya teslim olacam sana gözlerimi kapatıp ölmek gibi bir uykuya, ya da ölmek gibi tarifsiz bir duyguya…
Zamansızlık, mekansızlık, korkusuzluk, inançsızlık, saplantısızlık…
Sesler yükseliyor, gelişi güzel günlük konuşmalar, ağlamalar, kahkahalar…
Perdeler toparlıyor kanatlarını yarasalar gibi.. Yürüyorlar, oturuyorlar, sevişiyorlar, doğuyorlar ve ölüyorlar..
Bir nefes, bir koku..
İşte böyle başlıyor bir hayat bir rüyanın içinde.. Rüyanın katil, hayatın zindanı olduğu yerde.. Şu kelebekler de olmasa penceresi de olmazdı heralde.. Biraz önce yanımdan geçen tatlı meltem de gardiyanı olsa gerek.. Yoksa gögüs kafesim mi parmaklıklarım ya da kirpiklerim..
İsimleri oldukça yaşamaya devam edecekler…