Gerçekten ölmüş mü?

Doktorların öldü dediği gerçekten de ölüyor mu?*
Haber, acil durumlarda tüm müdahalelere rağmen kalbi bir türlü
çalıştırılamayan insanlarda ölüm olayının gerçekten oluşup oluşmadığını
sorgulayan bir çalışmanın sonuçlarını içeriyor. Vurgulanan nokta o kadar
enteresan ki, şimdiye dek acil müdahaleye rağmen kurtarılamayan neredeyse
tüm hastaların arkasından yas tutturacak türden. Buyrun beraber okuyalım:
Birilerinin ansızın gelen bir kalp krizi nedeniyle öldüğünü düşünün. Tüm
organları yerinde ve vücudunda kan kaybı da yok. Tüm olan biten sadece
kalbin durmasından ve beynin oksijen yetersizliğinden dolayı kendini
kapatmasından ibaret. Doktorlar buna klinik ölüm adını veriyorlar. Peki ama
bu hasta gerçekten de öldü mü?

Devamını oku “Gerçekten ölmüş mü?” →

BİZ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLURUZ?

Son günlerde en çok prim yapan bankalar malumunuz sperm bankaları. Konu pek çok açıdan tartışılıyor. Çocuk babasını tanımalı mı, dinen uygun mu, böyle çocuklar olursa toplumun geleceği ne olur gibi başlıklar açıldı. Olayın en can alıcı kısmı hiç gündeme gelmiyor doğal olarak. Bunun başlıca sebebi bilişsel sistemimizin olayın bu kısmını görmezden gelecek şekilde oluşturulmuş olması: Biz ne zaman doğmuş oluruz? Annemizin karnından dışarı çıktığımızda mı? Yoksa ana rahmindeki döllenme anında mı?

Toltec geleneğinden gelen şamanlar, bizlerin ana rahmindeki döllenme anında doğduğumuzu söylerler. Anneden gelen bir parça farkındalık parıltısı, babadan gelen bir parça farkındalık parıltısıyla birleşir ve ortaya yeni bir farkındalık varlığı çıkar. Doğal olarak bu insanların bu konuda en çok vurguladıkları şey, döllenmeyle sonuçlanan sevişmenin niteliğidir. Gerçekten yakıcı bir tutkuya sahip aşıkların, son derece heyecanlı ve tutkulu sevişmeleriyle ana rahmine düşen varlıkların yüksek enerjiyle dünyaya geldiğini savunurlar. Tabi ki bu sevişmenin her iki taraf için de orgazmla sonuçlanmış olması gerektiğini söylemeye gerek yok. İnsanların çok çok büyük bir kısmının ne çeşit ilişkilerle dünyaya getirildikleri açık. Böyle bir ilişki ve sevişme sonrası dünyaya gelen şanslı azınlıktan biriyseniz ne mutlu size.

Bir de şu sperm çocuklarını düşünelim. Eksi bilmem kaç derecede dondurulmuş bir sperm. Bu spermin ne duygularla üretildiği bilinmiyor: Dondurucu bir yalnızlık içinde olan ve havada asılı kalmış bir farkındalık parıltısı. Sonra mekanik işlemlerle gerçekleşen bir döllenme. Anneden alınan yumurta acaba o esnada ne hissediyordur? Mikrofon uzatsak şöyle mi derdi acaba: ben hiç keyif almıyorum ya siz?

Dünyaya böyle gelmek ister miydiniz?
O zaman, doğmadan önceki günleriniz kutlu olsun…

Yapay Zeka, Film

Yapay Zeka filmi Tür : Bilim Kurgu / Fantastik / MaceraGösterim Tarihi :5 Ekim 2001Yönetmen : Steven Spielberg Senaryo : Brian Aldiss , Ian Watson , Steven SpielbergGörüntü Yönetmeni : Janusz KaminskiMüzik : John WilliamsYapım : 2001, ABD , 145 dkOyuncular:Haley Joel Osment (David Swinton) , Jude Law (Gigolo Joe) , Frances O´Connor (Monica Swinton) , Sam Robards (Henry Swinton) , Jake Thomas (Martin Swinton) , Brendan Gleeson (Lord Johnson-Johnson) , William Hurt (Professor Hobby)

Konusu:Onbir yaşındaki bir çocuk olan David, dış görünüşüyle yaşıtlarından ayırt edilecek bir özelliğe sahip değildir. Gerçekten sevgi dolu bir yüreği vardır. Fakat kendisi gerçek değildir…21. Yüzyılın ortalarında bir mucit, kendi varlığından haberdar olan (yani özbilinç sahibi) yeni bir tür bilgisayar geliştirir. Bu icadın temel amacı, kendini insan yerine koyarak, insanlığın ortak sorunlarına (kutuplardaki buzun eriyerek dünyayı sel altında bırakması gibi) çözüm bulmasıdır. Bu tür yapay zeka çeşitli robotlara monte edilir. Bunlardan biri, bir çocuk formundadır. Ve özbilinç sahibi bu robot, günün birinde basit bir makineden daha fazla birşey olup olamayacağını merak etmektedir…
BÖLÜM 1

BÖLÜM 2

BÖLÜM 3

Kaynak:Yahoo Video

Zıplamak

Öyle yattığım yerde dalgınca bakınırken, neden bu kadar uçmaya taktığım/taktığımız geldi aklıma. Sadece ben değil tabi bütün mistik, bilimkurgu, fantezi ve bizatihi bilim uçmaya takmıştır aklını. Bunun kökünde ne var bilemiyorum. Çocukluğumda neden uçamadığımız hakkında samimi bir hayret duyardım; ya uçabilen bişeyden geliyor genlerimiz, yani bu bilgi otomatikman var, ya da yerçekiminin yoka yakın olduğu bir gezegenden geliyor tozumuz!

Matrix’de bile Neo’ya yapılan ilk deneyim yüksek bir binadan atlamaktı! Bi çok insan farklı yer ve zamanlarda yükseklerden atlamıştır. Bunlara intihar deyip geçtik; fakat hepsi bu muydu acaba?

Biz atlayışın başarısız olanlarını biliyoruz hep, çünkü ölü bir beden oluyor orta yerde. Ya başarılı atlayışlar??

Başarılı bir atlayış yapan biri ne yapar acaba? Örneğin bu benim başıma gelse ne yaparım diye düşünüyorum. Gizleneceğimi sanmam, başkaları da yapabilsin diye, atlayışımı formülüze edip, diğerlerinin kullanımına sunmak isterim. Eğer formulü yoksa, örnek olmak için ha bire atlar dururum! :))))


Herneyse, aslında benim aklıma gelen atlamaktan çok zıplamaktı!

Uçmayı denemek için atlamak pek riskli ve anlamsız göründü gözüme. Fizik kuralı gereği, zıplayabildiğin yerden tehlikesizce yere düşebilirsin. Bu durumda bina yüksekliğinde zıplayabiliyor muyum ki, ordan düşebileyim dedim kendime!

Kesin olan şu ki yerçekiminden hep rahatsız oldum. Küçüklüğümden beri, şu güzel dünyada rahatsız olduğum tek şeydi. Evet arza saçılmamızı önlüyor bu yerçekimi ama bu kadar yoğun olması gerekli mi yani? Örneğin aydaki gibi daha az olabilirdi, değil mi?

Acaba büyük değişimlerin olacağı şu bikaç yıl içinde yerçekiminin azalması gündemde olabilir mi? Biz de pireler gibi boyumuzun 100 katı olmasa da acaba en azından 10 katı zıplayabilir miyiz? Eğer bunu yapabilirsek trafik sorununu da aşarız büyük ölçüde :)))

Gerçi kediler yüksekten atlayabiliyorlar, o kadar zıplayamadıkları halde! Bence onların yaptığı uçmaktan çok usturuplu düşmeyi bilmek.

Pirelerin zıplamasını sağlayan şu rezilin maddesi insan bünyesinde neye karşılık geliyordur?!

Kimyacı/simyacı bi arkadaşımız bize bu konuda fikir verebilir mi?

Günlük-20/3/2007 ·

Simurg Efsanesi

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya
da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar
ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve
yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden
dirilmesidir…
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler
dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar
ve sonunda umudu kesmişler.

Devamını oku “Simurg Efsanesi” →