Frekans Tutucular

 Doğaları gereği daha içe bakışlıdırlar ve onlara göre dışa doğru hareket asgaridir. Dışa açılmaktan çok eve dönmek isterler. Bir şeylere katılmak ya da dünyayı değiştirmek konusunda güçlü dürtüler hissetmezler. Eğer tutkuları varsa, genellikle kendilerine belli bir ölçüde bağımsızlık kazandıracak şeylerin ötesine geçmez. Bazıları bu dünyaya uymakta zorlanabilir. Bazıları ise kendilerini koruyabilecek bir şey bulacak kadar şanslıdırlar; örneğin kendilerine düzenli gelir sağlayan bir iş ya da kendilerine ait küçük bir iş gibi.

Bazıları ruhsal bir topluma katılmaya ya da manastıra kapanmaya bile karar verebilir. Bazıları toplum dışına itilir ve uç noktalarda yaşarlar. Bazıları bu dünyada yaşamayı fazlasıyla acı verici bulup uyuşturuculara sığınır. Diğerleri ise zaman içinde şifacı ya da ruhsal öğretmen olurlar.

Eski çağlarda onlara muhtemelen münzevi ya da bilge denirdi. Günümüzde görünüşe bakılırsa onlar için bir yer yoktur. Ama yeni dünyada rolleri, yaratıcılar, yapıcılar ve reformcular kadar önemlidir.
Fonksiyonları; yeni bilincin bu gezegende sağlamlaşmasını sağlamaktır. Ben onlara frekans tutucular diyorum. Onlar günlük hayatlarındaki eylemlerle bilinç yaratmak için buradadırlar ve sadece burada var olmaları bile yeterlidir.
Bu şekilde, görünüşte önemsiz olsalar bile aslında çok önemli bir görev sürdürürler. Onların işi, yaptıkları her şeyde anda kalmayı başararak bu dünyaya dinginliği getirmektir. Yaptıkları şeyde bilinç ve dolayısı ile kalite vardır; en küçük işlerinde bile.

Her insan, kollektif insan bilincinin bir parçası olduğundan, yaşamlarının yüzeyinde görünenden çok daha derin bir şekilde dünyayı etkilerler.

Eckhart Tolle

MUTLULUK PARADOKSU

Mutluluğun içimizde olduğunu söğlüyorlar.Eğer mutluluk içimizdeyse ihtiyaç kelimesinı lugatımızdan silmemiz gerekmez mi?
Ortalama gündelik bir yaşantı ele alalım.Neler yaptığımız gözden geçirelim.Sigara,alkol tüketiriz.Gazete okur,arabaya bineriz.Beton binalarda uyur,hazır gıdalardan faydalanırız…Ekonomik gelirimize göre tüketim zincirimiz oluşturup hayatımızı sürdürürüz.
peki içimizdeki mutluluk?Eğer ona ulaşırsak yani kendi kendimize yetmeye başladığımızı anlarsak ne yaparız?
Mutluyuz; öyleyse neden sigara ve alkol tüketelimki?Önceleri güzeldir.Kötü alışkanlıklarımızı bırakırız. Daha sonra örnekse sevdiğimiz pahalı , marka çikolataları neden yiyelim ki diye düşünürüz.Gereksiz lüx tüketimden uzaklaşırız.Ama yetmez başladık bir kere mutlu olmaya sıradanları eleriz.gıda ürünlerini iyice basite indirgeriz.Dış dünyadan soyutlamaya başlarız kendimizi.Dışarıda eğlenmelere son veririz.Araba satın alıp kullanmak yerine toplu taşımayı tercih ederiz.Kazanma ,hırs yapma gibi adrenalin gerektiren duygularımız azalır.İş yerinde çalışma performansımızı kaybederiz.İçimizde ki muyluluğa o kadar yaklaşmışızki;bize ağrı,sancı veren hastalıkları bile umursamayıp,ilaç kullanmıyor hale gelmişiz.Banka jredileri,mevduad hesapları,altın ,borsa,döviz umurumuzda bile değil.Paranın satın alamayacağı mutluluğu tadıyoruz.Peki sonuç
magazin sektöründen banka sektörüne,ilaç sanayinden otomobil,gıda…sektörlerine kadar bütün sektörlerin kan kaybettiklerini düşünün.Okadar kan kaybediyorlarki çarkların çok yavaş dönmesi ekonomiyı ayaktta tutmaya yetmıyor ve ekonomi çöküyor.Ama mutluyuz.
doğalgaz,Petrol kullanmıyoruz.Beton binalarda yaşayıp teknolojiden faydalanamıyoruz.Çünkü bu sistemi ayahta tutacak ekonomik güç ortalıklarda yok.Ama mutluyuz
kendi tarımımızı yapıyoruz.Tüketim çılgınlığını bir kenara bırakmış organik bir hayat yaşıyoruz.Her şey buraya kadar normal.Bundan sonra aklıma takılanı çözemiyorum.insanlık son mu bulacak?
üremeye devam edeceğiz.Binalarda yaşamıyoruz ama ilkel değiliz.Tarım yaparken komşuluklarımız yani sınırlarımız olacak.Kolonileri tekrar kurup yasalar koyacağız.Uzatmıyım…medeniyetin tekrar taşları üst üste dizilecek ve aynı yere geri döneceğiz.Yek değişen zamana karşı geride kalmamız.
Mutluluğu içimizde aramamızı söyleyenler.Neyi kastettiler acaba?Bizi bu kısır döngüye sokmak mı istiyorlar yoksa sadedece konuşmak için mi konuşuyorlar.

Enkarnasyonlar ve Gezgin

Ra Bilgileri 1
Celse 21, sf 273
oe

SORU: 75.000 yıllık devre başladığında, ortalama insan ömrü
yaklaşık olarak dokuz yüz yıldı. O devredeki reenkarnasyon
(tekrardoğuş) programlama mekanizması ve süreci nasıl
işliyordu? Üçüncü yoğunluk derecesi madde alemine yapılan
enkarnasyonlar arasındaki zaman, varlıkların tekâmülüne
ne gibi bir katkıda bulunuyordu?

RA: Bu sorunuz birçok sorunuzdan daha karmaşık. Baştan
başlayalım. Üçüncü yoğunluk derecesine yeni giren bir akıl/
beden/ruh bileşiminin enkarnasyon düzeni karanlıktan başlar;
çünkü, kendi yoğunluk derecenizi bir uyuma ve unutma
durumu olarak düşünebilirsiniz. Bu kat, tek unutma katıdır.
Üçüncü yoğunluk derecesi varlığı için unutmak şarttır.
Ancak bu şekilde, karışıklık mekanizmaları ya da özgür irade,
yeni bireyselleşmiş bilinç üzerinde etkili olabilir.
Böylece, bu yoğunluk derecesine yeni giren varlıklar
tüm masumiyetleriyle hayvansal davranışlara yönelmiş varlıklardır;
diğer varlıklar onlar için sadece kendi benliklerinin
birer uzantısıdırlar ve onları tüm-varlık (tek varlık)’ın korunması
ve devamı için araç olarak kullanırlar. Ancak varlık
yavaş yavaş, hayvansal olmayan, yani hayatta kalabilmesi
açısından gerekli olmayan bazı ihtiyaçları olduğunu da fark
etmeye başlar. Bu ihtiyaçlar; arkadaşlık ihtiyacı, gülme ihtiyacı,
güzelliğe duyulan ihtiyaç, çevresindeki evreni tanıma
ihtiyacıdır. Bunlar ilk ihtiyaçlardır.
Enkarnasyonlar birbirine eklendikçe, başka ihtiyaçlar
da keşfedilmeye başlanır; değiş tokuş (alışveriş) yapma ihtiyacı,
sevme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı, hayvansal davranışlarını
daha evrensel bir bakış açısına yükseltme ihtiyacı gibi…
Üçüncü yoğunluk derecesi devrelerinin başlangıcında
enkarnasyonlar otomatiktir ve fiziksel bedenin ölümünün ardından
yeniden, ara vermeden gerçekleşirler. Enkarnasyonun
deneyimlerini gözden geçirmek ve sarsıcı etkilerini iyileştirmek
için fazla bir ihtiyaç duyulmaz. Ancak, sizin deyiminizle,
enerji merkezleri yüksek düzeyde harekete geçirilmeye
başlandığında, enkarnasyon sırasında yaşanan deneyimlerin
içeriği daha çok sevgi dersleriyle ilgili olmaya başlar.
Bu suretle, enkarnasyonlar arasındaki zaman uzatılmaya
başlar; böylece, bir önceki enkarnasyon sırasında edinilen
deneyimlerin gözden geçirilmeleri ve etkilerinin şifa bulabilmesi
için gerekli süre sağlanmış olur. Üçüncü yoğunluk derecesi
aşamasının bir noktasında yeşil-ışın merkezi harekete
geçirilir (faal hale getirilir); bu noktadan itibaren enkarnas-
yon otomatik olmaktan çıkar.

SORU: Enkarnasyon otomatik olmaktan çıkınca, varlık artık
kendi öğrenimi için yararlı olacak biçimde ne zaman enkarne
olması gerektiğine kendisi karar verebilir diye düşünüyorum.
Peki ana-babasını da kendisi mi seçer?

RA: Evet.

SORU: Şu anda, yani devrenin sonuna doğru enkarne olan
varlıkların yüzde kaçı kendi seçimlerini yapmaktadır?

RA: Yaklaşık oran yüzde elli dörttür.


Burada verilen oranın büyüklüğüne bakarsanız, dünyanın %54’ünün görünür ruhsal eğilimler
gösterdiğini varsaymak zor olacağı için, bu oranın daha genel (ve daha kolay/basit) bir gelişmeye
işaret ettiğini düşünebiliriz.

Kıdemlilik sisteminden dolayı bu son zamanlarda gelen/enkarne olan ruhlar en kıdemli,
yani en fazla hasat olasılığı olan ruhlar olduğu için bu oranın biraz daha arttığını
düşünmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Aynı zamanda gelen gezgin sayılarının da arttığını
sanıyorum. O zamanlar (1980 gibi) 65 milyon civarı imiş (yaklaşık nüfusun %1’inden az fazla)

Bu %54 oranının tabii ki, hasat edilebilir durumdaki varlıkların oranıyla doğrudan ilgisi epey az.
Venüs’te çok daha ruhsal gelişmiş koşullarda dahi, Ra varlıklarının hasatı 1/6 ‘yı (yani yuvarlak
hesap %16’yı) aşamamışken, bizdeki hasat oranının %3-4’ün üstüne çıkacağını pek sanmıyorum
(ki bunların en az %1’i gezgin ve onların bile hasat olabilecekleri kesin değil.)

**

Gezgin olayını ise şöyle düşünüyorum. Yüksek yoğunluk derecelerinden 3. dereceye yardım/hizmet amacıyla enkarne olan varlıklar tümüyle buranın koşullarına tabii oluyorlar. 1980’lerde 80 milyon kadar gezgin olduğu düşünülürse 6 milyarlık nüfusa oranladığımızda toplam nüfusun %1’inden fazlası gezgin. Yani her yüz kişiden bir kişi gezgin. Şimdi bu sayı birkaç katına da çıkmış olabilir muhtemelen. Açıkçası bu küçük bir yüzde gibi görünüyor ama toplamda örneğin Türkiye nüfusunda kaç kişi, ruhsal konularla ne kadar ilgileniyor diye bakarsanız bu yüzde olasılıkla bundan daha küçük çıkacaktır. Kaç tane böyle forum var, kaç tane ilgilenen/okuyan/yazan var. Türkiyede %1 üzerinden hesaplasak bile 750 000 gezgin olmalı. Neredeyse küçük bir şehir kadar. Yani bana göre, sonuçta, diyelim ki böyle bir forumun çoğu üyesi, büyük olasılıkla bir gezgin.

Gezginlerin az bir kısmı faydalı olabilecek kadar kendini hatırlayabiliyor. Ve bu faydalı olma durumunu yaratabilmesi ve gezegenin titreşimlerine katkı sunabilmesi için gene “biz bu yolları zaten yürümüşüzdür” demeyip tekrar gelişmeye çalışması lazım. Yani öyle elle tutulur bir “önceki bildiği öğretileri” hatırlaması yok. Perde onun için de diğerleri için olduğu kadar işlevsel/zor. Tek avantajı eğer isterse ruhun yukarıdan aydınlatması sayesinde “neyi gerçekten istemediğinin daha açık şekilde farkında olabilme” yeteneği.

Ve bu arada birine/birşeye sevgisizlik gösterirse karmanın ağlarına yakalanıp, temizleyene kadar gezegende kalmak zorunda olması da cabası.

Bence bu durumda, hasata kadar olmayıp da birkaç yaşamlık buraya gezgin olarak gelmiş olsa bile, gene de ‘herkesin yaptığı gibi’ gelişmeye çalışmasına engel değil. Başkalarına verebilmek için dolması lazım, anlatabilmek için anlaması lazım, yani ‘yeniden’ ilerlemesi/gelişmesi lazım.

Öte yandan eğer hasata gezgin olarak katılacaksa, bence ‘bir hayat boyunca kimseye sevgisizlik göstermemek’ hasat edilebilmek kadar zor birşey zaten. Yani gene bir anlamda kendini ‘hasat edilebilir hale’ getirmesi gerekiyor.

Ki zaten, gerçek 3. derecede olanların hasat edilebilir düzeye gelmesi gibi zor bir hedefin gerçekleşmesini umar ve buna çalışırken; bu yollardan önceden geçmiş bir gezginin ‘daha düşük bir performans’ göstermesi sanırım pek kabul edilebilir değildir.

Öte yandan bu gezginlerin çoğu 6. dereceden gelmekle birlikte, orada kusursuzlaştırmaya çalıştığı bir denge için gerekli olan bir geri dönüşü de ekstra olarak amaç edinmiş olabilir. Yani salt hasata hizmet etmek için gelmiş değil, 6. derecenin kusursuzluğunda küçük sapmalar olarak algılanabilecek şeyleri törpülüyor da olabilir aynı zamanda. (Böyle bir bilgi vardı Ra’da) Yani işleri ‘çantada keklik’ değil ve ‘diğerleri kadar’ ve ‘diğerleri gibi’ uğraşmaları gerek, belki de daha fazla…

Oe
alıntı: http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=610

Ra Bilgileri konusunda uzmanlaşan Oe arkadaşımızın daha pek çok güzel yazısı var. Gezgin konusu Ra bilgilerinde bariz olarak geçtiği için onun yorumunu bulmaya çalıştım.

Türkiye’de hala kelebek var!

Ahmet Baytaş ve Evrim Karaçetin’in yazdığı ve Doğa Derneği’nin yayınladığı “Türkiye’nin Kelebek Rehberi” bizleri kelebeklerin yaşadığı saf ve özgür dünyaya yeniden davet ediyor.

 Gözlerimi yumup çocukluğuma gittğimde beni “erik kırlangıçkuyrukları” karşılar. Erik kırlangıçkuyruğu ne mi? Bir kelebek.

Bakın Türkiye’nin Kelebek Rehberi onu nasıl tarif ediyor.

“Erik kırlangıçkuyruğu en büyük kelebeklerden biridir. Bu alımlı tür, soluk sarı renkli kanatlarında zebranınkileri andıran siyah çizgilerinden ve arka kanadındaki uzun kuyruğundan tanınabilir. Diğer kırlangıçkuyruklar da erik kırlangıçkuyruğu gibi büyük, sarı ve siyah desenli, kuyruklu ve gösterişli kelebeklerdir.”

Hatırladınız değil mi? Hele resmine bakınca gözünüzde daha iyi canladı.

Erik kırlangıçkuyrukları benim yaşımdakilerin çocukluğunun ayrılmaz parçasıydı. Sokakta oynarken, denize koşarken, ağaçtan erik toplarken, komşunun bahçesinde kek yerken, onlar arada bir görünür, sonra kaybolurdu. Eski zamanlarda o kadar çoklardı ki, onları yadırgamazdık. Erik kırlangıçkuyruğu ve daha nice kelebek, sokak arkadaşları gibi, oyun gibi, düşüp dizimizi kanatmak gibi hayatın ta kendisiydi.

Bugünse hayatımızda hiç kelebek kalmadı. Sadece biz “yetişkinlerin” değil, pek çok çocuğun hayatında da kelebek kalmadı. Erik kırlangıçkuyrukları, eski zamanlarda kaldı. Sayıları azaldı. Onların yerini, bilgisayar oyunları, şiddet filmleri ve meşgul insanlar aldı.

 Etrafında uçan bir kelebeği gören ve tanıyan insan, o andan sonra ne bir böceği, ne de bir insanı incitemez. İşte tam da bu nedenle, kelebekleri görmek ve gözlemlemek insan olmanın en güzel ifadesidir.

İnsanca yaşayabilmek için bugün yepyeni bir yol deneyin. Doğaya çıkın ve kelebekleri gözleyin. (Milliyet)

 

ANSIZIN GELEN

kendime soruyorum
neden yenemiyoruz seni?
neden kabul etmiyorsun yenildiğini?
tamam ara sıra uğruyoruz sana
belki biraz huzur için
belki de;avuçlarımız fazla terlediğinden
dudaklarımız fazla ıslandığından seni özlüyoruz
genede sevmiyoruz seni…
tavanımın kararıp,yastığımın ıslak yüzünün ,cigaramın sönük kızıllığıyla kurumaya çalıştığı an geçiyorsun karşıma
kalabalık içerisinde gülerken bazen
bazen de sevişirken
gün,güneş,mevsim,saat,takvim tanımıyorsun
soruyorum kendime neden?
neden pes etmiyorsun?
aklıma tek bir cevap geliyor
seni sen yapan varlığından sıkılıyorsun
evet…YANLIZlığından sıkılıyorsun