2012’ye astrolojik bakış -2

-devam-

Konu başı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1699

2009-2011 yılları arasında etkin olacak Satürn-Uranüs döngüsü süresinde, köklü devletler ve kurumlar büyük sarsıntılar yaşayacaklar. Bu sarsıntılar ekonomik sebeplerle ortaya çıkacak. Yönetimsel zaaflar ve başarısızlıklar da buna eklenecek. Önemli ülkelerin devlet başkanlarına yönelik suikast girişimleri olabilir.
Devamını oku “2012’ye astrolojik bakış -2” →

Egoist Olma Sanatı

<

p align=”justify”>Çağdaş Batı toplumlarının ve onlara benzemeye çalışan bütün dünya ülkelerinin içinde bulundukları sorunlar artık iyice biliniyor. Teknolojinin gelişmesi, insanlara beklenen mutluluğu getirmedi. Teknolojik açıdan ve maddesel planda eskiye göre oldukça ileride olmamıza rağmen, insanî değerler açısından adeta geriledik. İnsanlar bunalıyorlar, mutlu değiller ve yolunda gitmeyen bir şeyler var.
Hastalık belli, teşhisler de aşağı yukarı birbirlerine benziyorlar. İnsanlar hangi yollardan ve hangi düşünsel sistemlerden gelirlerse gelsinler, eğer belirli bir zekâya, iyi niyete ve kaliteye sahiplerse, hastalığın nedenini aynı biçimde teşhis ediyorlar: “İnsan, dünyayı ve orada varolan (kendisi de dahil olmak üzere) tüm varedilenleri birbirlerinden ayrı, ama belirli görevleri olan ve bir makine gibi birlikte işleyen mekanik bir süreç olarak gördüğü sürece, yani evreni birbirinden farklı, hatta düşman ve rakip öğelerden oluşmuş olarak değerlendirmeye devam ettikçe, mutsuzluğu daha da artmakta, hatta bir yok oluşa doğru gitmektedir.”

<

p align=”justify”> Devamını oku “Egoist Olma Sanatı” →

Rüzgar Gülü’ne Klavuz!

Rüzgar Gülü şiiri şöyleydi:

Zahirden gelir kodu zehirden gelir pili

Düşün ki engel iken yelkeni

Hız verdirir, yol aldırır tekneye

Rüzgar deyip geçemem haza büyücü işi

Velakin yelkeni akledene ne demeli

Çekinik genler sekiz döl uyuyanlar

Şeker gibi tuz gibi eriyip karışanlar

Koku gibi ses gibi dağılıp kaynaşanlar

Törpü törpülendim, elendim de elendim

Bilemediysem de dişe gelir bişey

Yüreğimden dinlemeyi öğrendim.

Duygunun adını rüzgar koymuşlar

Bulamazsan onu, yerine zihin takmışlar

Pata pata pıtı pıtı pata pıta gider tekne

Olur rüzgarı olanlara şahane vesile

Bu motorun yakıtı hep gelir mi dersin

Ya bu yakıtın ilk sahibine ne dersin

Tıkılmış kalmış, katmanlı ata duyguları

fosil olmuş, yakıt olmuş çalıştırır motoru

yarıştadır hala girse de toprağa pekala

ümitsiz bu yarış, bırak kendini ver sıranı rüzgara

kendine acımanın adı alçak basınç alanı

kibirlenenlerin tadı yüksek basınç alanı

oldu mu sana rüzgarcık al gülüm ver gülüm

Ha döner de döner rengarenk rüzgar gülüm.

Sa 16.05.09 –Beylerbeyi

Bir arkadaşım bu şiiri okuduğunda çok beğenmiş ayrıca bir de tavsiye de bulunmuştu; “bu şiir için bir de kullanma klavuzu yazmalısın” diye… Çok güldüm tabi. O zaman güzel olmamış anlamına gelir dedim, bildiğim kadarıyla şiir zihne değil yüreğe dokunur, dokunduysa tamamdır boşver gerisini demiştim. O yine de ısrar etti ona kendi anladığım kadarıyla (çünkü ben bu şeylere aracılık ediyorum yalnızca) bir tercüme yaptım. Devamını oku “Rüzgar Gülü’ne Klavuz!” →

“Güzel bir manzara görünce bizleri öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Venedik’te, Büyük Kanal’ın hemen yanındaki boş bir arazide, kollarını birbirinin vücutlarına dolayarak bütün dünyayı unutmuşçasına öpüşen bir çifti gördükten sonra Orhan Pamuk, şu can alıcı soruyu soruyor:

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Orhan Pamuk, Venedik’te Öpüşmek isimli denemesinde, “ Tıpkı bazı şehirlerin çalışılacak bir yer, bazılarının eğlenilecek, bazılarının hiç durmayıp kaçılacak, bazılarının tatil yapılacak, bazılarının kederlenecek, bazı şehirlerin de ölünecek bir yer olması gibi, Venedik de oraya koşan pek çok turist için mutlu olunacak bir yer. Bu dünyada mutlu olunabileceğini Venedik manzarasının derinliğini içimizde hissedince anlıyoruz. Bu sevinç belki bizleri öpüşmeye davet ediyor…” diye cevap veriyor bu soruya.

Sahi, kimi böyle yerler niye insanı öpüşmek için kamçılar? Kiraz mevsiminin aşk mevsimi olduğunu söyleyen Sait Faik bu kamçıyı ne kadar hissetmiştir acaba sırtında?
Sizi bilmem, ama ben sık sık bu kamçıyı hissederim. Sevgililerime de fantezilerimi sıralarken en başta bunu söylerim; güzel bir manzara önünde hiç kimseye aldırmadan öpüşmek.

Ölüdeniz’e her gittiğimde, kartpostallara giren o meşhur burun yok mu; işte orada öpüşememenin eksikliğini hissederim. Aynı eksikliği Nemrut Dağı’na çıktığımda da hissettim. Güneşin doğuşu sırasında dünyanın her bir yanından gelen turistler öpüşürken aval aval sağa sola bakışmaktan daha aptalca ne olabilir ki? Ama ne yapayım ki hep yalnız olarak gitmiştim buralara. Ve her gittiğimde kendi kendime söz veririm, “bir daha buraya sevgilimle geleceğim” diye. Ama nedense bir türlü bu düşüm gerçekleşmez, ya sevgilim olduğunda oralara gitmek kısmet olmaz, ya da oralara gitmeye yetecek kadar uzun boylu olmaz yaşadığım aşklar.

“….Seviştiğim de oldu benim.” diyen şarkıdaki gibi elbette bu öpüşme düşümü gerçekleştirdiğim mekânlar da oldu. M.Ö. dördüncü yüzyılda kral Korikos tarafından kızı için denizin içine yaptırılan Kız Kalesi bu mekânlardan biriydi. Bu kalenin penceresinin denize açılan bir odasında sevgilimi öperken birden tarihin dekoru içinde savrulmuştum. Yukarıdan kuş bakışı görülen bu denize karşı şimdiye kadar kimler öpüşmüş, kimler sevişmişti acaba? Ben, iki bin dört yüz sene geriye giderken dudaklarımın ve kollarımın arasındaki gözlerini kapamış sevgili nerelere gitmiş, neyi düşlemekteydi, kim bilir? Birden kimsenin olmadığı o taş duvarların arasında kendimi öyle bir kalabalık içerisinde hissetmiştim ki… Bu odada öpüşmüş, bu odada sevişmiş tüm tarihi kişilikler sanki saklandıkları taşların arasından çıkagelmiş ve bizi seyretmekteydiler o anda.

Bir defasında da Romalılardan kalma eski bir kilisede öpüşürken kendimizi kutsanmış gibi hissetmiştim. Bu his, beni kilisede günah işlediğim duygusuna sürüklenmekten alıkoymuştu.

Silifke Uzuncaburç’taki antik tiyatrodaki hislerim ise çok da ha farklıydı. Arabanın radyosunda çalan Rumca şarkıların eşliğinde tiyatronun tam orta yerinde ben sevgilimle dans ediyordum. Sanki tiyatro tıklım tıklım doluydu ve seyirciler bizleri izliyordu. Bu yüzden köylü çocukların tribünlere gelerek bizim dansımıza ve öpüşmelerimize bakmalarına aldırmadım.

Bu şekilde tarihin ve ve güzel bir manzaranın içinde öpüşürken hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Çünkü tarih çağırır, manzara çağırır; öpüşmeye, oynaşmaya, kutsanmaya…

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?” diye soruyordu Orhan Pamuk, değil mi?