bir minik -kalkışma- deneyi

“21 EYLÜL”
SANAT ÇEVRESİNDE KARA GÜN!
Tophane’deki galerilere yapılan saldırıları kınıyoruz.

Beyoğlu’nda iki sanat galerisini bastılar
Süleyman KAYA/İSTANBUL,(DHA) 21 Eylül 2010
Beyoğlun’da, iki ayrı sanat galerisi, açılışı yapılan resim ve fotoğraf sergisi sırasında 30 kişilik bir grup tarafından basıldı.

Açılış sırasında sokakta içki içildiği gerekçesiyle basıldığı iddia edilen galerideki 5 kişi hastanelik oldu. Yaralılardan ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın başından yaralı olduğu belirtildi.
Firuzağa Mahallesi Boğazkesen Caddesi Hasanefendi İşmerkezi’nin 3. katında bulunan resim galerisi ile buraya 30 metre mesafede bulunan Kadirler Caddesi Numara 69’daki 4 katlı binanın giriş katındaki resim ve fotoğraf sergisinin, saat 19.00 sıralarında açılışı yapıldı. Galerinon ve Galeriouetlet adlı galerdeki açılışa yurdiçi ve yurdışından yüzlerce davetli katıldı.

Açılıştan kısa bir süre sonra, iddialara göre, daha önce de burada yapılan açılışlarda sokakta içki içilmesinden rahatsız olan mahalle sakinlerinden yaklaşık 30’u ellerinde sopalarla iki galeriyi de 15 dakika arayla bastı. Sergide bulunanları sopalarla darp eden saldırganlar daha sonra kendilerine karşı koyanların gözlerine biber gazı sıkarak kaçtı. Hir iki galerinin de camları kırıldı. Saldırı sırasında onlarca kişi darp sonucu yaralandı. Yaralananlardan 5’i Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Alman Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi edildi. Ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş ile Şevket Kaan’ın başında açılma olduğu ve hastanede başlarına dikiş atıldığı belirtildi.
Polis olaydan sonra iki galerileri kapatarak soruşturma başlattı. Sergide bulunanların ifadelerine başvuran polis, sergiyi düzenleyenlerden 3 kişiyi ifadeleri için polis merkezine götürdü. Polis, ifadeler doğrultusunda saldırganları yakalamak için çalışma başlatılacağını belirtti.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15836397.asp

Sanat galerilerine ‘içki’ baskını
İstanbul Haber Servisi- Beyoğlu’nda 8 sanat galerisi “Tophane Art Walk” sloganıyla yaptığı sezon açılışı yaptı. Birbirine yakın 3 sanat galeresi olan Galerinon, Galeriouetlet ve Eclitsis Sanat Galerisi önünde duran yaklaşık 400 kişiye bir grup önce biber gazı attı. Grup daha sonra, tekbir getirerek “defolun buradan burda içki içemezsiniz” diyerek galeriler önünde bulunanlara cam şişe ve demir sopalarla saldırmaya başlayan grubu gören sanatseverler kaçışmaya başladı. Galeriler içine girerek kendini koruyan gruba saldırı yaklaşık 1 saat sürdü. Saldırıya uğrayanlar “Yanımızda bulunan polisler hiç müdahele etmedi. Onlardan yardım istedik ama bize ‘155’i arayın’ dediler” diye konuştu.
Olayda onlarca kişi darp edilirken 5 kişi hastaneye kaldırıldı. Ressam Nazım Hikmet Richard Dikbaş ile Şevket Kaan’ın başında açılma olduğu ve hastanede başlarına dikiş atıldığı belirtildi.

Polis olaydan sonra iki galerileri kapatarak soruşturma başlattı. Sergide bulunanların ifadelerine başvuran polis, sergiyi düzenleyenlerden 3 kişiyi ifadeleri için polis merkezine götürdü. Polis, ifadeler doğrultusunda saldırganları yakalamak için çalışma başlatılacağını belirtti.

Olayda saldırıya uğrayanlardan Fesih Murat Avcıbaşı, kendisinin Non Sanat Galeri önünde, sigara içmek için dışarı çıkan grupla birlikte bulunduğunu belirterek tekbir getiren grubun saldırısına uğradığını söyledi.
Fırat Saka ise önce kirli sarı saçlı ekose kırmızı gömlekli bir adamın bir, bir kişiyi tokatladığını belirterek, daha sonra aniden bir karmaşa olduğunu anlattı. Sonra ara sokaklardan gelenlerle birlikte gittikçe kalabalıklaşan grubun saldırmaya başladığını söyleyen Saka şunları anlattı:

“Defolun burndan burada içki içemezsiniz” diyorlardı. Arkadaşlarımızın boyunlarını sıkarak ağızlarına biber gazı sıktılar. Herkes kaçışmaya başladı ama ne olduğunu anlamaya çalıştık. Birkaç kişiyi tutup başlarında şişe kırmaya başladılar. Ben Eclitsis Sanat Galerisi’ne kaçtım ve ben kapıyı kapatırken, Eclitsis’in tabelasını alıp insanların kafasına vurdular. Polisler de ordaydı ve şunları yakalayın diye söylediler ama polisler hiçbir şey yapmadı. Nazım Hikmet Richard Dikbaş isimli arkadaşın kafasına şişe ile vurdular.”

Olayı “Sivas olaylarına” benzeten Saka “Öleceğimizi düşündüm öyle bir geldiler. Sivas vakası. Linç etmeye çalıştılar. Ellerinde silah olsaydı ordaki herkes ölebilirdi. Otoparka kaçan insanları tekme tokat dövdüler. Polisin gelmesi 25 dakikayı buldu. Polise söylüyoruz 155’ i arayın onlar ekip göndersin dedi. 1.5 saat galerilerde kapalı kaldık. Her yerden geldiler. Bir kişiye vurdular sonra çoğildalır ve bir anda herkese saldırmaya başladılar sokaklardan. Benim sırtıma bilmediğim bir madde çarptı. Cam gibi birşey insanlara cam şişe fırlattılar” diye konuştu.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=175432

Hakiki İnsan Olma Yolunda

Dünyanın bir yerinde küçücük bedenler parçalanırken, acı dolu çığlıklar atılırken, tinerci çocuklar metropollerde sahipsizken, evsizler sokaklarda donarak ölüyorken biz gerçekten sahip olduklarımız ile ne kadar mutlu olabiliriz? Diyelim ki en güzel evde oturuyoruz, son model arabaya sahibiz, harika bir işimiz ve dolu bir banka hesabımız var. Bütün bunlar gerçekten mutlu olmaya yeterli olacak mı? Hani görmemek için başımızı çevirdiğimiz tinerci çocuklar, hani Gazze’de ölen bebekler. Ölseler kurtuluş, bir de parçalanan bedenleri ile korkunç acılar çeken o masum çocuklar.

Biliyoruz hepimiz olanları ama benim dikkatinizi çekmek istediğim konu bu acıların yarattığı ve hepimize yansıyan acı ve buhranların farkına varmamız gerektiği. Bu fiziksel olarak farkında olduğumuz ama sebebini bilemediğimiz bunalımların, içsel kaosların herkesin depresyon diye adlandırıp psikologlara koşmasına sebep olan, nedenini bilmediğimiz acılarımız ve sıkıntılarımız. Biz hepimiz tüm insanlar sürekli bir alışveriş halindeyiz. İllaki fiziken yakın olmamız veya tanık olmamız gerekmiyor. Dünyanın diğer yanında yaşanan acıları ruhumuzda hissediyoruz. Biz sadece fiziksel bedene sahip değiliz ki. Ruhsal bedenimiz, ruhsal tarafımız bizim görmediklerimizi görüyor, işitmediklerimizi işitiyor.

Çoğu kez hepimiz deriz, içimde bir sıkıntı var, bir şey olacak diye korkarız. Bunun gibi, görmediğimiz, şahit olmadığımız acıları da seziyor ve kitlesel halde bunalımlara giriyoruz. Bir başka yerde ve mekânda aç bir insan açlıktan acı çekerken, yediğimiz lokmalardan yeterince haz almak mümkün mü?

Acı ve mutsuzluk hâkim iken dünyanın bir yanına, diğer yanı sahiden gerçekten mutlu olabilir mi? Bu çocukların çığlıkları işte, her gece uykularımızı bozan bizi mutsuz eden, ne olduğunu bilemediğimiz iç sıkıntılarımızın, acılarımızın sebebi. Açlığın ve sefaletin içinde yaşayan insanlar var oldukça ve bu insanlar da hak ettikleri insani yaşama kavuşmadıkça hiç bir insan asla tam ve sahiden mutlu olamayacak.

Gerçekten mutlu olduğunu, tüm bunlara rağmen ben daha mutlu olamazdım diye düşünen kişiler varsa, gerçek ve tam mutluluğun ne olduğuna dair bir fikri yoktur derim. Hakiki insan, dünya üzerinde aç ve muhtaç, acı çeken insanlar olduğu sürece gerçekten tam olarak mutlu olamaz. O yüzdendir ki bu kadar çok nedenini bilmediğimiz mutsuzluklar, tatminsizlikler yaşıyoruz. Acı çeken insanların yaydığı enerji, hepimize ulaşıyor. Ruhumuzla her şeyi biliyoruz, bir de aklımızla bilip farkına varabilsek, farkındalık zırvasının gerçek anlamını da anlayıp, fark etmemiz gerekenin olduğumuz insan halimizle, olmamız gereken Hakiki İnsan arasındaki farkı fark etmekten geçtiğini de bilirdik.

scheiss drauf ya da nerede durmamız gerek?

aslında psikoloji başlığında açmam gerekirdi ama nedense gündem başlığı daha sıcak geldi, sonuçta sonsuz us’un da kendi iç sürecinden kaynaklanan bir gündemi var…

şimdi, bilimsel gelişim tarihini, bilimsel yöntemleri- anlayabildiğimiz kadarını- ölçüt olarak alırsak, alabilirsek ve bunu bir bilimci yaklaşımıyla yansıtabilirsek, nerede tartışma sürecine “scheiss drauf” dememiz gerekiyor?

cahille girdiğim bütün tartışmaları kaybettim diyen adını unuttuğum bilginin yolundan gidip ölçüte göre saçmalayanlara scheiss drauf ile veda mı etmeli yoksa bu saçmalıklar en akıllı adamı bile saçmalatabilir diyerek sonuna dek bütün enerjiyi saçmalıkları çürütmeye mi harcamalı?

scheiss drauf: ko gitsin, gibi bir şey…

tardigrade- uzay boşluğunda da yaşar

Uzay koşullarına dayanabilecek canlıları bulmak için yapılan araştırmada ilk kullanılan denek olan su ayısı, diğer bir adıyla tardigrade, yapılan testleri geçti ve uzayda canlı kalabileceğini kanıtladı. Bu test için sıcağa, soğuğa ve radyasyona dayanıklılığıyla bilinen bu tür seçilmişti.

Omurgasız bir canlı türü olan su ayıları, ıslak liken ve yosunların üzerinde bulunabiliyor. Bu canlılar, kurudukları zaman bile yıllar sonra tekrar hayata dönebiliyor.

Kuru su ayıları, Eylül 2007 yılında uzaya gönderilen Avrupa Uzay Ajansı’nın FOTON-M3 isimli uzay aracına yerleştirildi ve uzayın sert koşullarına maruz bırakıldı. Aracın dönüşünün ardından incelenen örneklerin çoğunun aşırı sıcaklık ve oksijensiz ortamdan zarar görmedikleri, bazı bireylerin ise ölümcül düzeydeki mor ötesi ışınlardan etkilenmediği ve üremeye devam ettikleri gözlendi.

Konu hakkında araştırmalarını yayınlayan Ingemar Jönsson (Kristianstad Üniversitesi), bulguların arasında en ilginç olanın, bu canlıların mor ötesi ışınlara olan direnci olduğunu belirtiyor. Mor ötesi ışınlar yanıklara sebep oluyor ve hücrenin genetik bilgilerine zarar veriyor. Bu canlıların, aşırı dozdaki ışınlara nasıl dayanabildikleri ise hala bilinmiyor.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2008/09/080908135906.htm