Savaşçının Yolu – Günlükler 4/4

Aşağıdaki yazı Carlos Castaneda’nın don Juan Matus ile yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlüklerdir. Yayımcıların herhangi bir kategoriye dahil edemedikleri için yayımlamadıkları bu günlük notlar kronolojik bir sıradadır ve herhangi bir ticari kaygı olmadan yayımlanmıştır, amaç batılılara yabancı olan bu fikirlerin yayılmasıdır. Dört bölümünü bulup çevirdiğim bu notları bölümler şeklinde gönderiyorum. Bu notlar iç sessizlikten kaynaklanan, herkesi sonsuzu anlamaya yöneltecek bir davettir.
Sevgiler & Selamlar,
Aki

Felsefi ve Pratik bir örnek olarak – Savaşçının Yolu

Bölüm 4

Savaşçının yolundaki dördüncü öğe, ENERJİ BEDENİ’dir. Çok eski çağlardan beri, büyücüler, her insana ait fakat farklı bir yapılanmada olan özel bir enerjiye, enerji bedeni adını verdiler, diye anlattı don Juan. Bu yapılanma, düş bedeni, çift veya diğeri olarak da adlandırıldı. Onun tercihi, büyücülerin üstünde anlaştıkları ve soyut şeyleri ifade ederken kullanmayı tercih ettikleri, enerji bedeni demekti. Fakat bir de enerji bedeni için söylenen komik bir isimden de bahsetti, bir lakap, anlaşılmaz bir şeye arkadaşça bir laf: que ni te jodan, İngilizce anlamı, “sana yük olmayan enerji bedeni, veya başka birşey.”
Don Juan, enerji bedenini, doğrudan enerji olarak görülen insan bedeninin, enerji alanlarının yansıması olan, enerji alanları kümesi olarak açıkladı. Don Juan, büyücüler için, fizik bedenin ve enerji bedeninin tek bir birim olduğunu söyledi.Büyücüler, fizik bedenin, bildiğimiz anlamda beden ile zihini gerektirdiğini, ve insanlık diyarında, fizik beden ile enerji bedeninin dengelenmiş enerji yapılanması olduğuna inandıklarını ilave etti. Bunun beden ile zihin arasındaki bir dualizm olmadığını, tek olası dualizmin fizik ile enerji bedenleri arasında var olduğunu açıkladı.
Büyücülerin iddiası, sezginin duyusal verileri yorumlayan bir işlem oluşudur, fakat, her insanda yorumlama işlemine gerek duymadan enerjiyi doğrudan algılama kapasitesi de vardır. Eğer insanlar bahsedilen bu durumdaysalar, o zaman parlak bir küre şeklinde algılanırlar. Büyücüler, bu ışıklı kürenin, gizemli bir bağlayıcı güç tarafından bir arada tutulan enerji alanları kümesi olduğunu iddia etmektedir.
İlk olarak bunu bana anlattığında “Enerji alanları kümesi, ile neyi ifade etmek istiyorsun, don Juan?” diye sordum.
“ Enerji alanları bilinmez bir kümeleşme gücü ile sıkıştırılıyor,” diye yanıtladı. “Savaşçıların bir diğer sanatı da, eşi olan fizik bedenden çok uzakta bulunan enerji bedenine işaret etmektir, onu yakına getirir, böylece fizik bedenin yaptığı her şeyi enerjik olarak o yönetmeye başlar.
“Eğer kesin olmak istiyorsan,” don Juan devam etti, “enerji ile fizik bedenin çok yakın olduğu zaman, büyücü, nerdeyse birbirleri üstüne bindirilmiş iki parlak küre görür. Enerji ikizimizin yakın olması, doğal durumumuzdandır, yoksa, doğum anında bir şeyin enerji bedenimizi fizik bedenden uzaklaştırmak için ittiğinden değil.”
Do Juanın silsilesindeki büyücüler, enerji bedenini fizik bedene yaklaştırmak için gereken disipline müthiş bir vurgu yapmışlardır. Don Juan, her bir insanda farklı olmasına rağmen, enerji bedenin uygun bir yakınlıkta olduğunda, bu yakınlığın büyücülere enerji bedenlerini, diğer veya çifti: başka bir varlık, katı ve üç boyutlu, tamamen kendilerinin aynısı olana dünüştürme imkanı verdiğini açıkladı.
Aynı uygulamayı yaparak, büyücüler katı, üç boyutlu fizik bedenlerinin, tamamen kopyası olan, bir enerji bedenine dönüştürebilirler: yani, normal bir gözle görülebilecek saf enerji alanları kümesi olan; duvardan geçebilecek bir eterik enerji bedenine.
Bu ifadeyi duyduğumda hayrete düşmüş ve şaşkın bir halde, “Bedeni bu kapsamda değiştirmek mümkün mü, don Juan? Yoksa sadece sadece uydurma bir şeyi mi tanımlıyorsun?” diye sordum.
“Büyücüler hakkında uydurma olan bir şey yok,” diye cevapladı. “Büyücüler gerçek varlıklardı, ve tanımladıkları her zaman ciddi ve mantıklı şeylerdir. Bizim açmazımız, doğrusallıktan sapmaya isteksiz olmamızdır. Bu bizi birinin düşleyebileceği en lanet şeye inanmak için kendini öldüren inançsızlar yapar.”
“Bu şekilde konuştuğunda, don Juan, ne demek istiyorsun” dedim, “neye inanmak için kendimi öldürüyorum?”
“Örneğin, antropolojinin anlamlı ve var olan birşey olduğuna inanmak için öldürüyorsun kendini. Dindar bir kimsenin, Tanrının cennette yaşayan, Şeytanın kötülük yapan ve cehennemde yaşıyan biri olduğuna inanmak için, kendini öldürmesi gibi.”
Benim için iğneleyici fakat hayret verici kesinlikte laflar söylemek don Juan’ın stiliydi. Söyledikleri ne kadar çok iğneleyici ise benim üzerimdeki etkisi o kadar güçlü oluyordu. Onun diğer bir eğitim yöntemi, büyücüler hakkında maksada uygun bilgiler vermekti, bu bilgiler hafif, fakat beni ikna eden çok kritik doğrusal açıklamalardı. Enerji bedenini tartışırken, dolambaçlı bir soru sordum:
“Büyücüler, hangi süreçlerle eterik enerji bedenlerini katı ve üç boyutlu bedene veya fizik bedenlerini duvardan geçebilecek eterik enerjiye dönüştürebiliyorlar?”
Don Juan profesyonel bir ciddilik takınarak, parmağını uzatıp dedi ki: “Hepsi bizim irademizde var olan – ancak her zaman bilinçli ve kullanılmaya hazır olmayan – yeteneklerimizdeki, iki enerji alanı kümesi gibi olan fiziksel ve enerji bedenlerini birbirine bağlayan, güçü kullanır.
Açıklamalarıi iğneleyici olmakla beraber, gizli enerji kaynaklarımızca sürekli başarılan, fakat doğrusal zihnimiz tarafından inanılmaz olan, son derece doğru olaybilimsel süreçlerin tariflerdir. Büyücüler, fizik ve enerji bedenler arasındaki bağlantının, farkına dahi varmadan kullandığımız, gizemli bir kümeleşme güçü olduğunu ileri sürüyor.
Büyücülerin, bedeni kümelenmiş bir ışıklı enerji alanı olarak tanımladıklarıda, iki elin yanlamasına ve yukarıya doğru uzatılması ile oluşan bir küre boyutunda olduğunu algıladılar. Aynı zamanda kürede birleşim noktası denilen bir şeyin varlığını da algıladılar; sırttaki kürek kemiğinin yüksekliğinde, fakat bir el boyu uzakta ve bir tenis topu büyüklüğünde olan daha parlak bir nokta. Büyücüler, birleşim noktasını, doğrudan akan enerjinin duyusal veri olarak çevrildiği, ve günlük hayat için yorumlandığı, bir bölge olduğuna karar verdiler. Don Juan, birleşim noktasının, bu işlevinin dışında aynı zamanda çok önemli bir ikinci görevi olduğunu: fizik ile enerji bedenler arasındaki bağlantıyı sağladığını söyledi. Bu bağlantıyı, niyetin gücü ile etkilenen, her biri tenis topu büyüklüğündeki, iki manyetik dairenin birbirine paralel bağlantısı, olarak tanımladı.
Ayrıca, fizik ile enerji bedenlerin birbirlerine yapışık olmadıkları zamanlarda, aralarındaki bağlantının eterik bir iplikçik olduğunu ve bazen bu iplikçiğin varlığının bile belli olmayacak kadar ince olduğunu, söyledi. Don Juan, enerji bedenin yaşlandıkça daha da uzağa doğru itildiğini, ve ölümün bu ince bağlantının kopması sonucunda olduğunu açıkladı.

… Çevirimin sonu …

Yıldızlardan Bir Bahçe İstiyorum…

Kendimi saklamaktan korkmadan, söylediğim kişi olabilseydim eğer… Sevgiden bahsederken ve sevgiyim derken, keşke gerçekte sevgi olamadığımı bilseydim eğer… Dosttum derken aslında dost olabilseydim eğer… Başkalarına öğütler sunarken aslında kendimin bunlardan zerre kadar haberim olamadığımı bilseydim eğer… Hata yaptığımda hatamın farkında olup, gerçekten özür dilerken yürekten dilebilseydim eğer…Başkalarında gördüğüm hataları affedebildiğimi sandığım halde, aslında affedemediğimi bilebilseydim eğer…Okuduklarımı, öğrendiklerimi başkalarına satarken aslında, yaşayarak öğrenenlerin daha fazla hissedebildiklerini anlayabilseydim eğer…Çatışarak birilerine saldırarak dengelerimi kuracağımı sanarken aslında kendimi ve başkalarını yok ettiğimi görebilseydim eğer… Egomun insanlığımın önüne geçmesine engel olabilseydim eğer…O zaman iyi mi olurdum?

Ya bu eğerlerin hepsini gerçekleştirebildiysem eğer? Fakat bunları anlayamayan insanlarla birlikteysem eğer o zaman ne olacak? hadi iyiyim ben kötü değilim. Sosyal bir varlık olarak içinde var olmaya çalıştığım toplum beni anlamaktan bu kadar uzakken ne anlamı var bunları anlatmamın ve ifade etmemin, ne anlamı var beni iyi ya da kötü olarak tanımalarının, ne olduğumu ben biliyorum. Biliyorum ki ben kötü olamam istesemde…

Neyim ben? Kimim ben? Ne yapmaya çalışıyorum? Burada ne işim var?

Ne olduğumu öğrenmek için ne olmadığıma bakmak…

Ne hissettiysem açıkca korkmadan söyledim. Nefretimden ve öfkemden, sevgimden bahsettim. Yaşantımdan örnekler verdim. Şiirlerimde, yazılarımda kendimi anlattım. Doğrularımı ifade ettim. Hep birlikte burada var olalım, birbirimizi ve eksikliklerimizi tamamlayalım. Egolarımızı yenelim sevgiyle ellerimizden tutalım birlikte güçlü olalım. Farklılıklarımızı kabul edelim. Gelişelim büyüyelim , birbirimize hakaret etmeden, alay etmeden, hatalarımızı kabullenerek art niyet gözetmeden azıcık küçüçük bir ses dahi olsak özümüzde sevgiyle güçlü olalım dedim. Anladım ki… Sevgiyi hayata geçirmek ve insanlara bir şeyler anlatabilmek hiçte öyle kolay değil. Herkes kendi inandıklarını destekleyen davranışları baz alıyor. Tabii ki bende… Çünkü hep sevginin güçüne inandım ve onun insanları değiştirebileceğine, kötülüklere son verebileceğine…Ama görüyorum ki bunun heyecanı öldüreceğine gelişimi durduracağına inanlar var. Kötülük ve iyilik kavramları vardır ve yoktur. Herşey zıttıyla, birliktelik içindedir. Ama mutlak gerçeklikte olan bir şey daha vardır o da ya çatışarak, saldırarak kötü olarak ve yok ederek amaça ulaşılır yada sevgiyle, iyilikle var etmeye çalışarak… Seçim bizlere ait…

Yuvaya yolculukta dikenler arasından mücadelerle karşınızdaki insanları zorlayarak yada yok ederek, savaşarak ulaşmaya çalışmakta bir seçimdir. O zaman yaşasın kötülük diyebiliriz. Ama gökyüzündeki karanlıkta parlayan yıldızlara bakarak, mis gibi havayı teneffüs ederek, yolda yardıma ihtiyaçı olan insanların elinden tutup kaldırarak, saldırmadan yok etmeden yola devam etmekte bir seçimdir. Ne olursa olsun, kim ne yaparsa yapsın, ben burada en iyi imkanı sağlayacak olanı aklımla ve mantığımla kendi lehime çevirerek devam edeyim, demek te bir seçimdir. Hiç birşey seçmemekte bir seçimdir. Hangisi daha yararlı ve iyi diye bir yorum yapmak yanlış olur ama önemli olan kendim için hangi seçimin doğru olduğunu bilmek ve ona göre davranmak gerekiyor.

BENİ ANLAYAN VE VAR EDEN ORTAMLARDA BİRLİKTE SEVGİ İÇİNDE VAR OLMAK BENİM SEÇİMİM…GÖKYÜZÜNDE KARANLIKLARDA YILDIZLARDAN BİR BAHÇE İSTİYORUM… çok mu ütopik:)))

Sizin seçiminiz hangisi olurdu?

23.10.2008
Mesa/ Ankara

Dualitenin Sonu

Dualitenin Sonu

Böylece Şambra, inanılmaz zamanlarda yaşıyorsunuz ve siz – insanlar bu inanılmaz çelişkiyi deneyimleyecekler. Bir gün herşeyi bilecek, ertesi gün hiçbir şey bilmeyeceksiniz. Bir gün yaşamınızda büyük bir sevgi olacak, ve ertesi gün sizi sevenler tarafından ihanete uğrayacaksınız. Farketmez. Gerçekten etmez. Ha, insan hali farketmesini isteyecektir ve bu konuda bağırıp çağırmak ve şikayet etmek isteyecektir, ve bir başkasını suçlamak isteyecek ve kurban olmayı, oyunu oynamayı isteyecektir – isteyecektir. Ama farketmez.

Siz, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı inanılmaz bir çelişkiler zamanında yaşıyorsunuz. Biz geçenlerdeki bir Şaud’da hava durumundan söz ettik – havanın bir öyle bir böyle olmasından – inanılmaz bir çelişki. Bir an fırtına, bir sonraki an cennet. Bir an insanlığın ıstırap çekmesi, bir sonraki an büyük sevinç yaşaması.

Peki tüm bu çelişkiler neden? Şu anki bu karmaşa neden? Çünkü, sevgili dostlar, Dünya üzerinde yaşadığınız onca yaşam boyunca bildiğiniz o şey – dualite denen, karşıt güçler denen bu şey – dualite bilinci, artık tamamlanıyor… artık tamamlanıyor. Böylece görünürde ya da algılanır biçimde birbiriyle savaştığını gördüğünüz bu güçler, aslında şimdi birleşiyor.

Onlar birleşiyor, ve siz artık ne erkek ne kadın olacaksınız. Ama birleşirken de, eril yanınızla dişil yanınız arasında büyük bir çelişki olduğu algısı ya da yanılsaması da var, ama onlar aslında tamamlanıyor. Tüm bu Yeni Enerjiye dönüşme meselesi, aslında bununla ilgilidir.

Bu, bir anlamda, zamanın sonu. Bu, dualitenin sonu. Ama dualite, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kendini görünür kılıyor – ki bu da, onu her zamankinden çok daha güçlü hissedeceksiniz anlamına geliyor – ve aslında o artık bir çelişki değil, artık karşı bir güç değil, çünkü tamamlanıyor. Onlar aslında karmaşa ve çelişki ve anlaşmazlık gibi görünen şeyde yeniden biraraya geliyorlar. Görüyor musunuz, farketmez. Bu, doğal olarak meydana geliyor. Ve aslında çok da güzel bir yoldan oluyor.

Size, şu anda Dünya üzerindeki çok güzel bir sürecin yalnızca tek bir tarafı gösteriliyor. Herkes felaketlere odaklanıyor. Parçalanan sistemlere odaklanıyor. Kimsenin durmadığı öbür tarafa geçin. Yaratının, bu yanılsamanın öbür yanına geçin, ve olan bitenin güzelliğini göreceksiniz. Bu boyutsal resme bakıp duran ve “Dünya’ya neler oluyor? Buradan nereye gidiyoruz? Ne yapacağız? Ben neden buradayım?” diyen kitlelerle birlikte durmayın. Öbür tarafa geçin. Başka kimsenin durmadığı tarafa geçin, dünyanın her yanındaki Şambra, ve gerçekte neler olduğuna bakın. Bu çok güzel ve aynı zamanda da parçalanıyor. Bu, uzun, çok uzun süredir ayrı olan unsurların birleşmesidir, ve öylesine güzel bir işlem/süreçtir ki.

Bunun içindeki güzelliği gören olun. Ve sonra onu içine alan, burada gerçekten olan biteni kesinlikle hisseden olun. İşiniz ve paranız ve ah, borsalardaki değerlerle ilgili insanca kaygılarınızı bir kenara koyun. Farketmez. Sizin için, zenginlikler ve bolluk dediğiniz şeyler mevcuttur, ama bu, eski bolluklara hiç benzemiyor. Eski bolluk gibi davranmıyor. Bir sonraki çek nereden gelecek diye kaygılanmaktan vazgeçin.

Şimdi siz bu konuda benimle çekişmek istiyorsunuz, ve şu anda beni inandıracak ya da ikna edecek kanıtlar yazıyorsunuz. Sizi duyabiliyorum. “Ben Tobias’a bir eposta yazacağım ve diyeceğim ki, ‘Tobias, ne konuştuğunu bilmiyorsun, çünkü benim hiçbir şeyim kalmadı, ve bana gelen de hiçbir şey oluyor, ve ben bittim.'” Kesinlikle bittin. Öbür tarafa geç ve neden bittiğine bak. Herşeyi bırakmanın güzelliğine bak.

Küçün insan acılarını unutun… bunların çoğu sadece korku. Çoğu yanılsama. Aslında ne kaybettiniz? Hiçbir şey. Farketmez. Herşeyi kazanıyorsunuz, ama buna bakmak istemiyorsunuz. Herşeyin parçalanmasına bakmakla meşgulsunuz, fazlasıyla meşgul. Oyunun içinde fazlasıyla meşgulsunuz. Bir kurbanmış gibi davranmakla çok meşgulsunuz. Beni ve ana-babanızı ve çocuklarınızı ve eşlerinizi ve geçmiş yaşamlarınızı ve dünyayı ve politikacıları, ve uzay gemilerindeki küçük varlıklar ve yeraltındakiler de dahil olmak üzere diğer herkesi suçlamakla çok meşgulsunuz. Onların tümünü suçlamakla çok meşgulsunuz. Farketmez. Gerçekten etmez.

Ve biz bu konuda bir süre kol güreşi yapacağız, taa ki siz bir gün gülene ve şöyle diyene kadar, “Ah Tobias, keşke bana bunu umutsuzluğumun doruğundayken ve kederimin derinliklerindeyken söyleseydin, keşke bana ‘Farketmez’ deseydin, Tobias. O zaman ben oynadığım o küçük oyunu bırakır, herkesi suçlamaktan vazgeçerdim. Ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle derdim ki, ‘Şu anda Dünya’da ne muhteşem bir deneyim yaşıyorum – şeylerin parçalandığı yanılsamasını, oysa aslında biraraya geliyorlar.'”

Bu, kendi içinde bir tutarsızlık ya da bir çelişki değil mi? – herşeyin parçalandığı yanılsaması.

Milyonlarca insanla birlikte bir tepede durduğunuzu hayal edin, ve devasa bir resim var – devasa bir resim – ve ona “2009’da Dünya’nın Resmi” deniyor, ve o resim parçalanıyormuş gibi görünüyor. Boyalar akıyor, etrafındaki çerçeve çatlayıp kırılıyor, ve o… o, Tanrı, o, modern çağın tanrısı, o, yaşamın yanılsaması. Ve herkes ona bakıp şöyle diyor, “Parçalanıyor. Tapındığımız şey – o modern çağ tanrısı, yeni çağ Horus ve İsis’i  ve diğer herkes – bu kadar taptığımız o modern şey, yaşam yanılsaması, parçalanıyor. Gözümüzün önünde parçalanıyor ve bizi kurtaracak kimse yok, ve biliyorum” diyor insanlar, “burada bizi kurtaracak kimse yok çünkü ben Tanrı’yı çağırdım ve Tanrı falan gelmedi. Meleklere bağırdım ve onlar bana bu palavrayı sıktı. Yani hiçbir şey olmadığını biliyorum, ve…” Resim, yanılsama parçalanıyor. İşte o zaman, sevgili Şambra, ben, farketmez diyorum. Kesinlikle, ve bu arada, onun parçalanmasını siz istediniz. Değişimi siz istediniz.

Şimdi, kimsenin durmadığı tepenin o öbür tarafına geçin ve gerçekte neler olduğuna bakın. Herşey birleşiyor. Onun parçalandığına dair bir yanılsama olmak zorunda, yoksa siz sadece dualitenin eski unsurlarını pekiştirir dururdunuz. Erili daha da eril ve dişiyi daha da dişil kılardınız. Aydınlığı daha da aydınlık, karanlığı daha da karanlık kılardınız, ve bu da sadece oyuna katkıda bulunmak olurdu. Oysa sizin seçtiğiniz hiç de bu değildi. Istediğiniz hiç de bu değildi. Gerçekten deneyimlemek istediğiniz hiç de bu değil.

O resmin, o yanılsamanın öbür tarafına geçin. Öncelikle, orada resim falan olmadığını fark edeceksiniz! İkincisi, sizinle ya da sizsiz onların birleştiğini fark edeceksiniz. Bunlar olmakta. Herşey doğal bir ilerleyiş içinde.

Parçalanması, yalnızca bir yanılsama. Aslında parçalanamaz. Parçalanamaz.

Şimdi, DNA’nızda Atlantis denen bir şey var ve diyor ki, “Aa, ama Tobias, parçalanabilir. Hem de nasıl parçalanabilir!” (kahkahalar) “Ben gördüm, ben hissettim, ve o alevler gerçekten fazlasıyla sıcaktı.” (kahkahalar) “Onun için, bunun olamayacağını bana söyleme, Tobias.”

Pekâla, bir an için Atlantis’e geri gidelim. Neler olup bittiğine bir bakalım. O da bir evrimleşme ve bir geçişti. Gerçekten Benliğin keşfedildiği ve Ruhun, Tanrı’nın özünün keşfedildiği bir zamandı. Önce, cennetlerde olan bir Tanrı yanılsamasına gerek vardı, ve sonunda… sonunda birkaç insan, Tanrı’nın kendi içinde olduğunu anlamaya başladı.

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu.

Atlantis bir hata değildi. Tanrı’nın gazabı değildi. Atlantis, insanlığın içindeki bir hata değildi. Ve bu arada, Atlantis hiç de o mükemmel toplum modeline sahip değildi. Birçok harika tarafı vardı ama mükemmel toplum değildi. Biz öğreniyorduk. Biz deneyimliyorduk. Biz böyle büyük bir karmaşayı ve bu büyük yıkımı yaşamanın neye benzeyeceğini deneyimlemek istedik. Ama farketmedi. Ondan kısa bir süre sonra, ya Dünya’nın üstündeki ya da Dünya’nın altındaki başka bir yaşam için geri geldiniz. Farketmedi. Siz hâlâ buradaydınız.

Biz, hepimiz, ben dahil, zamanların en iyisinde yaşıyoruz ve en kötüsünde yaşıyoruz. En inanılmaz zamanlarda yaşıyoruz… bugüne kadarki en inanılmaz zamanlarda. Sadece burada olabildiğiniz için, sadece istediğiniz için, sadece ve kesinlikle eğlenceli olduğu için burada olduğunuzu anlayın. Bunu bu kadar ciddiye almayın. Dünyanın yüklerini omuzlarınıza almayın. Korkuya kapıldığınızda, korkuyu hissedin. Kesinlikle, korkuyu hissedin. Kendi korkunuzdan kaçmaya çalışmayın – o zaten sizden önde. Siz daha oraya varmadan yolda karşınıza çıkacaktır!

Korkuyu hissedin, ama o zaman gerçekten onu hissedin, çünkü korku, bilincin çok ilginç bir enerjisidir. Ona sadece korku ve karanlık yanından bakacak olursanız, sizi donduracaktır. Sizi terörün derinliklerine ya da cehennemin yanılsamasına çekecektir. Ama ondan geçip gidin. Çevresinden dolanmaya bile kalkmayın, içinden geçip gidin. Öbür tarafta ne olduğuna bakın. Orada sizi bekleyen inciye bakın.

Hep birlikte derin bir nefes alalım.

Tobias

Kaybedenlerin 15 özelliği

İş Yaşamında Kaybedenlerin 40 Özelliği

  İş yaşamında kaybedenlerin 40 özelliği başlıklı bir yazı görünce 40 maddeden dikkatimi çeken ve sık sık dönüp bakmak istediğim 30 kadar maddeyi buraya not etmek istedim. Bunlara acaba başka neler eklenebilir yahut (eklendikten sonra da) bunlar daha da damıtılıp 10-15 temel maddelik bir liste oluşturulabilir mi acaba? En kritik 10-15 problem şeklinde.

  • Hedef yok: Ne orta vadede, ne de uzun vadede iş dünyasında ne yapmak istediği ile ilgili net hedefleri bulunmaz. Bir iş bulmuş, çalışmaya başlamış ve maçı idare ederek günü kurtarmaya devam ediyordur. Yıllar sonra, kendisiyle aynı dönemde işe başlayan bazı kişilerin çok daha başarılı olduklarını görünce “eyvah” der. Ne mezun olduğu branş ile ilgili, ne tutkunu olduğu meslek ile ilgili hedefi bulunmaz. Ya da hedefi olsa bile sadece lafta kalır.

  • Tembeldir: Lafa gelince, çok hırsa gerek olmadığını söyler. Mağaza vitrinine bakınca da “ah param olsa” der. Ama para kazanmak, hedeflerini gerçekleştirmek için “doğru ve gerektiği” kadar çalışmaz. Sonra da “olmadı, kahretsin” der. Daha da ümitsizliğe kapılır. Zaman planını tekrar tekrar, saniyelerine kadar gözden geçirmez.

  • Vizyon sıfır: Hedefi olmayınca kendine bir vizyon da çizemez ve vizyoner insanları da örnek almaz. Geleceği görmeye, trendleri anlamaya çalışmaz. Uzun vadeli stratejiler ortaya koymaz. Verdiği her kararın on, yirmi yıl sonrasını nasıl etkileyeceğini düşünmez.

  – Proaktif değil: Elindeki doneleri iyi değerlendirerek, analiz yaparak sonraki aşamalarda karşışına çıkabilecek zorlukları düşünmez. Ve önceden çalışmalar, hazırlıklar yapmaz. Tedbirli olmak onun için korkmaktır. Fazla kontrollü olmanın yaşamını zindana çevireceğini düşünür. Önceden harekete geçmez, olunca telafi etmek için harekete geçer. O da işe yaramaz. Yaptığı mesleğin, hedefindeki işin dünyadaki trend yelpazesinde nerede durduğunu araştırmaz.

 – Okumaz, araştırmaz, üretmez: Sadece işini yapar, emir kuludur ya. Farklı, yaratıcı, geliştirici, innovatif fikirleri bulmak için okumaz, araştırmaz, beyin fırtınaları yaparak projeler üretmez. Ne şirketine, ne de kendi yaşamına katma değer sunmaz. “Sallarım başımı, alırım maaşımı” diyerek ortalarda gezinir durur.

  – Tevazu yok, burun havalarda: Her şeyi ben bilirim, en iyisini ben uygularım havalarındadır. Ekip yoktur, her şeyi kendisi yapmıştır zaten. Küçük tepeleri bırakın bir toz taneciğini bile kendisinin yaratmadığını kısa bir süre sonra anlatır birileri. Her şeye mantıksal yaklaşır. Başkalarının algısı ve düşünce dünyası ile olaylara bakmaz. Herkes, kendisi ile aynı olsun ister. Duygusal zeka onun için aptallık gibi bir şeydir. Karar verir, mümkün ise zorbalıkla uygulatır.

 – Alıngandır, her şeyi gurur yapar: Her uyarıdan, her tavsiyeden alınır, kendini aşağılanmış hisseder, konuyu “kişisel” algılar. Aslında müdürünün de kendisinin de para için çalıştığını, sonuçta “iş”i konuştuklarını unutur. Sabırla kendisini iyileştirmeye çalışmaz, aksine yönetimi değiştirmeye çalışır.

  • Arkadan konuşur: Dedikodu yapar, herkesi çekiştirir, kötüler. Kimsenin karşısına çıkarak uygun bir dille yanlışını söyleyemez, yönlendirmez. Bilmez ki bu kadar rahat bir insanın arkasından başkalrı da çok rahat konuşur ve kuyusunu kazabilir. Türlü türlü dolaplar çevirmeden, ayak oyunları yapmadan kariyer yaşamında yükselemeyeceğini saplantı halinde beynine kazımıştır. Halbuki, sadece işini en doğru şekilde yaparak ve sunarak ve duruşunu bozmayarak başarılı olabileceğini bir türlü fark etmez. Aslında insan zulmeder, kadere hükmetmeye çalışır. Ama asıl adaletli olan kaderdir, insan değil.
  • Özel yaşam-iş yaşamı birbirine karışır: İşten çıkar evde müdürlük yapmaya devam eder, ya da işe gelir eşiyle kavga ediyor gibi çalışanlarına saldırır. Aslında özel yaşamın çok daha önemli bir “iş” olduğunu unutur. İki kategoriyi de bir bütün olarak görmek gerek ama birbirlerine negatif etkisi çok az düzeyde olmalıdır.

  • Tutkularına sarılmaz: Kendisini mutlu eden, huzur veren tutkularını, hobilerini gerçekleştirmeyi günlük telaşlar içinde unutur. İşine tutku ile bağlı olmayabilir ama yaşama dair tutkularını da kaybederse iş yaşamında da başarısız ve huzursuz olur.

 – Negatif enerji saçar: Sabah gülen bir ifade ile günaydın demek, akşam çıkarken iyi akşamlar demek dahi bu insanlar için zor gelir. Çevresini görmezden gelir. Bilmez ki, doğuştan görmeyen insanların dahi gülen ve somurtan insanı ayırt edebildiğini. Her şeyi olumsuz algılar ve etrafına negatiflik saçar. Ümitsizdir, çözümsüzdür, başlangıçlara değil bitişlere odaklanmıştır. Kimseden de yardım istemez, almaz.  “Mavi, beyaz, gri” yaka diyerek çalışanları kategorilere ayırır. Herkesin aynı gemide olduğunu, herkesin yaptığı işin bir değeri olduğunu unutur ve saygı duymaz. Birileri aşağıdadır, birileri yukarıda. Ona göre davranır ve tabii ki sevilmez.

  • “Ekipten” olamaz, ekip yönetemez: Bencildir, tek başına hareket etmek ister. Şirketin, ekibin çıkarını değil de önce kendi çıkarını düşünür. Kendine saygılıdır ama başkaları için hep kaygılıdır.  Konuşmak, paylaşmak, birlikte eğlenmek, tanışmak, iletişim kurmak, bağlantıda olmak, sosyal ağını genişletmek için çaba sarfetmez.   İlişkilerimizi, bağlantılarımız kontrol etmek adına büyük faydalar sunan internetteki sosyal networklere yabancıdır. Bu gibi aplikasyonları kullanmayı gereksiz görür. Vefasızlık yapar, unutur ve unutulanlardan olur.
  • Radikal değişim kararları almaktan korkar: Statükocudur, yeni olanı yıpratırcasınıa sorgular ve uygulamaktan korkar. Değişimin hep negatif etkilerini düşünür ve karşı çıkar. Ve aynı sorunlar tekrar tekrar karşısına çıkar.

 – İnsiyatif almaktan çekinir: Tek başına karar almaktan korkar. Danışmak, tavsiye almak iyidir fakat bu kişi hep destek ister. Önemli kararların altına imzasını atmaktan korkar. Bu da işi iyi bilmediği ve yönetemediği anlamına gelir.   Bilgiyi, tecrübeyi, kazancını paylaşmaz, yaymaz.  Organizasyon kurmaya önem vermez ve başkalarına güvenmez. Hata yapmalarından korkar. Halbuki en büyük hatayı sorumluluğu paylaştırmayarak kendisi yapmıştır.

 – Hep yönetimi suçlar, kendine bakmaz: Değişmesi gereken tek tarafın yalnızca “yönetim” olduğunu düşünür. Kendisini onların yerine koymaz. Suçlar, eleştirinin dozunu kaçırır, iletişimi yanlış yerlere çeker. Bilip bilmeden, araştırmadan hep karşı çıkar, muhalefet yapar. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı ve bezdirici yöntemlere başvurur. Kendi içini kararttığı gibi başkalarına da bu karartıyı bulaştırmaya çalışır.

 Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=1829

Not: Ben de kendi deneyimlerim ışığında listeyi onbeş maddeye düşürdüm (Sibelin notu)