Altıncı His Teknolojisi nedir?

Pranav Mistry, TED Hindistanda fiziksel dünya ile veri dünyasının etkileşimine yardımcı olacak çeşitli araçları gösteriyor – kendisinin AltıncıHis cihazı ve yeni, devrimsel kağıt “dizüstü” de buna dahil. Sahnedeki soru-cevap kısmında ise Mistry tüm imkanlara yol vermek için AltıncıHis’in yazılımını açık kaynak olarak sunacağını söylüyor.

Teknoloji dünyasını derinden sarsacak yeni bir sistem ; Pranav Mistry is the inventor of SixthSense, a wearable device that enables new interactions between the real world and the world of data. Altıncı His Teknolojisi.

Pattie Maes’in MIT’deki laboratuarında Pranav Mistry önderliğinde geliştirilen bu teknoloji TED’in en heyecan verici olayıydı. Üzerinize giyilebilen ve çevrenizle çok derin bir etkileşim kurmanın yolunu açacak projektörlü bir cihaz bu. “Azınlık Raporu” filmini düşünün, sonra biraz daha ilerisini hayal edin.

Pattie Maes çığır açan giyilebilir teknoloji “Altıncı His”si tanıtıyor

burda kurma klavuzu: http://code.google.com/p/sixthsense/w/list

The Sixth sense mobile computing device you see in the image on top is installed with software that analyzes the gestures and the objects captured by the camera so that it can respond and provide the appropriate information. For example, Mistry traces a small circle on his wrist using his index finger, SixthSense will project a watch onto his wrist:

There are many more gestures that the device recognizes – drawing a magnifying glass projects a map application, while drawing the ‘@’ symbol lets the user check his/her email. SixthSense can also interact with everyday objects, like in the image below where it reveals that the flight which the user has a ticket to is delayed.

Sixth sense can pull out the videos related to the latest news you are currently reading on the newspaper:

Kendini ifade etmek için Doçent Dr. olmayı bekleme!

İnsanların kendilerini ifade ederken yeterince yetkin olmadıklarını düşündükleri için tepki almaktan ya da eleştirilmekten korktuklarını gözlemliyorum. Bir noktaya dek makul bir kaygı. Bazı konularda ise gayet makul. Quantum fiziği hakkında konuşmak istiyorsanız, kendinizde yetkinlik aramanız normaldir. Temel ya da güncel felsefe hakkında konuşacaksanız, felsefe tarihini bilip bütün batılı düşünürlerin bütün kitaplarını okumuş olmanıza gerek yok. Hatta hiç bir şey okumanıza gerek yok. Çok basit bir kaç soruyu kendinize sormuşsanız, “atıp tutma” olarak değerlendirilemeyecek saygınlığa sahip bir görüşünüz var demektir. Mesela, dünya ve evren yaratılmış mıdır, yaratıldıysa nasıl yaratılımıştır? Ölümden sonra yaşam ya da ruh var mıdır? Varoluşun bir anlamı var mı? Tanrı var mı? vb. gibi. Bu sorulara verdiğiniz yanıtların zeka parıltısı taşıyıp taşımaması önemsiz. Yanıtlar pek önemli değil çünkü.

Kimse size kaynak veya belge soramayacaktır. Sorsa da soruları saçma ve komik olacaktır. Korkmanıza hiç gerek yok. Güncel olaylar ya da başka konular hakkında da fikrinizi beyan ederken benzer bir yöntem geliştirebilirseniz. Sizi dövmek için “gong” sesini bekleyenler karşılarında net bir hedef bulamayacaklarından korunmanıza, haliyle endişe etmenize de gerek kalmayacak. Böyle böyle kendinizi ifade etmeye alıştıkça daha net ve keskin ifadeler kullanmaya başlayacaksınız. Bir noktada çuvallayıp yanlış bilgi kullandığınızda da “pardon, yanlış biliyormuşum. Aydınlattığınız için teşekkürler” diyebilmek çok kolay olacak. Merak etmeyin, incinmeyeceksiniz.

Hadi, şimdi klavyenin tuşlarına dokunmaya başlayın. Fikirlerinize, birikiminize ihtiyacımız var…

Savaşma Seviş

Benetton da Nefrete Karşı!

Reklamlarında farklı ırklardan ve milletlerden mankenler kullanmasıyla bilinen Benetton “nefrete karşı” adlı son kampanyasında Papayla bir Mısırlı İmam’ı, Birleşik Devletler Başkanı Obama ile Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’yu öpüştürdü.

İtalyan giyim markası United Colors of Benetton, ses getirecek başka bir kampanyaya daha imza attı. Kampanyanın sloganı ise “nefrete karşı”. Benetton’un Paris’te düzenleyeceği bir basın toplantısında yeni kampanyası hakkında açıklama yapması bekleniyor.

Benetton yeni afişlerinde fotomontajla, Papa’yı Mısırlı bir imamı, Obama’yı da Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’yu dudağından öpüyormuş gibi gösterdi.

Vatikan’a sadece 100 metre uzaklıktaki St. Angelo Köprüsü’ne asılan kampanya afişinde, Papa 16. Benediktus, Mısır’ın El-Ezher Üniversitesi’nin camisinin imamlarından Ahmed el Tayyip’i dudağından öpüyor.

Marka ayrıca Milano’nun ünlü Duomo Meydanı’nda da bir afiş açtı. Burada da ABD Başkanı Barack Obama, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’yu dudağından öpüyor.

Savaşma Seviş Ali Baydaş

Vicdani ret hakkının nihayet siyasilerin gündemine girmesi sevindirici bir gelişme olmakla birlikte, insanları bu hakkı talep etmekten vazgeçirmek için, her yola başvuracaklarına şüphe yok. Herkesi kapsayan ve askerlik yerine yapılacak hizmetlerin ‘adil’ olduğu bir yasa çıkarsa, Kürt gençlerinin çoğunun ve ölmeye, öldürmeye çok da meraklı olmayanların bu hakkı kullanacaklarını ve militarist zihniyetin büyük bir darbe alacağını umuyorum. Unutmayalım ki, referandumdan önce halkın büyük çoğunluğu, Kürt sorununun çözülmesini ve savaşın bitmesini istiyordu. Hükümetin PKK ile doğrudan görüşmeler yaptığı ortaya çıktığında da, malum çevreler dışında, kimseden bir itiraz yükselmedi. Şimdi hükümetin çözüm yerine militarizme yönelmiş olması, onların tabanı da dâhil, kimsenin oğullarını isteyerek çatışmaya göndereceği anlamına gelmiyor.

’68 kuşağının ünlü sloganı “savaşma, seviş!”i duymayanımız yoktur. O dönemin fikirleri, günümüzün katı dünyasında bazıları için, ‘bir avuç hippinin naifliğinden ibaret’ olsa da, ‘başka bir dünya’ isteğini evrenselleştiren de, o zamanki devrimci ve savaş karşıtı ruh oldu. Kapitalizmin can çekiştiği bu günlerdeyse, Arap Baharı’ndan, Wall Street’e ve Euro bölgesine kadar şahlanan aynı ruh, diktatörleri ve neoliberal hükümetleri bir bir deviriyor.

‘68’den günümüze dek bu slogan çeşitli karikatürlere, reklamlara v.b. esin kaynağı oldu. Örneğin “savaşa gitme, mastürbasyon yap” kampanyası yürüten bir web sitesi var. A.B.D.de eşcinsellerin askere alınması tartışmaları sırasında da, eşcinsel askerlerin düşman askerinden hoşlanması riskini hicveden karikatürlere rastlanıyordu. Kışkırtıcı kampanyalarıyla tanınan Benetton’un son reklam kampanyasında, hemen hepsi de erkek olan dünya liderlerini öpüşürken göstermesi basının ilgisini çekmeyi başardı.

İnsanlık tarihi, mu-atlantis, yecuc-mecuc

İnsanlık tarihi, bilindiği gibi Adem’in yeryüzüne gönderilmesiyle başlamıştır. İlk insan ve ilk peygamber Adem, kendisine saygı gösterilmesi emrini tereddütle karşılayan Azazel’in tuzağına düşmüş ve cennetten çıkarılmıştır. Böylece Adem ve Havva, tek yeşil gezegen olan Dünya’da; cinlerle ve Sonsuz Yüce’nin lanetiyle iblisleşen Azazel’le birlikte yaşamaya başlamıştır.

Dünya’da çok uzun zamandan beri İblis’in de mensubu bulunduğu cinler yaşamaktaydı. Cinlerin ne zaman yaratıldığını ve Dünya’dan önce nerelerde; hangi gezegenlerde yaşadıklarını bilmiyoruz. Ancak çağın gelişen ilmi verilerine ve İslam kaynaklarına dayanarak bazı tahminlerde bulunabiliriz. Cin toplumlarının da insan toplumları gibi imtihan edildiklerini, İslam’dan saparak zalimleştikleri vakit uyarıcı gönderildiğini; uyarıcı Hak Elçilerini öldürmeye kalkışarak, aynen müşrik-zalim insan kavimleri gibi helak olduklarını biliyoruz.

Bu nedenledir ki içlerinden iman edenlerin kurtarılarak; Güneş sisteminde başka bir gezegene yerleştirildiklerini söyleyebiliriz. Bu şekilde “Güneş sistemi”ndeki birçok gezegenin yaşanmaz hale geldiğini; sonunda muhtemelen Mars’tan, Dünya gezegenine geçtikleri konusunda yeterli olmasa da işaretler bulunduğunu söyleyebiliriz.

İşte Güneş sisteminin bu son ve adeta yaşam için hazırlanmış Dünya gezegeninde, bir taraftan Ademoğulları çoğalıp-yayılırken; diğer taraftan cinler ve İblisoğulları ve yandaşları olan cin-şeytanlar çoğalmıştır. Dünya, tüm canlı yaşamı, bitki örtüsü, yiyecek- içecek su kaynaklarıyla; tüm yer altı-yer üstü kaynaklarıyla cin ve insanoğlu için yaşam-ölüm yeri ve yurt olarak hazırlanmış olup; eceline kadar yaşamını sürdürecektir.

KUR’AN’A GÖRE “İNSANLIK TARİHİ”

İnsanlık tarihini; yahut kavimler tarihini genel olarak iki döneme(periyoda) ayırabiliriz. Birincisi Adem’den, Nuh’a kadar; ikincisi Nuh’tan, Dünya’nın sonuna yahut fiili kıyamete kadar olan dönem. Kur’an’a baktığımızda insanoğlunun, Nuh’a kadar devam eden serüveninden adeta söz edilmediğini görürüz. Nuh’tan sonraki insanoğlunun; yani Nuhoğullarının kavimleri, peygamberlerin bu kavimlerle mücadeleleri ve kavimlerin helakları; açıkça ve ibretli bir şekilde anlatılmıştır. Ancak Adem- Nuh arası Ademoğlu’nun, kavimleri, elçileri ve mücadelelerinden söz edilmemiştir. Ayrıca Nuh tufanının, Dünya ölçeğinde Ademoğullarını yok etmesi oldukça anlamlıdır ve bize bazı ipuçları sunmaktadır. Nuh tufanının evrensel bir tufan olduğunu, Kur’an’dan ve Peygamber sünnetinden biliyoruz ve bunun delillerini inşallah “Küresel Yok Oluş: Nuh Tufanı” konulu çalışmamızda ortaya koyacağız.

Sonsuz Yüce’nin insanoğluna indirdiği son kitap Kur’an’da; sadece Adem’in iki oğlu Habil ve Kabil’in mücadelesinden ve peygamber olarak da İdris’ten bahsedilmektedir. Adem’in diğer bir oğlu Şit’in peygamberliğini ise hadis kaynaklarından ve Tevrat’tan bilmekteyiz. Bu gerçeği, evrensel Nuh tufanıyla birlikte göz önüne aldığımızda vardığımız sonuç; Sonsuz Yüce Rabb’imizin insanoğlunun bu dönemini “sessiz karanlığa” mahkum etmiş olmasıdır. Ayrıca, Tevrat’ın Tekvin bölümü de bizim bu hükmümüzü teyit etmektedir.

Demek ki; bu birinci insanlık periyodu içinde ademoğulları öyle yoldan çıkmış; o derece sapkın hale gelmişler ki; ya peygamberlerini öldürmüşler ya da peygamber gönderilemeyecek derecede Yüce Rabb’imizin gazabını üzerlerine çekmişler ve böylece Yüce Rabb’imiz de bu dönemi “sessiz karanlığa” mahkum etmiştir. Bu sebepledir ki Kur’an’ın bu konudaki sessizliği, bizce oldukça anlamlıdır ve bu periyodu değerlendirirken bazı sonuçlar tahsil etmemize imkan vermektedir. Bu çağrışımlar, insanlığın “birinci periyodu”nda ortaya çıkan ve insanoğlunun “şirk”e; oradan da şeytanlaşma sürecine girişini bize hatırlatmaktadır. Bu insanlık tarihinin “birinci periyodu”nda ortaya çıkan sapkınlık, öyle bir sapkınlıktır ki; Sonsuz Yüce Rabb’imizin gazabını üzerine çekmiş ve bu dönem “karanlığa” mahkum edilmiştir.

Sünnetullah şudur: İnsanoğlu önce Sonsuz Yüce Allah’a teslim olur; sonra kısa bir zaman periyodunda “şirk”e kayar; gönderilmiş uyarıcı-elçileri dinlemez, öldürmeye kalkar ve giderek adeta şeytanlaşır ve helak çukuruna yuvarlanır.

NUH ÖNCESİ İNSANLIĞIN SAPKINLAŞMA SÜRECİ: YE’CUC-ME’CUC

Nuh tufanından önce de Dünya öyle ifsada uğramış; ademoğulları öyle azgınlaşmış; nesli ve nesebi öyle bozmuştu ki; insanlık tarihi böyle bir olaya bir daha şahit olmayacaktı. İşte bu insanlık tarihinin en ilginç ve dramatik ve bir daha şahit olunamayacak olayı; Ye’cuc-Me’cuc’un ortaya çıkması, yeryüzünü baştan başa fesada uğratması olayıdır. Evet, Yüce Rabb’imizin gazabını Dünya üzerine çeken olay budur ve Nuh tufanı bu sebeple dünya insanlığını vurmuştur. Evet, evrensel Nuh tufanını davet eden insanlık tarihinin bu en önemli “azgınlaşma-şeytanlaşma süreci”ni kısaca özetleyelim ve arkasından da kanıtlarını verelim.

Azazel, melek boyutundan düşürülerek iblisleşmiş ve lanetli olarak ademoğullarının peşine düşmüş; Adem’i cennetten kaydırdığı gibi oğullarını da “Hak Yol”dan saptırıp, şeytanlaştırmak için elinden geleni arkasına koymamıştır. Azazel iken kendisine tabi olan cinlerin ileri gelenlerinin ayağını kaydırarak; onları da kendisi gibi şeytanlaştırmıştır. Arkasından da İblis, Allah’a olan teslimiyetlerini bozan bu şeytanlaşmış cinlerini, ademoğlunun kızlarıyla yasak olan ilişkiye teşvik etmiştir ve bu sapkın ilişki böylece başlamıştır.

Kısacası, Nuh tufanından önce yeryüzünde bugüne benzer küresel bir hakimiyet kurmuş olan bir toplumun; muhtemelen “Mu-Atlantis”in, “üstün insan”; yani “cin-insan” arzularını yem olarak kullanan İblis, insanlığı Ye’cuc-Me’cuc belasına ve arkasından da Tufan felaketine sürüklemiştir. Şimdi bu konuyu deliller ışığında gözden geçirelim:

İŞTE VAHYE DAYALI DELİLLER:

KUR’AN: SÜNNETULLAHI ORTAYA KOYUYOR

1) Kur’an, Ye’cuc- Me’cuc oluşumuna yol açacak “insan-şeytan ilişkileri”ni bize şöyle bildiriyor:

Muhakkak onlar(müşrikler), O’nun(Allah’ın) dışında, dişileri(cinleri-perileri) çağırıyorlardı. Onlar, (gerçekte) (kovulmuş) asi şeytandan başkasını çağırmıyorlardı.

Allah, onu lanetledi ve o(Şeytan) dedi ki: “Elbette, Sen’in kölelerin içinden belirlenmiş bir zümreyi, kendime (köle) edineceğim.”

“Ve elbette onları saptıracağım, ümitlendireceğim; onlara, hayvanların kulaklarını kesmelerini emredeceğim. Elbette yine onlara, Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim. “Kim, Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, muhakkak o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.

(Şeytan), onlara vaad ediyor, onları ümitlendiriyor. Oysa Şeytan, onlara aldanmadan başkasını vaad etmez.

[NİSA(4)/117-120]

O gün (Allah) onların hepsini toplar: “Ey cin topluluğu, siz insanlardan kendinizi çoğaltmak istediniz.” (Bunun üzerine) onların(cinlerin), insanlardan dostları olan kimse dedi ki: “Rabb’imiz, bazımız, bazımızdan yararlanıp, bizim için takdir ettiğin süreye ulaştık.” (Allah) dedi ki: “Allah’ın dilediklerinin dışında onların barınağı ateştir, orada kalıcıdırlar. Muhakak senin Rabb’in Hakim’dir, Alim’dir.”

[ENAM(6)/128]

Muhakkak İblis, onlar(insanlar) üzerindeki zannını doğruladı. Müminlerden bir grup hariç ona(İblis’e) tabi oldular.

[SEBE(34)/20]

Biz, onlara yakınlar(cin-şeytanlar) hazırladık. Onlar(cin-şeytanlar), onların önlerinde ve arkalarında olanları güzel gösterirler. Onlardan önce geçmiş olan ümmetler içindeki insan ve cinler gibi, onlara da söz(azap) hak oldu. Muhakkak onlar hüsrana uğrayanlardır.

[FUSSİLET(41)/25]

Şeytan onları kaplamıştır; böylece onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. Böyle olanlar, şeytan hizbidir. Dikkat edin! Muhakkak şeytanın hizbi olanlar, hüsrana uğrayanlardır.

[MÜCADELE(58)/19]

TORA(TEVRAT): OLAYI İFŞA EDİYOR

2) Tora’nın Bereşit(Tekvin) bölümünde, Ye’cuc-Me’cuc’un ortaya çıkışı açık bir şekilde şöyle özetleniyor:

İnsanoğlu, toprak üzerinde çoğalmaya başlayıp kızları doğunca,
Tanrı’nın oğulları, insan kızlarının iyi olduklarını gördüler ve her şeçtiklerinden kendilerine eş aldılar.
Tanrı: “Ruhum insanı sonsuza dek yargılamayacak; çünkü o etten başka bir şey değil. Günleri 120 yıl olacak” dedi. Devler(Nefilim) o günlerde ve daha sonraları yeryüzündeydiler. Tanrı’nın oğulları, insan kızlarına gelmişler ve (devlere) baba olmuşlardı. (Devler) ezelden beri en güçlülerdi; şöhretli kişilerdi.
Tanrı yeryüzünde insanın kötülüğünün artmakta olduğunu gördü. (İnsanın) en derin düşüncelerinin yarattığı eğilimler, gün boyunca, sadece kötüyeydi.
Tanrı: “Yaratmış olduğum insanoğlunu yeryüzünden sileceğim, – insandan evcil hayvanlara, yer hayvanlarına ve gökyüzündeki kuşlara kadar-” dedi.
Fakat Noah, Tanrı’nın gözünde beğeni bulmuştu.
Bereşit(Tekvin): 6/1-5, 7-8

“Tanrı’nın oğulları” yerine Tora tefsircileri “yöneticilerin oğulları” veya “hakimlerin oğulları” ifadesini kullanmışlardır. Bizce bu “Tanrı’nın oğulları” ifadesi, ancak mecazi anlamda doğrudur ve İblis’in “düşmüş melekler” diye yutturmaya çalıştığı; düşmüş cinler; İblis hizbi olan cinler; yani şeytanlardır. Tüm erkek olan insan ve cinler; mecazi anlamda Tanrı oğulları gibidir. Sonsuz Yüce Rabb’imiz tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Yarattığı hiçbir varlığa benzemez, doğmamış, doğurmamış, bizzat var olan, varlığını hiçbir şeye muhtaç olmayan “Gerçek ve Tek İlah”tır. Aksini ne Kur’an ne de gerçek Tevrat kabul eder.

Önceden Azazel’le beraber Yüce Allah’a teslim olan “cinlerin lider kadrosu”ndan bir grup; Azazel’e tabiydi. Azazel, meleklikten düşüp iblisleşince, onun yanında yer aldılar; böylece Hak’tan saptılar ve İblis yandaşı oldular. İşte bunlar, İblis’in teşvikiyle insan kızlarıyla ilişki kurdular ve Devler(Nefilim); yani Ye’cuc ve Me’cuc böylece ortaya çıktı.

Kur’an’ın ayetleriyle Tora’daki ifadelerden; Tufan’a muhatap olan insanlığın nasıl azgınlaşıp-şeytanlaştığı; İblis hizbinin kontrolüne girdiği açıkça görülmektedir. Kur’an, Enam(6)/128’de; “cinlerin, insanlardan kendilerini çoğaltmak istediklerini” bize açıkça bildirmiştir.

PEYGAMBERİMİZ: YE’CUC-ME’CUC’U TAVSİF EDİYOR

3) Peygamberimiz; Kur’an’ın bu konudaki ayetlerine açıklık getirmiş; özellikle Ye’cuc-Me’cuc’un nasıl ortaya çıktığına değil; Yaklaşansaat’te, Deccal’e köle olan insanlığın efendilerini nasıl helak edeceğine şiddetle vurgu yapmıştır. Ancak aşağıdaki birkaç hadiste de Peygamberimizin, Ye’cuc-Me’cuc’u vasfettiğini görmekteyiz. Bu yaratıkların Adem soyu olduklarını, insanlığı-dünyayı ifsad edeceklerini belirtmiş; boylarına, çoğalmalarına-sayılarına ve kavimlerine atıfta bulunmuştur:

İbn Amr bin el-As şöyle rivayet etmiştir:
Resulullah (s.a.v.), buyurdu: “Ye’cuc-Me’cuc, Adem’in neslindendir. Onlar, insanlara gönderilse, onların yaşantılarını ifsad ederler. Onlardan biri arkasında, zürriyetinden binden fazla kişi bırakmaksızın ölmeyecek. Onların arkasında üç ümmet vardır: Tavil, Tarnes ve Mensek.”
Rudani, C.5, H.no: 9930, s.372

Huzeyfe rivayet etmiştir ki:
Resulullah (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Ye’cuc bir ümmettir. Me’cuc da bir ümmettir. Her bir ümmet, dört yüz bin ümmettir. Onlardan bir adam, sulbünden eli silahlı tam bin erkek görmeden ölmez.”
Dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü! Onları bize anlatır mısın?”
Dedi ki: “Onlar üç sınıftır. Onların bir sınıfı ‘erz’ gibidir.” Soruldu ki: “Erz ne demektir?” Resulullah (s.a.v.) dedi ki: “O, Şam’da bir ağaçtır ki o ağacın uzunluğu yüz yirmi arşındır(12 arşın mı?). Göğe doğru yükselir.” buyurdu ve ondan sonra Peygamber (s.a.v.), şunu ilave etti: “İşte bunlara ne dağ dayanır ve ne de demir. Onların ikinci sınıfı da kulaklarının birini serer, ötekini de kendisine yorgan yapıp öyle yatar. Fil, yabani hayvan, deve ve domuz ne görürlerse yerler. Onlardan birisi öldüğünde de onu yerler. Onların bir ucu Şam’da, bir ucu Horasan’da olacaktır. Doğu nehirlerinin tümünü ve Taberiye gölünü de içeceklerdir.”
Rudani, C.5, H.no: 9931, s.372

ENOK(İDRİS): YE’CUC-ME’CUC’U İFŞA EDİYOR

Güney Afrika’da Swaziland-Mpaluzi kasabası yakınlarında bulunan 4 feet(120 cm) uzunluğunda Dev ayak izi. Bu ayak izine dayanarak “Devler”in boyunu hesaplarsak yaklaşık 8-9 metre olur.

İş adamı ve pramit araştırmacısı Gregor Spörri’nin Mısır’da resmini çektiği ” kesilmiş dev parmağı”. Mumyalanmış vaziyette saklanmış bu işaret parmağının uzunluğu 38 cm’dir. Bugün normal bir insanın parmağı ise 7-8 cm civarındadır. Bu uzunluğa dayanarak parmağın sahibi olan “devin boyu”nu hesaplarsak; yaklaşık olarak 8-9 metre çıkar.
4) Ye’cuc-Me’cuc; yani “Devler”in, tarihin hangi döneminde müşahede edildiği, nasıl ortaya çıktığı ve nasıl Nuh tufanıyla helakın geldiği, en açık bir şekilde “Enok’un Kitabı”nda açıklanmaktadır. “Enok’un Kitabı”ndan aşağıya aldığımız metin okunurken parantez içi açıklamaların bize ait olduğu bilinmelidir:

“1. İnsanoğulları çoğalınca, güzel ve alımlı kızları oldu.
2. Gözcüler(cin-şeytanlar); göklerin çocukları, onları(insan kızlarını) görüp onlara karşı şehvet hissettiler. Birbirlerine dediler ki: ”Gelin insanların arasından kendimize eşler seçelim ve onlardan çocuklarımız olsun.”
9. Liderlerinin isimleri şöyleydi: Semyaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiyal, Asael, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Satarel, Turel, Yomyael, Sariel. İki yüz gözcünün liderleri bunlardı. (Bunlar; 19 kişilik gözcü-cin-şeytan lider grubu. İblis’in yalanıyla, düşmüş melekler.)
10. Bunlara tabi olan diğer tüm gözcüler (ki bunların da sayısı 200’dür) birlikte kendilerine eşler aldılar. Her biri kendine bir eş seçti ve onlarla birleşmeye, kendilerini onlarla kirletmeye başladılar. Onlara büyüler öğrettiler.
11. Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre(13.5 metre mi?) olan Devler doğurdu.
12. Sonunda insanlar, onları besleyemeyecek hale gelene kadar, bu devler insanların ürettiği her şeyi tüketti.
13. Ve Devler, yemek için insanlara döndü ve onları yediler. Kuşlara, yabani hayvanlara, sürüngenlere, balıklara karşı günah işlemeye ve sonra birbirlerinin vücutlarını yemeye, hatta kanını içmeye başladılar.
(Enok’un Kitabı 7. Bölüm)

Anlaşıldığına göre bu cin-şeytanlarla, insan kızlarının birleşmesinden ortaya çıkan Devler(Ye’cuc-Me’cuc), bir süre sonra insanları ve canlıları yemeye başlıyorlar. İşte böylece dünya ve insanoğlu büyük bir ifsada uğruyor. Bize göre devler; yani Ye’cuc-Me’cuc; aralarında bazı kavmi özellikler gösterse de; esas iki ana gruba ayrılıyorlardı. Birincisi Ye’cuc; Peygamberimiz tarafından da “Erz ağacı”nın boyuyla tavsif edilen dev adamlar. İkincisi Me’cuc; yani boyları oldukça kısa olan cücelerdir.

Ye’cuc ve Me’cuc’un, kontrol edilemez boyutlarda yeryüzünde fesat çıkarması ve insanoğlunun feryatları üzerine Baş melekler, Rab’lerine yakarırlar ve daha sonra da Nuh tufanı gelir. İşte Enok’un(İdris’in) kitabından bu duruma işaret eden ifadeler:

“1. Sonra Mikail ve Cebrail, Rafael, Suriel, Uriel göklerden aşağı bakıp, dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sınırsız kötülükleri gördü. Birbirlerine dediler ki:
2. ”Boşalan dünyanın çığlıkları göklerin kapısına ulaştı.
3. İnsanların ruhları bize sesleniyor ve durumlarını En Yüce’ye(Allah’a) bildirmemizi istiyorlar.” Onlar da Kral’a(Allah’a) dediler ki…
5. Azazel’in neler yaptığını, dünyaya nasıl tüm kötülükleri öğrettiğini, göklerin ebedi sırlarını nasıl ifşa ettiğini gördün.” (Enok’un Kitabı 9. Bölüm)

ENOK(İDRİS) KİMDİR?

Yeryüzünde Ye’cuc-Me’cuc ifsadına şahit olan Enok kimdir? Burada hemen şunu hatırlatmalıyız ki; Enok(Hanoh), İdris peygamberdir. Enok; Kur’an’da ve Tora’da ismi geçen bir peygamberdir ve Nuh’un atasıdır. Yani Nuh’un dedesinin babasıdır. Tora’da; Hanoh(Enok)’un oğlu Metuşelah, onun oğlu Lemeh, onun oğlu da Noah(Nuh) diye yazılıdır. Enok’un 365 yıl Dünya’da yaşadıktan sonra yükseltildiği bildirilir. Esasında, Enok’un ataları ve torunları yaklaşık 1000 sene yaşadığı halde; Enok, 365 yıl yaşamış daha sonra Azazel gibi Baş melekler boyutuna yükseltilmiş ve zaman zaman meleklerle beraber görevli olarak Dünya’ya gelmiştir. Nitekim birçok peygambere ve özellikle Musa ve Süleyman’a arkadaşlık ettiğini Kur’an’dan biliyoruz.

Kur’an’da İdris olarak geçer. Arapça “drs” kökünden “idris”; ders görmüş-ilim sahibi anlamına gelir. Aynı zamanda Rabb’ine yükseltilmiş bir peygamberdir. Allah katından “özel bir ilme”(ilmun ledun) sahiptir. Hızır; diye halk arasında bilinen ve Musa’yla yolculuk eden, ona ders veren ve Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman’a getiren odur. Ancak İblis ve cin-şeytanlar, insanların bu “Hızır kültü”nü kullanarak insanları ve dostlarını rüyalarda yahut gerçek hayatta kandırmışlar ve kendi mesajlarını bu yolla vermişlerdir. Halen İblis, bu “Enok-İdris-Hızır” formunu kullanarak; birçok mutasavvıfları, kabalacıları ve çağın cahillerini kandırmaya devam etmektedir. İşte Kur’an’da İdris peygamberle ilgili ayetler:

(Musa) kölelerimizden bir köleyi(İdris-Hızır) buldu ki; Biz, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim(ilmi ledun) öğretmiştik.

[KEHF(18)/65]

Kitap’ta İdris’i de hatırla. Muhakkak o, bir sıddıktı ve nebiydi.

Biz onu yüce bir ‘mekan’a(makama) yükseltmiştik.

[MERYEM(19)/56-57]

(Süleyman’ın) yanında, Kitap’tan ilim verilmiş bir kimse(İdris) dedi ki: “Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar, ben, onu sana getiririm.” Derken (Süleyman) tahtı, yanında dururken gördü, dedi ki: “Bu, Rabb’imin bana fazlıdır(lütfudur). Rabb’im, kendisine teşekkür edecek miyim, yoksa örtecek miyim diye beni denemektedir. Her kim, teşekkür ederse, onun teşekkürü kendisi içindir. Her kim de örterse; muhakkak benim Rabb’im, Gani’dir(ihtiyaçsızdır), Kerim’dir(üstündür-cömertdir).

[NEML(27)/40]

İNSAN TOPLUMLARINI BAŞTAN ÇIKARANLAR: CİN-ŞEYTANLAR

Anladığımız kadarıyla, Azazel melek boyutundayken, “cin toplumu”nun liderlerinden 19 kişi onun yardımcıları idi. Bunlar, kendilerini tamamen Allah’a adamış, O’nu melekler gibi tespih ve takdis eden önderlerdendi. Bu sebeple de adeta cennetlere; 2. Sema’ya yolculuk edebiliyorlar; meleklerin konuşmalarını; Allah’tan gelen talimatları dinleyebiliyorlardı. Azazel, İblis olunca, aldatıcı-yaldızlı laflarla bunların da ayaklarını kaydırdı. Böylece İblis’in kölesi ve lanetli şeytanlar oldular. İblis’in; “düşmüş melekler” dediği işte cinlerin ileri gelenlerinden olan bu 19 kişidir. Bu 19 kişilik “öncü cinler” de, kendilerine bağlı olan cinleri saptırdılar ki bunların da sayısı, Enok’a(İdris’e) göre 200’dür.

Arkasından bütün bu cinlerin reisleri ve tabiinleri, İblis’in emrine girerek; nesli bozmak için temasta bulundukları zamanın toplumlarını “cin boyutlu üstün insan olmak” vaadiyle kandırmışlardır. Böylece insan kızlarıyla birleşerek “Devler”in(Ye’cuc-Me’cuc’un) babaları olmuşlardır. Yüce Allah’ın yasalarını çiğneyen herkes, sünnetullah gereği lanetlenerek kendilerini ve çocuklarının geleceklerini tehlikeye atarlar. Enok, insanlığı uyarmak için kitabında bunları detaylı bir şekilde anlatmıştır. Ancak biz konuyu uzatmamak için bunları aktarmıyoruz. Diğer taraftan “Ölü Deniz Parşömenleri Kumran Yazıtları”nda benzer anlatımlar vardır. Nitekim Kumran metinlerinden “devler olayı”nı ve “Nuh tufanı”nı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

“Bütün bunlar, seçtikleri arasından kendilerine eş seçtiler, onların yanına gitmeye başladılar ve onlarla kendilerini kirlettiler. Onlara büyücülük ve sihirbazlık öğretmek için… Onlardan hamile kalıp devleri doğurdular…

“Güçlü Olan(Allah), onlara haykırdı ve Dünya’nın bütün temelleri sallandı ve dipsiz kuyulardaki sular fışkırdı. Göğün bütün pencereleri açıldı ve dipsiz kuyulardan çıkan güçlü sular sele dönüştü. Göğün pencerelerinden yağmurlar boşaldı ve O, Tufan’la onları yok etti… Bu nedenle kuru toprak üzerindeki her şey helak oldu; adamlar, hayvanlar, kuşlar ve kanatlı yaratıklar öldü. Devler kaçmadı…”

Ye’cuc-Me’cuc, Enok zamanında ortaya çıkmış, torunu Lemeh’in oğlu Nuh zamanında da “Nuh tufanı”yla Dünya yaşayanları cezalandırılmıştır. Devler, iblislere tabi olan insanlığı tekrar cezalandırmak için Yaklaşansaat’te tekrar yeryüzüne çıkarılmak üzere yer altına geçirilmişlerdir. Ne ölmüşler, ne de kaçıp kurtulmuşlardır, saklı bulundukları yer altı sığınakları batmıştır. Zamanı geldiğinde bu Devler(Ye’cuc-Me’cuc), serbest bırakılacaklar ve Deccal’e tabi olanlara her bir tepeden saldıracaklardır. Ye’cuc-Me’cuc’un, Yaklaşansaat’te Dünya insanlığı için nasıl bir tehdit oluşturduğu; Kur’an’da, “Sahih Sünnet”te ve “Eski Ahit”te muhkem ve şiddetli bir şekilde ortaya konmuştur.

TEKDÜZE BASKETBOL VE GÖSTERİ

Pekçoğunuz böyle bir yazıya aşina olmayabilirsiniz, keza konu çok spesifik. Ama dinleyin. Burada bahsi geçen baketbolun dünyanın sözde en üst düzeyde oynanan ligi, NBA olduğunu hatırlatmak isterim. Geç Jordan dönemini ve O bıraktıktan sonra gelen dönemi yakalamış biri olaraktan, Amerikan basketbolunun dişli dünyasının nasıl yavaş yavaş gösteri dünyasına dönüştüğünü tecrübe etmiş bulunuyorum.

Fransız filozof Guy Debord “Gösteri Toplumu” adlı eserini yazdığında yıl 1967 idi. Kendisi daha o yıllarda kapitalist üretim ilişkilerinin bambaşka evreye, bir gösteri evresine dönüştüğü ve bunun toplumların büyük bir çoğunu etkileyeceğini düşünüyordu. Nitekim gösterinin anavatanında oynanan basketbol, geç de olsa bu evreden etkilenecekti. Bahsettiğim pon pon kızlar ve ya seyirciye yönelik boktan devre arası interaktif aktiviteler değil, bizzat oyunun kendisinin dramatik bir şekilde seyircileri coşturmaya yöneldiğini vurgulamak isterim. Beni üzen de bu gösterinin, sporun bizzat kendisine sirayet etmesi.

Jordan sonrası dönemde düşen izleyici rating’leri NBA yönetimini sık sık düşündürüyordu. Dile kolay rakip beyzbol ve Amerikan Futbolu. NHL falan da var. Yönetimin aldığı ilk karar uluslar arası oyuncuların NBA’de daha fazla pazarlanmasını sağlamak oldu. Tabi Türkiye, Çin gibi yeni pazarlarda izlenme oranları yükselse de bu yönetime yetmedi. Basketbol hızlı, atletik ve spektaküler olmak zorundaydı. 90’lar sona ermiş, 80’lerin kırıntısı kalmamıştı. Tarih ilerlemeliydi tabi.
2000’lere geldik. Artık 16’lık veletler daha fazla smaç izlesin, 40’lık abiler, gençlik aşkları Jordan’ı unutsun diye basketbol kuralları ciddi biçimde değiştirildi. Bana göre de ruhu yok eden bu oldu. Öncelikle savunma 3 saniyesi kuralı geldi. Pota altı savunmasında 3 saniyeden fazla bekleme süresi illegal kabul edilince, takımların boy ortalamaları kısaldı. Keza artık hababam içeri dalacak hızlı oyunculara ihtiyaç vardı. Daha sonra dışarıda oynayan oyunculara “hand check” dediğimiz savunmanın temellerinden bir olan savunma oyuncusunun hücum oyuncusuna karşı el kaldırarak savunma devri sona erdi.
Ha bi de maç içinde oyuncuların birbirlerine yaptığı Amerikalıların “trash talk” dediği meydan okumaları da sona erdirildi. Bunlar küfür içermeyen ancak oyunu tatlı bir rekabet içine sokan atışmalardı. Örneğin: Jordan birgün Utah maçında 1.85 boyundaki John Stockton’ın üzerinden smaç vurur. Chicago yedeklerinin arkasında Utah’lı bir seyirci Jordan’a satışır: “Kendi boyuna göre birini bul Mike”. Jordan birkaç pozisyon sonra 2.13’lük Mel Turpin’in üzerinden uçarak bir smaç daha basar ve seyirciye: “Bu sana yeter mi?” diye cevap verir. Bu tarz kelimeleri Jordan, Larry Bird, Reggie Miller, Gary Payton ve daha nicelerinden duyardınız. Bu sporcular sayesinde basketbol, fiziksel dayanaklılık kadar psikolojik dayanıklılığın da söz konusu olduğu bir sporken Şimdi ne oldu? Hemen söyleyeyim.

Birçok yazar savunma üç saniyesi ve diğer bazı savunma kurallarının oyunu hareketlendirdiği, dolayısıyla seyir keyfini arttırdığını düşünürken, bence bu basketbolu spektakülerik adı altında tektipleştirdi. Pozisyonlar arası olan tipik farklılıklar oyuncuların da tipik bir duruşu olmasına izin verirdi. Kimisi ekmeğini taştan çıkarır, kimisi aklıyla oynardı. Son dönemlerdeki atletizm ve hız odaklılık bütün takımın kısalıp, varolan pozisyonları birbirine yaklaştırınca, sporcunun karakteristik duruşu sona erdi. Guard pozisyonunda point guard ve shooting guard varken, şimdi combo guard’lar türedi. Tıpatıp aynısı forvetler için de geçerli. Yeni melez forvete daha bi isim bulamadılar o ayrı.

Sadece düşünün, savunma kuralları yumuşarsa, hücum serbestlik kazanır. Hücuma kıyak geçen bir basketbol kuruluşunun nihai hedefi gösteridir, oyun değil. Bu da ister istemez NBA’de oynamak isteyen her liseli gencin sıkı bir basketbol temeline (fundamental) ve ya iyi bir basketbol zekasına sahip olmasını güçleştirken, yegane dertleri 1 metrenin üstüne sıçramak ya da sahayı bilmem kaç saniyede katetmek olur… Bu arada pota altının acınası halini saymıyorum bile. Bir insan 2.10 cm ve 120 kg olup nasıl uzaktan şut çeker(örnek Mehmet Okur). İşte NBA, bu pota altı bebekleri ve içeriye kaçan farelerle doldu taştı. Gökkuşağı griye çaldı.

Kısacası basketbolla ilgili o ufak detaylar nereye gitti diye sorarım kendi kendime. Akıl dolu hareketler, fırsatçılıklar, psikolojik saldırı, hakeme itiraz, fiziksel temas, isyankarlık, sorunlu tipler, klasik rekabetler, saha içi sürtüşmeler ve bunların hepsinden doğan güzel basketbol hikayeleri. Ve sorduğum soruya Debord yapıştırır cevabı: Gösteri toplumu …