Kambriyen Dönemi ve Evrim

Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.

      Dünyada Görülen İlk Çok Hücreli Canlılar
                  =Kambriyen Dönemi Canlıları=

  Dünyanın çeşitli katmanlarında bakterilerden bitkilere, bitkilerden böceklere, böceklerden kuşlara, kuşlardan evrimleşmiş en mükemmel canlı zannedilen insanlara kadar pek çok canlı türünün fosilleri mevcuttur. 
  Katmanlar halinde bulunan fosiller canlılık tarihini ve gelişimini şüphe bırakmayacak bir netlikle sergiler. Bu nedenle gerek tersinim gerekse evrim teorisi yönünden çok önemlidir.
  Dünyamızda ilk bakterilerin ortaya çıktığı üç buçuk milyar yıldan beş yüz elli milyona kadar, yaklaşık üç milyar yıllık bölümde bakteriler, algler ve kimi omurgasızlar dışındaki canlıların izlerine rastlanmaz.
   Günümüzden yaklaşık beş yüz elli <strong>(kimi kaynaklarda beş yüz kırk beş)</strong> milyon önce canlıların mükemmel yapılarıyla birden ortaya çıktıkları görülür. Bu olaya kambriyen patlaması denilir. 
  İlk canlılığın görüldüğü bu döneme kadar canlılık sadece mikroorganizmalar halinde olmasına, tek hücreli canlılardan çok hücreli canlılara geçişle ilgili evrimsel bulgular bulunmamasına rağmen bu dönemde canlılar birden ve mükemmel yapılarıyla ortaya çıkarlar. Bu canlılar hem çok, hem de çeşitlidir. Yapısal olarak çok büyük farklılıklar gösterirler. Evrim teorisine göre aynı atadan kısa denebilecek bir süreç içinde <strong>(takriben elli milyon yıl)</strong> evrimleşmesi gereken bu canlılar arasında yapısal olarak öylesine büyük ve keskin farklılıklar vardır ki aralarında evrimsel yönden her hangi bir bağ kurulamamaktadır. Kurulması da mümkün görülmemektedir.
  Fosil kayıtlarında bu canlıların evrim teorisinin can damarlarından biri olan ara format atalarının olduğu konusunda herhangi bir işarete de rastlanılmaz.
  Günümüzde de gözlemlenen Dünyanın her yanına yayılmış olan hayvan filumları <strong>(takımları)</strong> erken Kambriyen Devir'de zaten vardırlar ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden yapısal olarak çok farklıdırlar. Hiç bir filum bir diğerine benzemez. 
  Kambriyen dönemi katmanlarında bulunan fosiller, <strong>deniz tarakları, salyangozlar, trilobitler, süngerler, brachiopodlar, solucanlar, denizanaları, deniz kirpileri, deniz hıyarları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları ve diğer kompleks omurgasızlara</strong> aittir ve hemen hemen aynı dönemlerde mükemmel yapılarıyla aniden çıkarlar.
 Yapısal olarak aralarında büyük ve derin uçurumlar olan bu canlıların aynı dönemlerde mükemmel yapılarıya ve aniden <strong>(herhangi bir ara format ya da ata canlılar olmadan)</strong> ortaya çıkmaları evrim teorisi için bir yıkım nedenidir.
 Bu tabakadaki canlıların çoğunda da, göz gibi son derece gelişmiş organlar ya da solungaç sistemi, kan dolaşımı gibi yüksek organizasyona sahip organizmalarda görülen sistemler bulunur. Fosil kayıtlarında bu canlıların atalarının olduğuna dair herhangi bir işarete rastlanılmaz.
  Fransız paleontolog <strong>Armand de Ricqlés Big Bang” Zoologique au Cambrien?</strong> İsimli eserinde hâdiseyi, yavaş ve tedricî bir çeşitlenme değil, gerçek bir zoolojik big bang olarak tarif etmektedir.
    Armand de Ricqlés adı geçen eserinde şunları yazıyor:
<strong> -Kambriyen’in başlangıcında, bugün bildiğimiz bütün büyük hayvan grupları ortaya çıktı. Fakat daha sonra bazı gruplar yok oldu. Kambriyen tortulları olmasaydı, Kambriyen Patlaması denilen, ilk kompleks ve orijinal vücut plânlarına sahip büyük hayvan gruplarının ani bir şekilde yaratılmış olduğu gerçeğinden kimsenin haberi olmayacaktı. 

Kambriyen’in başlangıcında, jeolojik ölçekte çok hızlı (20 milyon yıl zarfında) bir ortaya çıkıştı bu. Fakat Kambriyen’in sonlarına doğru, yeni filumların yaratılma oranı giderek azaldı ve nihayet üst kambriyende sıfıra düştü.
Ordovisiyen döneminden (420 milyon yıl öncesi) sonra ortaya çıkmış başka hiçbir büyük hayvan grubu belgelenmemiştir.

Örneğin, bir kabuklu türü olan Neopilina 500 milyon yıldan beri; akrep 430 milyon yıldan beri; zırhlı ve kılıç kuyruklu bir hayvan olan deniz canlısı Limulus, 225 milyon yıldan beri; yalnızca Yeni Zelanda’da yaşayan bir tür sürüngen olan Tuatara da, yaklaşık 230 milyon yıldan beri değişmeden günümüzde yaşamaktadır.
Eklembacaklıların birçok takımı, timsahlar, deniz kaplumbağaları ve birçok bitki türü de uzayıp giden listenin bir parçasıdır.
Kambriyen döneminde evrim yönünden bağlantı kurulması mümkün olmayacak kadar yapısal farklılıklar gösteren canlıların aniden ve mükemmel yapılarıyla ortaya çıkmaları evrim teorisinin dinmez baş ağrılarından biridir.
Tanınmış bilim insanlarından ve konunun uzmanlarından Richard Fortey Science dergisindeki bir yazısında evrim teorisinin içinde bulunduğu bu derin ve büyük açmazı şöyle belirtmektedir:
-Daha eski bir ataya ait bir delil bulunsa dahi, Kambriyenin en alt tabakalarında neden o kadar çok hayvanın, boyut olarak o kadar çok büyüdüğünü ve neden o kadar kısa sürede kabuk elde ettiğini açıklamak, bir çelişki olarak kalacaktır.
Evrim teorisi bu büyük sorunu sıçramalı evrimle aşmaya çalışır. Makro mutasyonlardan medet umar.
Medical University of South Carolina‘nın Biyokimya ve Moleküler Biyoloji bölümünde görevli olan Dr. Christian Schwabe bu konuda şunları söylemektedir:
-Homeotik genler gibi kontrol genleri, fenotipleri (canlı bedenlerini) muhtemelen değiştirecek mutasyonların hedefi olabilirler. Ama unutmamak gerekir ki, birisi kompleks bir sistemde ne kadar merkezi bir değişiklik yaparsa, bunun yan etkileri o kadar kötü olur...
Evrimi kanıtlamak için yapılan Drosophila (sirke sineği) genlerindeki homeotik değişiklikler, sadece anormallikler (bacakların başlarda çıkması gibi) meydana getirmiştir ve araştırmacıların çoğu, Drosophila örneklerinden bir arının çıkmasını görmeyi beklememektedirler.
Gözlem ve deneylere büyük değer verdiklerini söyleyen evrim teorisi taraftarları gözlem ve deneylerin ortaya koyduğu bu gerçeği niçin görmezlikten geldikleri ayrı bir merak konusudur.
Charles Darwin Kambriyen devrinde (Darwin’in yaşadığı dönemlerde Kambriyen devri Siluryen devri olarak tanımlanıyordu) canlıların değişik, ilginç ve mükemmel yapılarıyla kısa bir süreç içinde aniden ortaya çıktıkları gerçeği konusunda Türlerin Kökeni kitabını kaleme alınırken dolaysıyla evrim teorisini kurgularken az çok biliyordu. O devrin fosil kayıtlarında da, Kambriyen devrinde canlılığın birdenbire ortaya çıktığı gözlemlenmiş, trilobitlerin ve diğer bazı omurgasızların aniden belirdikleri tespit edilmişti. Bu yüzden Darwin Türlerin Kökeni adlı kitabında bu konuya değinmek durumunda kalmıştır.
Darwin bu konuyu Bilinen Eski Fosil Kayıtlarında Farklı Türlerin Aniden Ortaya Çıkışı Üzerine başlığı altında değinmiş ve şöyle yazmıştı:
-Siluryen devrine ait trilobitlerin, bu devirden çok daha önceleri yaşamış olan ve bilinen hayvanların hiçbirine benzemeyen bir tür kabuklu havyandan evrimleştiği konusunda hiç kuşkum yok… Sonuçta, eğer benim teorim doğruysa, en eski Siluryen tabakasının oluşumundan önce, çok uzun zaman dilimleri geçmiş olmalı, Siluryen devrinde bu güne kadar geçmiş olan zaman kadar uzun zaman dilimleri. Ve henüz bilinmeyen bu zaman dilimleri içinde dünya canlı yaratıklarla dolup taşmış olmalı. Bu büyük zaman dilimlerine ait fosil kayıtlarını neden bulamadığımız sorusu karşısında ise verebilecek tatmin edici bir cevabım yok.
Darwin “eğer teorim doğruysa, dünya Siluryen (Kambriyen) devri öncesinde yaşayan canlılarla dolup taşmış olmalı” demişti. Bu canlıların neden hiçbir fosili olmadığı sorusuna ise, tüm kitabı boyunca tekrarladığı fosil kayıtları çok yetersiz bahanesiyle cevap bulmaya çalışmıştı. Ama bugün fosil kayıtlarının yeterli olduğu da, Kambriyen devri canlılarının bir evrimsel atalarının olmadığı da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu konuda en küçük bir fosil kaydı dahi yoktur.
Darwin Türlerin Kökeni kitabında “eğer aynı sınıfa ait çok sayıdaki tür gerçekten yaşama bir anda ve birlikte başlamışsa, bu doğal seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisine öldürücü bir darbe olurdu” diye yazmaktadır.
Kambriyen devrinde ise, başta da belirttiğimiz gibi, türler gibi benzer kategoriler bir yana, 60’ı aşkın farklı havyan şubesi yaşama bir anda ve birlikte başlamıştır.
Darwin’i ve teorisini kesin bir dille yalanlayan bu durumu İsveçli paleontolog Stefan Bengston Darwin’i şaşırtan ve utandıran bu olay bizi de hala şaşırtmaktadır diyerek yorumlar.

Devam edeceğiz.

tanrı inancı nasıl oluşuyor, nasıl bu kadar emin olunuyor?

Hep gördük, hep yazdık, hep tartıştık. Tanrı yoktur. Hayır vardır. Ama nasıl olur? Niye olmasın? Bence olmaz. Sen daha bu yolda devam et. Sana mı soracağım? Sorma canım, ama o gün geldiğindeee… diye:)

Ama ben diyorum ki olumsuzu olumlamak dışında damardan girelim bu sefer. Beni aydınlatın lütfen.

Tanrıya inanan arkadaşlarımız bunu nasıl başardılar? Ne tür verileri birleştirerek bu sonuca vardılar? Tartışmayalım, sadece not düşelim, ben çok meraktayım, duymak istiyorum, umarım lütfedersiniz.

Hangi tanrı, hangi peygamber, hangi kitap, böyle detayları önemsemiyorum. Ama gerçekten merak ediyorum. Nasıl ?Bir insanı tanrı inancına götüren şey nasıl bir şey? Tanrıdan sadece bir olasılık olarak bahsetmiyorum. Bir insanı mutlak bir biçimde tanrı inancına götüren, kesinlikle götüren, hiç şüphesiz, gram tereddütsüz götüren faktörler, deliller nelerdir?

Hep sorulur, nasıl ateist oldunuz diye, o sorunun tersi işte, peki ya siz nasıl teist oldunuz?

Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Ne oldu, nasıl oldu da böyle oldu? Lütfen paylaşın bizimle, şimdiden çok teşekkür ederim.

Hüseyin Aktaş’a…

KİM

ölüm diyor şair sanki koca bir dağ yıkılıyor
dağılıyor dağ dağ ağlıyor dağ dağ bir dağ daha
oysa kim avcunda toprak kıyısında çukur
çiğnenmiş bir gelincikten düşen toz kadar ölmeyi biliyor

( Hüseyin Aktaş’a, başsağlığı, sabır ve anıların güzelliklerinin çok hayat değerinde olduğuyla…)

Putperest İbadetleri

Ayinler, namaz, oruç, hac, kurban, sünnet, takı, tütsü ve büyüler, ilahiler ve şiirler, sembol ve dövmeler… Tanıdık geldi mi?
Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan put sözcüğünden türemiştir. Tanımı şöyledir: Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş.

Buradan yola çıkarak putperestlik tanımını; doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne tapımı, olarak yapabiliriz.

Putperestlik farklı şekillerde tanımlandığı ve farklı çeşitleri olduğu gibi aynı zamanda paganizm ile denk biçimde kullanılmıştır. Fakat paganizm ve putperestlik farklı anlamları içerir.

Paganizm, Latince paganus yani kırsal sözcüğünden türemiştir. Roma dönemi şehirlerde yayılan Hristiyanlığın köylüleri etkileyememesinden dolayı Hristiyanlık dışında kalan inançlar pagan olarak adlandırılmıştır. Günümüzde İbrahimi dinlerin, diğer inançlara verdiği genel isim olup politeizmi, çok tanrıcılığı ve putperestliği kapsar.

Bu başlık altında paganizm ve putperestliğe ait adet ve ibadet şekillerini ele alacak, özellikle İslam öncesi Arap putperestliğinden örnekler vereceğiz.

1- Ayinler

Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme, vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta, geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler. Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılan ayinler de vardır.Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri yapılır.Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal saydıkları yiyecekten yerler. Dualar eder, dileklerde bulunurlar.Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir.Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir.Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir.

2- Namaz

Putperest ibadetlerinden biri namazdır.Namaz, güneş kültünün ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir.İslam öncesi Araplar da namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam ettirirler. Sansktitçe “Surya” güneş Namaskara” ise selamlama veya bağlantı demektir. Böylece “Surya Namaskara” ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur’an’da yazılıdır.

Enfal-35. Ve ma kane salatühüm ındel beyti illa mükaev ve tasdiyeh fe zukul azabe bi ma küntüm tekfürun.Bilindiği üzere Arapça’da salat namaz demektir.”Onların Kabedeki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın.Namaz törenlerindeki ıslık ve alkışlar nedeniyle putperestlerin kıldığı namaz eleştiriliyor. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı.

Şaharit namazı – sabah namazı
Musaf namazı – öğle namazı
Minha namazı – ikindi namazı
Neilat Şerarim namazı – akşamüstü namazı
Maarib namazı – akşam namazı

kaynak; Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism. kuran’da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır.aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı. (İbn-i habib, Muhabber)

3- Oruç

Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur.Namaz vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve batışına göre ayarlarlardı.orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi ay’a göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik) İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke’ye Hacca gidip Kabe’nin etrafında yedi kez dönerler, “Kara Taş” ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah) Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler.İbn Nedim, El Fihrist, s. 442-445) Kuran’da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır:Bakara-183. Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.

Eski Çağ dinlerinde, özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı. Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha rahipleri, gene belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek, arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular gene günahlarından arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce belirli bir süre oruç tutulur.

4- Hac

Önce Diyanet forumdan bir alıntı yapalım: ÇEŞİTLİ DİNLERDE HAC
Hac ibadeti pek çok toplumda bulunmaktadır. Japonlar, ataları Güneş’in, bir gün, hâlen kendilerinin üzerinde ikamet ettikleri adaya inip çevrede dolaştıktan sonra tekrar göğe hareket etmiş olduğunu düşünürler. Atalarının kendilerine bahşetmiş olduğu bu şerefin hatırası olarak Japonlar, yaya olarak aynı güzergâhı izlerler ve bu onların haccı olmaktadır. Hindistan’ın Hinduları başka bir hac telakkisine sahiptirler. Tanrı görülmediğinden, Ona tazimde bulunmak için ilâhî yaratıcı gücün en büyük tezahürlerinin ortaya çıkmış olduğu yerleri, ziyaret etmek gerekir. Ganj, en önemli nehirdir. Himalayalardan Bengal Körfezi’ne kadar kıtayı sular ve hatta denize açıldığı bir kayadan çıkan Ganj’ın kaynağını ziyaret etmek için yolculuk yapmak Hinduların en önemli haccıdır. Ganj, Alfahabad yakınında, diğer bir büyük nehir olan Jumma ile birleşir ve bu birleşme yerinde bilhassa ay ve güneşin tutulmaları gibi özellikle önemli vakitlerde yıkanmak da, Hindu dininin en büyük haclarından biridir.Gotama Buda, kendi dinin vahyini bir yabani incir ağacı altında almış olmakla meşhurdur. Önce bu ağacı, sonra da bu kutsal ağacın eskiden varolduğu yeri ziyaret etmek Budistlere göre haccın konusunu oluşturmuştur ve oluşturmaya devam etmektedir. Bir dinin ermiş kurucusunun doğum yeri, onun defnedildiği yer, bir mu’cizenin meydana geldiği yer, çeşitli toplumlara göre yeryüzünün farklı bölgelerinde hac yapılmasının sebeplerini oluştururlar.

İslam öncesi Araplar’da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge halklarının hac mekanıydı. Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından mö 800 lü yıllarda yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca Kabe hiçbir zaman yahudiler ve hristiyanlar tarafından kutsal sayılmamıştır. Tevrat ve İncilde Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması bunu kanıtlamaktadır. kabe MÖ 800 lü yıllardan sonra putperestler tarafından Allahın evi olarak anılmaya başlanmıştır. (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim) Putperestler Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme, şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi.putperestlerin hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi:

Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek

5- Kurban

Kurban Hinduizm’de çok önemli bir yere sahiptir. Tanrılara sunulan her şey kurbandır. Hinduizm’de yaygın olan kansız kurbanlardır. Ancak yaz ve kış gün dönümleri münasebetiyle kanlı kurbanların da Tanrılar’a sunulduğunu görmekteyiz. Bu kanlı kurbanların en büyüğü ve özel bir tören gerektireni “Soma “kurbanıdır. Soma’da keçi ve inek gibi hayvanlar kurban edilir.Tanrıların öfkelerini teskin etmek maksadıyla sunulan bu kurbanların yanında özel hediyeler de Tanrılara sunulmuştur.Hinduizm’de sunaklarda en iyi hayvanların kurban edilmesi ve etlerinin iyi kısımlarının yine burada bulanan ateşlerde yakılma geleneği vardır. Hinduizm’in bir özelliği de ölmüş kişiler için kurban kesme şartını getirmiş olmasıdır.Hinduizm’e göre, ölüler kurbansız aç kalırlarmış.Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. Ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara Ani” diyorlar ve onları “Ay Tanrısı”na kurban olarak sunuyorlardı. M. Eliade, Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır.

Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza’ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti.Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların bir İsaf diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı.Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

6- Sünnet

Sünnet, yazılı tarihten önce başlamıştır. Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır. Sünnetin tarihini M.Ö. 15.000 yıllarındaki taş devrine kadar götürenler varsa da antropolog Ashley Montagu’nun da savunduğu gibi 6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu kesinleşmiştir. Eski mısır piramitlerinde bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmüştür. Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip oldukları tespit edilmiştir. sünnet pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır.İslam öncesi putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için hıtan” kadınların sünneti için “hafd” kelimesini kullanmaktaydılar. ancak el-hıtanan ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılırdı.Hadislerde Muhammed’in, halifelerin ve ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti gereğince sünnetli olduklarını gösterir.Kadın sünneti sadece putperest Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş, kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir.

Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan toplumlardan geçtiğini gösterir.BM istatistiklerine göre bugün dünyada 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnetli.Kadın sünneti esas olarak, Afrika kıtasının orta şeridinde yer alan 30 Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu bölgedeki kadınların neredeyse tamamı sünnetli. Sünnetsiz kadınlar aşağılanıyor, pis ve fahişe olarak suçlanıyor.Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği’nde, Endonezya ve Malezya’nın bazı bölgelerinde, Kuzey Irak’ta bazı Kürt bölgelerinde yaşayan kadınlar arasında da daha az oranlarda olmakla beraber sünnet geleneği yaşatılmakta. Bunların içinde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte çok tanrılı din inanırları da var.Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor. Buna rağmen bu ilkel, çağdışı adet ısrarla sürdürülmekte, hem de Allah’a, ilahlara dayandırılarak.

7- Takı, tütsü ve büyüler

Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden, nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya da üzerlerinde taşırlardı.Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi olmak, düşmanlarını, rakiplerini altetmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı. Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan’da, Hitit Uygarlığı’nda, Babil’de, Firavunlar dönemi Mısır’ında, Roma İmparatorluğu’nda, Hindistan, Tibet ve Japonya’da çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır.Tek tanrılı dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere, arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar boncukları, mum yakma vb.

8- Telbiyeler, İlahiler, şiirler

Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi.Cenaze törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu.Örneğin eski Mısır’da ölü evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi.En beğenilenleri Kabe’ye asarlar, putları için okurlardı.İslam öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de “Yedi Askı” denilen şiirlerdir.

9- Sembol ve Dövmeler

Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır. Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur. Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir. Dövme de pagan toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika’daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu (köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir.Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İ.Ö 2000’lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı..

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden olusan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır.

Sonuç

Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında doğruluğunu göreceklerdir. Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki Kur’an’da yazılı olanların tümü Muhammed peygamber tarafından getirildi. Görüyoruz ki İslam’ın ve Kur’an’ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. Putperestlerde olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi. Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız? Örneğin İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir?

Dinlerden özgür düşünenler bu durumu dinlerin evrimine bağlar. Totemizmle başlayan ilkel dinler daha sonra ruhçuluğa ve putataparlığa, çok tanrılı dinlere ve sonunda da tek tanrılı dinlere evrilmiştir. Geçiş yapan toplumların önceki inançların etkisiyle eski adet ve ibadetlerini kısmen değiştirerek de olsa sürdürdükleri görülmüştür. İslam’ın kurucusu Muhammed’in yeni hiçbirşey getirmediği, Kur’an’da yazılı olanların tümünün putperestlerden ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı görüş ve inanış:Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslam’ın Adem’den itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam’a çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam’dan saparak putlar ve ilahlar edindikleri, İslam’dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve ilahlara yaptıkları şeklindedir.

Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türk toplumunun zamanla İslam’dan saptığını, putlar edindiğini ve Allah’a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb. ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim. Bu mümkün müdür? Ya “Tanrı denmez Allah denir” diye ısrar eden zihniyet, allah (el-ilah) ismi Adem’den beri var ise Sümerde, Mısır’da, Hind’de, Çinlilerde, Türklerde, Yahudiler’de, hristiyanlarda “Allah” isminin unutulmasını ya da yokedilmesini ama Arap putperestlerince korunmasını nasıl izah edebilir? Her toplumun kendi dilinde allaha karşılık gelen bir isme sahip olduğu şeklinde mi? Yani Eloha, Brahma gibi. Öyleyse ne diye Tengri’ye, Tanrı’ya karşı çıkarlar?

”Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.”
Ömer Hayyam

Kaynak: agnostik.org

İnsan Davranışları

İnsan tam anlamıyla fedakar olabilir mi? Tam anlamıyla diyorum çünkü ne yaparsak yapalım kendi menfaatimizle ister bir mikron

ister 987 ışık yılı uzaklık olsun aralarında, aralarında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ben.

Veya kendi menfaatimize hizmet etmediği, huzurumuzu sağlamadığı halde sırf “iylik olsun” diye bir davranışta bulunmak mümkün

müdür?