Elektronlar ilk hareketlerini nasıl yapmıştır çekirdeğin yörüngesine nasıl girmiştir çünkü biraz daha hızlı veya yavaş olsalar yörüngeden çıkmaları gerekir aynı durum gezegenler ve diğer gök cisimleri içinde geçeli değil mi soruma cevap vereceklere teşekkürler
Yazar: 0Kimliksiz
“Maya”sız Marduk
Nihayet başardık! Gözünüz aydın, dünya batıyor. Sonumuz geldi. Tarihide belli.
2012 diyorlar, Günüde 12 Aralık.
Yani dünya 12 aralık, sene 2012’de bitiyor, yani batıyor, yani yok oluyor, birnevi kayboluyor, yani ne karın ağrısı olacaksa o oluyor. Kahin felanda değil bunu diyenler ha, yaşı başı yerinde bilim adamları. Ne yani, şimdi bilim adamı yalanmı söyleyecek Bu bilim adamlarının tanımlamasını da hep karıştırırım gerçi, hani bir Astronomlar var birde bu işin bilimsel kahinleri astrologlar var. Marduklara bakıp bakıp gelecekten bahs ediyorlar. 12 gezegen var ya, bu 12 gezegenden artık işine geldiği gibi oku babam oku. Kısmetine ne çıkarsa.
Yani diyeceğim Marduk geliyor, Mayalar bir takvim yapmış bundan bilmem kac bin yıl önce, Adamlar takvimin sonunu getirmesini unutmuşlar. 3600 yıl kadar sayabilmişler, gerisini unutmuşlarmı yoksa art niyetlerindenmi hesap etmemişler orasını kestiremiyorum. Iste bu Mayalılar var ya, bu mayalılar, başımıza bir kıyamet senaryosu bıraktılar. Şahsi düşüncem, iki kafadan kontak Mayalı bilim adamı oturmuştur, biri:
- Yahu Hocam, takvim 3600 yıl oldu daha hesaplimmi?? deyince, öteki:
- Yok usta yeter, o kadar yıl zaten kim yaşayacak. Gerisinide mayasızlar tamamlasın….! demiştir.
Haklı adam, ben olsam bende hesaplamazdım. Bana ne 3600 yıl sonra ne olacağından, değil mi ama.
İşin kötü tarafı Maya´lı halkı yok oldu gitti, yani kendilerini mayasızlardan kurtaramadılar. Onlar kendi kıyametlerini yaşadılar. Kendi dünyalarını yok ettiler, yetmedi şimdi birde bizim başımıza musallat oldular. Art niyet ben buna derim arkadaş. Yahu kendi dünyanı yok ettin, benim dünyamdan ne istiyorsun mayasız Maya´lı!
Gerçi alıştık kıyamet senaryolarına. Aklım yetti yeteli her birkaç yılda bir kıyamet oldu olacak diye bekliyoruz. Kuyruklu yıldızı hatırlarmısınız? 1986 mıydı neydi. Hani gelince dünya batacak dedilerdi. Yıldız geldi, şöyle bir tur attı dünya etrafında. Baktı ki sistem tıkırında, sessiz sedasız çekti geri gitti. Yani dünya batmadı!
Sene 2000 dediler, bekledik. Eee batmadı soyha!
Boş dururlar mı? Hemen yeni tarih belirlendi, çarçabuk 2001 dediler. O da geldi geçti, dünya mıh gibi mübarek gene batmadı. Ardından bir Yahudi çıktı, o da:
- Herkes bir tarih belirliyor bende belirlim mi la? dedi.
Evet demeye kalmadı oda 2006 senesini seçti. Bekledik, bekledik, bekledik dünya gene batmadı. Tabi bilim adamları boş dururlarmı, onlarda bir Maya takvimi buldu, hemen hesaplara başladılar. Bir bilim adamı çıktı:
- Hesap ettim sene 2012de, büyük güneş patlamalarından dolayı dünya yok olacak! dedi.
Bir başka bilim adamı bunu duyunca beğenmedi:
- Yok la, güneş müneş patlaması değül, gökten taş yağacak başımıza. Marduk taşlarını sen duymadınmıydı hiç! deyiverip kitledi.
Bu kadar bilim adamı konuşurda kahinler susarmı, içlerinden bir akıllı çıktı:
- Melekler, cinlerle görüştüm. Ufolar gelecek bizi uzaya götürecek. dedi. (nereye götüreceklerse artık… inşallah Mayalılar nerdeyse oraya götürürler)
Hemen hocalarımız, ilahiyatçılarımız kızarak :
- Mehdi gelmeden olmaz, olmaaaaz. Önce Isa´yı getirecüh sonra Mehdi´yi. Öyle mayalı mayasız işlerle olmaz bu iş! diye bağırdılar.
Elin gavuru naptı? Sustu adam paşa paşa, oturdu senaryo çizdi, film yaptı. Dün baktım, bakıncada çoştum, hayretler içinde
- Vay anasını, kıyamet böyle olacak hemi. dedim.
Şimdi para verip kiyametin yalancığını seyredeceğiz hep beraber Sinemalar´da. Kazanan kim olacak? Senaryoyu yazan kişiler. Hayır yani şunu düşünüyorum. Madem biliyorsun 2012 bu dünya yok olacak, ne diye daha film yapıyorsun be adam.
Peki 2012de kıyamet kopmazsa napacağız? Hiç birsey yapmayacağız, hayat devam ediyor diye, bir daha ki kıyameti bekleyeceğiz. Nasıl olsa bizim takvimin, Mayalılar da olduğu gibi, bir sonu yok. Ebediyete kadar yolu var soyhanın. Artık her üç beş senede bir film çıkarır baktırırlar bizlere.
Işin ne, otur evinde Kıyamet senaryosu seyret.
Uzun lafın kısası; Paralar şahane, bizim Maya bahane!
Mustafa Çelebi
Türkiye, İran’a benziyor mu?
” Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah”ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım .
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan
milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek,
kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak , işkence
yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah”ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran”ı terk etti. Ardından
İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran”da yapıldı. Sansür, yasak
yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp,
adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı
cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip
filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık.
“Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık
yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan
yana yüzemeyecekleri ; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları;
birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya
başlandı.
“Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek
kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu
yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana
geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme
karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana
çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen
mücadeleyi baltalamamalıyd ı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin
kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem
Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki
ahlaksızlıklard ır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar
terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe
veriliyordu.
Şiraz”da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört
kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran”da da gerçekleşiyor, üç fahişe
ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın
spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik
yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor
galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru
olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliy ordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18″den 13″e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası,
mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın
çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs.
koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar
kendi küçük çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması”, “eşit işe
eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı .
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz “ana çelişki” üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris”te komünistler de dahil olmak üzere her
görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten
bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı
ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi ; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlar dı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti”ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65″inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam”a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan
cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır;
özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı
çıkalım?”
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke
yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine
geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.
Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim
sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi”ni
kapattırdılar. Sıra sonra “Keyhan” Gazetesi”ne geldi; muhalif
yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı
çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe
arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerde n sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand”ın “İran” kitabından derlenmiştir.)
Türkiye”nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, “Türkiye, İran”a benzemez!”
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere”nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920″lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran”da subay Rıza Han (Pehlevi), “ormancılar ayaklanmasını” bastırıp yönetimi devirerek kendini “Şah” ilan etti.
Türkiye”nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk”tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda,
modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini
eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar.
Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az
olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940″ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran”da 1951″de, Türkiye”de 1960″ta “milliyetçi/ulusalcı solcu” askerler darbe yaptı.
İran”da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran”daki darbeci Musaddık”ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza
Pehlevi”yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961″de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960″lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD “abi” rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970″li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan”a girmişti.
ABD”nin kontrolündeki Şah, İran”ı terk etmişti. Türkiye”de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD”nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran”da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye”de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah”tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran”da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, “Amerika ve İngiltere
yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk
etmek zorunda kalmazdım” diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği”ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat
Başbakan Bahtiyar “İslam Cumhuriyeti”ne izin vermeyeceğim” diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar”ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere”ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran”a geldi. Yerleştiği “Refah Okulu”nda,
liberal-İslamcı Mehdi Bazargan”ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD
ve Avrupa bu “ılımlı İslamcı” atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr”ın imdadına yetiştiler; darbe
yapabilecekleri ni söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak
zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. “Ilımlı İslam” istemiyorlardı!DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı
görülmemişti. Sadece 1963″te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk
protesto eylemini gerçekleştirmiş lerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye”ye
sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler”e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse…
Türkiye”deki İslami hareketler ile İran”daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini,
ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu
Bazar esnafıydı.Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun
sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik
unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı
ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat
birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş
mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu
artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım:
Türkiye, İran”a benziyor mu?
“
KIRTAS HADİSESİ
kırtas şu bizim kırtasiyenin geldiği kök… Hz Muhammed ölüm döşeğinde kağıt kalem ister. Size bir şeyler yazacağım ki benden sonra yoldan sapılmasın, der. Hz Ömer kağıt kalem verilmesini engeller, ölüm döşeğindedir, sayıklamaktadır, sözleri geçersizdir, der…
Hz Aişe’nin anlatımı ile bunlar tarihe geçer…
YARATICI’NIN ELÇİSİ OLAN BİR PEYGAMBERİN sözlerini sayıklama içine sığdırmak nasıl bir şeydir? Sitenin islam tarihi konusunda bilgili üyeleri bu konuda bilgilerini aktarabilir mi?
Son Salçalı Makarna Tanesi…
Arkadaşlarından ayırdılar onu… bir ebeveyn mantığıyla…
diğerleriyle arkadaş olmalıydı bu son yolculuğunda…
her yanı yanık, her yanı vıcık… kan rengindeydi…
bir yandan kaçışmalar bir yandan kayıp düşmeler…
her darbede, içinden bir şeyler eksilir..
her uçuşta, düşüşte… bir şeyler kırılır…
tüm hayat bir hamur olmaktan çıkar…
bir kaşığın darbesindedir ve tenhalaşır etrafı bir anda…
tek kaldığında yapacak bir şey kalmamıştır…
savaşa gidecek bir askerdir o…
tabaktaki son salçalı makarna tanesi…
mideyle gireceği asidik savaşından,kurtulamayacaktı…
bunu bilerek savaşa katılmaya hak kazandı..
tıpkı yiyenin, askere gitmek istemesi gibi…
onun da yok edilmeye ihtiyacı vardı…
cesaretinden başkada hiçbir şeyi yoktu yanında…
ne silah.. ne zırh.. ne kasket…
ölümle gözgöze geldiğinde salgılar içinde…
sargılar içinde… kalbi yarıklar içinde…
hepsi aslında, sadece kalbinin içinde…
tüm sevdiklerini yitirme korkusu içinde…
15 Mart 2BiN6
CosacaK