Kaybedenlerin 15 özelliği

İş Yaşamında Kaybedenlerin 40 Özelliği

  İş yaşamında kaybedenlerin 40 özelliği başlıklı bir yazı görünce 40 maddeden dikkatimi çeken ve sık sık dönüp bakmak istediğim 30 kadar maddeyi buraya not etmek istedim. Bunlara acaba başka neler eklenebilir yahut (eklendikten sonra da) bunlar daha da damıtılıp 10-15 temel maddelik bir liste oluşturulabilir mi acaba? En kritik 10-15 problem şeklinde.

  • Hedef yok: Ne orta vadede, ne de uzun vadede iş dünyasında ne yapmak istediği ile ilgili net hedefleri bulunmaz. Bir iş bulmuş, çalışmaya başlamış ve maçı idare ederek günü kurtarmaya devam ediyordur. Yıllar sonra, kendisiyle aynı dönemde işe başlayan bazı kişilerin çok daha başarılı olduklarını görünce “eyvah” der. Ne mezun olduğu branş ile ilgili, ne tutkunu olduğu meslek ile ilgili hedefi bulunmaz. Ya da hedefi olsa bile sadece lafta kalır.

  • Tembeldir: Lafa gelince, çok hırsa gerek olmadığını söyler. Mağaza vitrinine bakınca da “ah param olsa” der. Ama para kazanmak, hedeflerini gerçekleştirmek için “doğru ve gerektiği” kadar çalışmaz. Sonra da “olmadı, kahretsin” der. Daha da ümitsizliğe kapılır. Zaman planını tekrar tekrar, saniyelerine kadar gözden geçirmez.

  • Vizyon sıfır: Hedefi olmayınca kendine bir vizyon da çizemez ve vizyoner insanları da örnek almaz. Geleceği görmeye, trendleri anlamaya çalışmaz. Uzun vadeli stratejiler ortaya koymaz. Verdiği her kararın on, yirmi yıl sonrasını nasıl etkileyeceğini düşünmez.

  – Proaktif değil: Elindeki doneleri iyi değerlendirerek, analiz yaparak sonraki aşamalarda karşışına çıkabilecek zorlukları düşünmez. Ve önceden çalışmalar, hazırlıklar yapmaz. Tedbirli olmak onun için korkmaktır. Fazla kontrollü olmanın yaşamını zindana çevireceğini düşünür. Önceden harekete geçmez, olunca telafi etmek için harekete geçer. O da işe yaramaz. Yaptığı mesleğin, hedefindeki işin dünyadaki trend yelpazesinde nerede durduğunu araştırmaz.

 – Okumaz, araştırmaz, üretmez: Sadece işini yapar, emir kuludur ya. Farklı, yaratıcı, geliştirici, innovatif fikirleri bulmak için okumaz, araştırmaz, beyin fırtınaları yaparak projeler üretmez. Ne şirketine, ne de kendi yaşamına katma değer sunmaz. “Sallarım başımı, alırım maaşımı” diyerek ortalarda gezinir durur.

  – Tevazu yok, burun havalarda: Her şeyi ben bilirim, en iyisini ben uygularım havalarındadır. Ekip yoktur, her şeyi kendisi yapmıştır zaten. Küçük tepeleri bırakın bir toz taneciğini bile kendisinin yaratmadığını kısa bir süre sonra anlatır birileri. Her şeye mantıksal yaklaşır. Başkalarının algısı ve düşünce dünyası ile olaylara bakmaz. Herkes, kendisi ile aynı olsun ister. Duygusal zeka onun için aptallık gibi bir şeydir. Karar verir, mümkün ise zorbalıkla uygulatır.

 – Alıngandır, her şeyi gurur yapar: Her uyarıdan, her tavsiyeden alınır, kendini aşağılanmış hisseder, konuyu “kişisel” algılar. Aslında müdürünün de kendisinin de para için çalıştığını, sonuçta “iş”i konuştuklarını unutur. Sabırla kendisini iyileştirmeye çalışmaz, aksine yönetimi değiştirmeye çalışır.

  • Arkadan konuşur: Dedikodu yapar, herkesi çekiştirir, kötüler. Kimsenin karşısına çıkarak uygun bir dille yanlışını söyleyemez, yönlendirmez. Bilmez ki bu kadar rahat bir insanın arkasından başkalrı da çok rahat konuşur ve kuyusunu kazabilir. Türlü türlü dolaplar çevirmeden, ayak oyunları yapmadan kariyer yaşamında yükselemeyeceğini saplantı halinde beynine kazımıştır. Halbuki, sadece işini en doğru şekilde yaparak ve sunarak ve duruşunu bozmayarak başarılı olabileceğini bir türlü fark etmez. Aslında insan zulmeder, kadere hükmetmeye çalışır. Ama asıl adaletli olan kaderdir, insan değil.
  • Özel yaşam-iş yaşamı birbirine karışır: İşten çıkar evde müdürlük yapmaya devam eder, ya da işe gelir eşiyle kavga ediyor gibi çalışanlarına saldırır. Aslında özel yaşamın çok daha önemli bir “iş” olduğunu unutur. İki kategoriyi de bir bütün olarak görmek gerek ama birbirlerine negatif etkisi çok az düzeyde olmalıdır.

  • Tutkularına sarılmaz: Kendisini mutlu eden, huzur veren tutkularını, hobilerini gerçekleştirmeyi günlük telaşlar içinde unutur. İşine tutku ile bağlı olmayabilir ama yaşama dair tutkularını da kaybederse iş yaşamında da başarısız ve huzursuz olur.

 – Negatif enerji saçar: Sabah gülen bir ifade ile günaydın demek, akşam çıkarken iyi akşamlar demek dahi bu insanlar için zor gelir. Çevresini görmezden gelir. Bilmez ki, doğuştan görmeyen insanların dahi gülen ve somurtan insanı ayırt edebildiğini. Her şeyi olumsuz algılar ve etrafına negatiflik saçar. Ümitsizdir, çözümsüzdür, başlangıçlara değil bitişlere odaklanmıştır. Kimseden de yardım istemez, almaz.  “Mavi, beyaz, gri” yaka diyerek çalışanları kategorilere ayırır. Herkesin aynı gemide olduğunu, herkesin yaptığı işin bir değeri olduğunu unutur ve saygı duymaz. Birileri aşağıdadır, birileri yukarıda. Ona göre davranır ve tabii ki sevilmez.

  • “Ekipten” olamaz, ekip yönetemez: Bencildir, tek başına hareket etmek ister. Şirketin, ekibin çıkarını değil de önce kendi çıkarını düşünür. Kendine saygılıdır ama başkaları için hep kaygılıdır.  Konuşmak, paylaşmak, birlikte eğlenmek, tanışmak, iletişim kurmak, bağlantıda olmak, sosyal ağını genişletmek için çaba sarfetmez.   İlişkilerimizi, bağlantılarımız kontrol etmek adına büyük faydalar sunan internetteki sosyal networklere yabancıdır. Bu gibi aplikasyonları kullanmayı gereksiz görür. Vefasızlık yapar, unutur ve unutulanlardan olur.
  • Radikal değişim kararları almaktan korkar: Statükocudur, yeni olanı yıpratırcasınıa sorgular ve uygulamaktan korkar. Değişimin hep negatif etkilerini düşünür ve karşı çıkar. Ve aynı sorunlar tekrar tekrar karşısına çıkar.

 – İnsiyatif almaktan çekinir: Tek başına karar almaktan korkar. Danışmak, tavsiye almak iyidir fakat bu kişi hep destek ister. Önemli kararların altına imzasını atmaktan korkar. Bu da işi iyi bilmediği ve yönetemediği anlamına gelir.   Bilgiyi, tecrübeyi, kazancını paylaşmaz, yaymaz.  Organizasyon kurmaya önem vermez ve başkalarına güvenmez. Hata yapmalarından korkar. Halbuki en büyük hatayı sorumluluğu paylaştırmayarak kendisi yapmıştır.

 – Hep yönetimi suçlar, kendine bakmaz: Değişmesi gereken tek tarafın yalnızca “yönetim” olduğunu düşünür. Kendisini onların yerine koymaz. Suçlar, eleştirinin dozunu kaçırır, iletişimi yanlış yerlere çeker. Bilip bilmeden, araştırmadan hep karşı çıkar, muhalefet yapar. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı ve bezdirici yöntemlere başvurur. Kendi içini kararttığı gibi başkalarına da bu karartıyı bulaştırmaya çalışır.

 Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=1829

Not: Ben de kendi deneyimlerim ışığında listeyi onbeş maddeye düşürdüm (Sibelin notu)

Savaşçının Yolu – Günlükler 3/4

Aşağıdaki yazı Carlos Castaneda’nın don Juan Matus ile yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlüklerdir. Yayımcıların herhangi bir kategoriye dahil edemedikleri için yayımlamadıkları bu günlük notlar kronolojik bir sıradadır ve herhangi bir ticari kaygı olmadan yayımlanmıştır, amaç batılılara yabancı olan bu fikirlerin yayılmasıdır. Dört bölümünü bulup çevirdiğim bu notları bölümler şeklinde gönderiyorum. Bu notlar iç sessizlikten kaynaklanan, herkesi sonsuzu anlamaya yöneltecek bir davettir.
Sevgiler & Selamlar,
Aki

Felsefi ve Pratik bir örnek olarak – Savaşçının Yolu

Bölüm 3

Savaşçının yolundaki üçüncü önerme: ALGININ NİYETİ EKSİKSİZ OLMALIDIR. Don Juan algının algı olduğunu söyledi, ve bu erdem veya şerden kaçınmaktır. Bu önermeyi savaşçının yolundaki en önemli unsur olarak takdim etti, savaşçının yolundaki en basit önerme olan algılayıcı olduğumuzdur, pozitif veya negatif her hangi bir şey eklemeden, algıladığımız her şeyin kendiliğinden bir algı olarak listelemesi gerekir.
Benim doğal eğilimim, iyi veya kötü’nün evrenin özünden olduğuna isrardır; bunlar nitelik değil özdür. Bu konudaki iddialarımı kendisine söylediğimde, istemeyerek de olsa karşıgörüş olmasına rağmen, iddiamın eksik kapsamlı olduğuna işaret etti, sırf idrakımın kaprisleri tarafından dikte ettirilmiş sözdizimsel düzenlemeler olduklarını söyledi.
“Söylediklerin yalnız kelimelerdir,” dedi, “kelimelerin sevimli bir düzenlenişidir; senin zamanının görüşüne uyan düzenlemeler. Sana söylediklerin yalnız kelimeler değil, yol gösteren kitabımın kesin referanslardır.” Yol gösteren kitabından ilk defa bahsettiğinde, bunun bir metafor olduğunu zannettim, ve bu konuda daha çok bilgi edinmek istedim. Don Juan’ın o günlerde söylediği her şeyi bir metafor zannediyordum. Metaforlarını şiirsel buluyor ve yorum getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordum.
“Yol gösteren kitap! Ne güzel bir metafor don Juan,” dedim fırsatını bulup.
“Metofor! benim gözümde” dedi. “Büyücünün Yol gösteren kitabı, senin kelimelerinin düzenlenişi gibi bir şey değildir.”
“O halde nedir, don Juan?”
“Bir kayıt defteridir. Büyücülerin, sonsuza yaptıkları yolculuklarda algıladıkları her şeyin kayıtlarıdır.”
“Senin silsilendeki bütün büyücülerin algıladıklarının kayıtları mı, don Juan?”
“Tabi ki! Başka ne olabilir ki?”
“Yalnızca hafızanda mı tutuyorsun?”
Bu soruyu sorduğumda, doğal olarak sözlü tarihi veya hikaye şeklinde geçmişi anlatan, özellikle yazıdan önceki çağlardaki insanları düşündüm birden. Don Juan’ın durumunda bu kayıtlar muazzam bir büyüklükte olacaktı.
Don Juan bu düşüncemin farkına varmış gibiydi. Bana cevap vermeden kıkırdadı. “Bir ansiklopedi boyutunda değil!” dedi. “Kısa ve kesin kayıtlardır. Her yönüyle sana bilgi verecekler, ve göreceksin ki, senin veya başkalarının ilave edebileceği çok az şey var, o da eğer varsa.”
“Eğer ki senin tüm silsilendeki bilgilerinin toplamı ise, kısa kayıtlar olduklarını hayal edemiyorum, don Juan,” diye direttim.
“Sonsuzda, büyücüler birkaç temel nokta buldu. Bu temel noktaların değişimi sonsuzdur, fakat bir gün bulacağını ümit ediyorum, bu bu değişimler çok da önemli değil. Enerji son derece kesindir.”
“Büyücüler, değişimleri asıl noktalardan nasıl ayırabildiler, don Juan?”
“Büyücüler, değişimlere odaklanmazlar. Sonsuzda seyahat etmeye hazır oldukları gibi, evrende akan enejiyi de algılamaya hazırlar, ve herşeyden daha önemli olan, zihinlerinden herhangi bir şey katmadan enerjinin akışını yorumlama yeteniğine sahipler. “
Don Juan, zihinden herhangi bir şey katmadan hisleri yorumlama ihtimalini ilk defa dile gitirdiğinde, bunu kavramamın mümkün olmadığına karar verdim.
“Bütün bunları senin tanımlarınla anlamaya çalışıyorsun,” dedi, “bu imkansız bir işlemdir. Algı, algıdır önermesini kabul et, karmaşıklıktan ve çelişkilerden kaçın. Sana söylediğim Yol Gösteren kitap, büyücülerin tam olarak içsel sessizlik anında algıladıklarından ibarettir.”
“Büyücülerin içsel sessizlikte algıladıkları görme’dir, değil mi?” diye sordum.
“Hayır,” dedi sakince, gözlerim içine bakarak. “Görmek evrendeki akan enerjiyi algılamaktır, bu da büyücülüğün başlangıcıdır tabi ki, fakat büyücüler tükenme pahasına ilgilendikleri algılamadır. Sana söylediğim gibi, bir büyücü için algılama, zihni karıştırmadan doğrudan akan enerjinin yorumlanmasıdır. Bunun için Yol Gösteren kitap bu kadar küçüktür.”
Hiç bir şey anlamadığımı bilmesine rağmen, don Juan bunu büyücülüğün bütün bir başlığı olarak düzenledi. Şimdi söylediklerini anlamak, benim için bir yaşam boyu sürecekti:
“Biri zihinin dışında ise,” dedi – benim için anlaşılamazdan da öte olan birşey – “duyusal verilerin yorumlanması artık onaylanmış bir olay değildir. Bütün beden buna katkıda bulunur; enerji alanlarırının bir kümesi olarak beden. Bu yorumlamanın en önemli kısmı, enerji bedeninin katkıda bulunmasıdır, enerji olan bedenin ikizi; parlak bir küre şeklindeki bir enerji konfigürasyonu olan bedenin bir yansımasıdır. İki beden arasındaki karşılıklı etkileme, sonsuza seyahat edenler için bölünmez bir birim olarak değer taşır, yoksa iyi veya kötü, doğru veya yanlış gibi yorumlanmamalıdır.
“Niye günlük yaşamımızda herhangi bir değeri yok, don Juan?” diye sordum.
“Çünki, insanın iki tarafı, fizik ile enerji bedeni birleştirildiğinde, özgürlük mucizesi gerçekleşir. Büyücüler o anda, bizim ile ilgisi olmayan nedenlerden dolayı, farkındalık seyahatimizden alıkonduğumuzu söyler. Bu bölünmüş seyahatimiz, birleşme anında tekrar başlar.
“Savaşçının yolundaki temel öncül, algıdaki niyetin eksiksiz olmasıdır; yani, evrende akan enerjinin yeniden yorumlaması insanın iki temel parçası ile yapılır; beden ve enerji bedeni. Büyücüler için bu yorumlama eksiksizdir ve bir gün anlayacağın gibi, niyet edilmelidir.

… devamı yarın …

Savaşçının yolu – Günlükler 3/4

Aşağıdaki yazı Carlos Castaneda’nın don Juan Matus ile yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlüklerdir. Yayımcıların herhangi bir kategoriye dahil edemedikleri için yayımlamadıkları bu günlük notlar kronolojik bir sıradadır ve herhangi bir ticari kaygı olmadan yayımlanmıştır, amaç batılılara yabancı olan bu fikirlerin yayılmasıdır. Dört bölümünü bulup çevirdiğim bu notları bölümler şeklinde gönderiyorum. Bu notlar iç sessizlikten kaynaklanan, herkesi sonsuzu anlamaya yöneltecek bir davettir.
Sevgiler & Selamlar,
Aki

Felsefi ve Pratik bir örnek olarak – Savaşçının Yolu

Bölüm 3

Savaşçının yolundaki üçüncü önerme: ALGININ NİYETİ EKSİKSİZ OLMALIDIR. Don Juan algının algı olduğunu söyledi, ve bu erdem veya şerden kaçınmaktır. Bu önermeyi savaşçının yolundaki en önemli unsur olarak takdim etti, savaşçının yolundaki en basit önerme olan algılayıcı olduğumuzdur, pozitif veya negatif her hangi bir şey eklemeden, algıladığımız her şeyin kendiliğinden bir algı olarak listelemesi gerekir.
Benim doğal eğilimim, iyi veya kötü’nün evrenin özünden olduğuna isrardır; bunlar nitelik değil özdür. Bu konudaki iddialarımı kendisine söylediğimde, istemeyerek de olsa karşıgörüş olmasına rağmen, iddiamın eksik kapsamlı olduğuna işaret etti, sırf idrakımın kaprisleri tarafından dikte ettirilmiş sözdizimsel düzenlemeler olduklarını söyledi.
“Söylediklerin yalnız kelimelerdir,” dedi, “kelimelerin sevimli bir düzenlenişidir; senin zamanının görüşüne uyan düzenlemeler. Sana söylediklerin yalnız kelimeler değil, yol gösteren kitabımın kesin referanslardır.” Yol gösteren kitabından ilk defa bahsettiğinde, bunun bir metafor olduğunu zannettim, ve bu konuda daha çok bilgi edinmek istedim. Don Juan’ın o günlerde söylediği her şeyi bir metafor zannediyordum. Metaforlarını şiirsel buluyor ve yorum getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordum.
“Yol gösteren kitap! Ne güzel bir metafor don Juan,” dedim fırsatını bulup.
“Metofor! benim gözümde” dedi. “Büyücünün Yol gösteren kitabı, senin kelimelerinin düzenlenişi gibi bir şey değildir.”
“O halde nedir, don Juan?”
“Bir kayıt defteridir. Büyücülerin, sonsuza yaptıkları yolculuklarda algıladıkları her şeyin kayıtlarıdır.”
“Senin silsilendeki bütün büyücülerin algıladıklarının kayıtları mı, don Juan?”
“Tabi ki! Başka ne olabilir ki?”
“Yalnızca hafızanda mı tutuyorsun?”
Bu soruyu sorduğumda, doğal olarak sözlü tarihi veya hikaye şeklinde geçmişi anlatan, özellikle yazıdan önceki çağlardaki insanları düşündüm birden. Don Juan’ın durumunda bu kayıtlar muazzam bir büyüklükte olacaktı.
Don Juan bu düşüncemin farkına varmış gibiydi. Bana cevap vermeden kıkırdadı. “Bir ansiklopedi boyutunda değil!” dedi. “Kısa ve kesin kayıtlardır. Her yönüyle sana bilgi verecekler, ve göreceksin ki, senin veya başkalarının ilave edebileceği çok az şey var, o da eğer varsa.”
“Eğer ki senin tüm silsilendeki bilgilerinin toplamı ise, kısa kayıtlar olduklarını hayal edemiyorum, don Juan,” diye direttim.
“Sonsuzda, büyücüler birkaç temel nokta buldu. Bu temel noktaların değişimi sonsuzdur, fakat bir gün bulacağını ümit ediyorum, bu bu değişimler çok da önemli değil. Enerji son derece kesindir.”
“Büyücüler, değişimleri asıl noktalardan nasıl ayırabildiler, don Juan?”
“Büyücüler, değişimlere odaklanmazlar. Sonsuzda seyahat etmeye hazır oldukları gibi, evrende akan enejiyi de algılamaya hazırlar, ve herşeyden daha önemli olan, zihinlerinden herhangi bir şey katmadan enerjinin akışını yorumlama yeteniğine sahipler. “
Don Juan, zihinden herhangi bir şey katmadan hisleri yorumlama ihtimalini ilk defa dile gitirdiğinde, bunu kavramamın mümkün olmadığına karar verdim.
“Bütün bunları senin tanımlarınla anlamaya çalışıyorsun,” dedi, “bu imkansız bir işlemdir. Algı, algıdır önermesini kabul et, karmaşıklıktan ve çelişkilerden kaçın. Sana söylediğim Yol Gösteren kitap, büyücülerin tam olarak içsel sessizlik anında algıladıklarından ibarettir.”
“Büyücülerin içsel sessizlikte algıladıkları görme’dir, değil mi?” diye sordum.
“Hayır,” dedi sakince, gözlerim içine bakarak. “Görmek evrendeki akan enerjiyi algılamaktır, bu da büyücülüğün başlangıcıdır tabi ki, fakat büyücüler tükenme pahasına ilgilendikleri algılamadır. Sana söylediğim gibi, bir büyücü için algılama, zihni karıştırmadan doğrudan akan enerjinin yorumlanmasıdır. Bunun için Yol Gösteren kitap bu kadar küçüktür.”
Hiç bir şey anlamadığımı bilmesine rağmen, don Juan bunu büyücülüğün bütün bir başlığı olarak düzenledi. Şimdi söylediklerini anlamak, benim için bir yaşam boyu sürecekti:
“Biri zihinin dışında ise,” dedi – benim için anlaşılamazdan da öte olan birşey – “duyusal verilerin yorumlanması artık onaylanmış bir olay değildir. Bütün beden buna katkıda bulunur; enerji alanlarırının bir kümesi olarak beden. Bu yorumlamanın en önemli kısmı, enerji bedeninin katkıda bulunmasıdır, enerji olan bedenin ikizi; parlak bir küre şeklindeki bir enerji konfigürasyonu olan bedenin bir yansımasıdır. İki beden arasındaki karşılıklı etkileme, sonsuza seyahat edenler için bölünmez bir birim olarak değer taşır, yoksa iyi veya kötü, doğru veya yanlış gibi yorumlanmamalıdır.
“Niye günlük yaşamımızda herhangi bir değeri yok, don Juan?” diye sordum.
“Çünki, insanın iki tarafı, fizik ile enerji bedeni birleştirildiğinde, özgürlük mucizesi gerçekleşir. Büyücüler o anda, bizim ile ilgisi olmayan nedenlerden dolayı, farkındalık seyahatimizden alıkonduğumuzu söyler. Bu bölünmüş seyahatimiz, birleşme anında tekrar başlar.
“Savaşçının yolundaki temel öncül, algıdaki niyetin eksiksiz olmasıdır; yani, evrende akan enerjinin yeniden yorumlaması insanın iki temel parçası ile yapılır; beden ve enerji bedeni. Büyücüler için bu yorumlama eksiksizdir ve bir gün anlayacağın gibi, niyet edilmelidir.

… devamı yarın …

Özgüven

S. Özgüven, biraz da kendini evrenin kapsayıcılığına teslim etme becerisidir diyebilir miyiz?
Örneğin benim özgüvenimin azaldığı durumlar, bişeylere sahipmişim gibi göründüğüm zamanlardır, ne zamanki onları terk etmeye niyet ederim o andan başlayarak büyük bir özgüven artışı olur, boşluk durumları beni rahatlatıyor, çünkü oraya evrenin ne şekle bürünerek hareketleneceği sürpriz dolu bir bekleyiş, adrenalin, kendinden kurtulma, gelecek olana hem merak hem kabul gibi bi sürü duygular işte 🙂

Az önce beni ş-aşırtan bişey yaşadım, Çarşıdan eve doğru yürüyerek dönüyordum, güneş ve elde taşınacak fazla bi yük olmadığından yokuşu göze almıştım. En dik yokuş eve en yakına geldiğimizde başlıyor. O noktada biraz durup dinlendim, bir yandan da aşağıdan yokuşa göz gezdirip hangi noktasında durup nefesleneceğimi geçirdim aklımdan. Sonra Ya Allah deyip ilk adımı attım, hala nerede dinleneceğim vardı aklımda fakat birden bire bacaklarımın kendi kendine hareket ettiğini aslında bedenimin hiç bi güç harcamadığını fark ettim! Şok oldu benim için, hemen kendimi yokladım , bu nasıl olabilirdi? Bir yandan tırmanma sürerken bu mucizenin sebebini keşfettim; bedenim kendini tamamen serbest bırakmıştı! Yokuş filan umurunda değildi onun! O zaman ben delimiyim zihnimle kendime zorluk yaratıyorum diye güldüm. Tam bu aralar baktım yokuşun tepesine varmışım ve nefes alış verişimde zırnık değişiklik yok, sanki düz yolda gezinmişim! 🙂
Komik değil mi?

T. Yazindan anladigim kadariylan özgüvenin azalmasi kendi kendimizi yanliz “gördügümüzden” kaynaklandigini söylüyorsun. Zihnimiz ile vücudumuzun neyi nasil yapacagini bildigini söylüyorsun. Kendi kendimize yürüttügümüz fikirler bu “normal” durumu mani oldugunu söylüyorsun. Sence gercekten herseyi serbest birakmakla mi özgüven kazaniliyor?


S. Aslında zihnimizin ortaya çıkardığı durumların çoğunlukla yapay olduğunu deneyerek bildiğimi söylüyorum, onun ötesinde genel tanımlar çıkarmanın özel durumlar için yararlı olmadığını, hatta köstek olabildiğini bildiğimden, pek bi şey söyleyemiyorum 🙂
Kendi bireysel hikayemde; bişeye sahip olmadığım anlarda özgüvenimin daha yüksek olduğunu gözlemledim. Bunu aklileştir dersen, ilk aklıma gelen şu olur, oldu: “sahip olmak sınırlılık getiriyor, sahip olduğun şeyi korumak adına enerji tüketiyorsun (endişe, sürekli önlem alıcı planlar vs), bu da özgüveni azaltıyor” denebilir.
Özgüveni ben “muktedir olma gücü” diye algılıyorum sanırım, bu tanımım genel kullanıma uyuyor mu sence?

T. Bu tanimin aslinda gercekten cok ilginc. Aslinda senin savundugun tezin tam tersine özgün diyorlarmis gibime geliyor ama senin aciklaman bana daha mantikli geliyor.Ben haftasonunda bir seminere katildim orada devamli hedef konulmasi gerektiginden bahsediliyordu. Yani basarili olabilmek icin hedef konup o cercevede calisilmasi gerektigi söyleniyordu. Tabii ki bu biraz daha süslendirilerek iki güne sigridirilmisti ama ben pek dayanamadim ilk günün yarisinda terk ettim.
Sen hedeflerle ilgili söylediklerine katiyormusun?
 Sence bu gücü insanlar nasil elde edebilirler? Mesela hedef koyarak mi?
S. Hedef koyma işlevi bilinen “secret” mucizesi! :)))
Bu konudaki fikirlerim biliniyor ama ben yine de bi adres vereyim : https://blog.sonsuz.us/?p=905
(Biraz güldürür hiç olmazsa)

İnsanoğlu/kızı bence çok uzun zamandır doğal ihtiyaçlarından türeyen isteklerini  yeraltında bir mahzene gömdü. O sebeple hedef koymak tek başına işe yaramayacaktır.

Bence özgüven, herkes için farklı yollardan temin edilir. Örneğin, henüz bireyselleşmesini gerçekleştirememiş büyük çoğunluk için; bilgi ve nesne sahibi olmak işe yarayabilir. Fakat bireyselleşmeyi gerçekleştirmiş olanlar için bu kez ters köşeye yatmak gerekli, yani bu evrende tek başına olmadığımız ve aslında herşeyle sıkı sıkıya bağdaşık olduğumuz ve aslında her gerçek ihtiyacımızı karşılamak üzere (bize şah damarımızdan yakın) bir evrenle donanmış olduğumuzu farketmek lazım. Bunun için bol bol “iç sessizlik” sağlama uygulamaları gerekir (başka bi başlıkta konu edilmişti) ve bu sağlandığında dış sesleri ve bize her yönden uzanan iplikçikleri hissedebilmeye başlarız, bu durumda öz güven dediğiniz şey gani gani 🙂

Aslında her bir insan için geçirilen evreler var; her ne kadar ayrı kişiliklere sahipmiş gibi görünsek de aynı mekanizmalara (kalıp-patron) tabi oluyoruz.  (Örneğin yaş evrelerinin ortak anlamları gibi)