İstatistiği bir performans sanatçısı gibi kullanmayı seven Hans Rosling geçenlerde bir TED konuşması yapmış, “Dinler ve Bebekler”. Maalesef İngilizce, ama takip edebilirseniz harcadığınız 13 dakikaya değer. Genel hatlarıyla özet geçeceğim:
Rosling’in kullandığı interaktif grafiği gönlünüzce şuradan manipüle edebilirsiniz.
Dünyanın bütün ülkelerinin son 60-70 yılına bakınca, dindar toplumlarda (ya da en azından, tek bir dinin nüfusun yarıdan fazlasını kapsadığı toplumlarda) çok-çocukluluğa doğru (aggregate) bir baskı olduğu şeklindeki önyargıyı yanlışlayıcı bir manzara çıkıyor. Aslında şöyle demek lazım: Doğu Dinleri olsun, Abrahamikler olsun, toplam doğurganlık hızını (kadın başına düşen çocuk sayısı) azaltıcı veya artırıcı faktörler arasında dindarlığın kayda değer bir yeri yok. Türümüz, toplaştıkları “ülke” denen sosyal uzayı birim olarak alırsak, özellikle İkinci Emperyalist Savaş’tan bugüne, kadın başına iki çocuk seviyesine doğru konsolide olmuş durumda. Gosling ayrıca, dünya nüfusunun artmasının bir sorun olmakla birlikte, artış hızının abartıldığına işaret ediyor: 2000’lerden beri, mevcut trend sürerse, dünya çocuk sayısında (2 milyar civarı) zirveye ulaştığımızı; 2100’e kadar bu sayının ciddi bir şekilde artmayacağını tartışmış. Geçen yıl 7 milyara ulaşan toplam dünya nüfusu da böylece 2100’e kadar 10 milyara ulaşacak. Çocuk sayısı artmazken bu artışın nereden kaynaklandığını da konuşmasının sonunda basitçe gösteriyor.
Türkiye’nin yörüngesi, ortalama bir başka Hristiyan veya Budist çoğunluklu ülkeninkinden çok farklı değil. 1953’ten (23 milyon nüfus, kişi başına 2.564 dolar gelir) başlayarak kadın başına 7 çocuktan 2010’da 2.1 (73 milyon nüfus, kişi başına 8.602 dolar gelir) seviyesine inilmiş:
Bu analizle muhabbet eden bir başka araştırma notuna referansla, Gosling’e düzeltme yapmamız lazım. Gosling’in küresel-toplaşık analizi, değerli olmakla birlikte, ülkeler içinde yüksek seviyede dindarlığın yüksek doğurganlık hızıyla ilişkisinin üstünü örtüyor. Örneğin ABD nüfusunda farklı cemaatlerin toplam doğurganlık hızına bakılırsa (tüm nüfus için 2.08):
ABD’de Müslümanlar ve Hispanik Katolikler “en az üç” hedefine daha yakınlar.
Almanya’da Hristiyan ve Müslüman nüfuslar (1975-2005 arası) karşılaştırıldığında:
AKP’nin iyi düşünülmemiş gibi duran “en az üç çocuk” ideolojisinin sosyal politika düzlemindeki etkisini henüz iyi bilemiyoruz (ölçmeye çalışan var mı). Bildiğimiz, hayra alamet olmayan proxyler: Kadın istihdamındaki kronik iyileşememe;[1] işgücüne katılımı destekleniyor gözüken genç kadınların beceri kazanma süreçlerinde eşitsiz konumlara ve çoğunlukla cinsiyetlendirilmiş mesleklere itilmesi;[2] çalışan ve çocuklu kadınları iş bırakmaya zorlayan çalışma koşulları (örn., işyerlerinin kreşi olmaması, çocuk bakım desteği vermemesi, doğum izninin uygulanmasındaki sorunlar, vs).[3]
Bütün dünya “peak child” (maksimum çocuk) seviyesine kalıcı (gibi gözüken) biçimde yerleşirken Türkiye’de (Gosling gibi toplamdaki etki üzerinden düşünürsek) dikdörtgenleşen nüfus piramidini çocuk sayısını artırarak değiştirmeye çalışmak, iyice totaliter uygulamalar devreye girmeyecekse, ulaşılabilir bir hedefe benzemiyor. Artması istenen çocuk sayısını kaldırabilecek bir sosyal refah reformu ve istihdam yaratma ufku da göremiyorum.
Temsilî bir örneklemde hanelerin çocuk sayıları, sınıf konumları ve siyasal parti bağlılıkları arasındaki ilişkilere bakabilseydik, yukarıda ABD ve Almanya’da gördüğümüz gibi cemaatler arasındaki doğurganlık farklılıklarının AKP’nin ne kadar işine yarayabileceğini kestirebilirdik. Bana çok açık gelen iki şey var: (1) “En az üç” kafasının (“demografik avantaj” retoriği) bütün Türkiye’yi ikna gibi bir amacının olmadığı; (2) hele kadınların hiç işine gelmediği.
NOTLAR
[1] Bak. Ayşe Buğra ve Burcu Yakut-Cakar (2010) “Structural Change, the Social Policy Environment and Female Employment in Turkey“, Development and Change 41 (3): 517–538.
[2] Bak. Fatoş Gökşen, Deniz Yükseker, Ayşe Alnıaçık ve Ünal Zenginobuz (2011) “Kız Teknik ve Meslek Liseleri Kapsamlı Değerlendirme Notu“, Koç Üniversitesi Sosyal Politika Merkezi, İstanbul.
[3] Bak. İpek İlkkaracan (2012) “Why so Few Women in the Labor Market in Turkey?“, Feminist Economics 18 (1): 1-37.
hava yağmurlu , hemde nasıl , sular seller gibi yağıyor. şehrin kanal sistemi çökmüş durumda, alt geçit suyla dolmuş yolun karşısına geçiş yok
derken üç vatandaş analize başlıyor.
“alt geçit yapacaklarına üst geçit yapsalardı”.
bir diğeri “bu millet üst geçitten geçmez yoldan geçer”
ve bir diğeri ” napsalarada ora su dolar bu yağmura karşı ,nasıl bir kanal yapabilirler ki”
yağmur dindi .istasyonun çatısında çöküler oluşmuş , kimsenin kafasına düşmedi bu sefer.
trende yağmurdan etkilenmiş , taktıkça takıyor saate. şimdi de insan seli başladı.
gerçi genelde geç gelir ee böylede bir fırsat varken hiç kaçırırmı,
neyse asıl hikaye otobüsde başlıyor
yaşlı bir teyze durakta çılgına dönmüş abartısız 1 saattir beklediğini söylüyor.söyleniyor etrafa. insanlar bir iki bakış atıyor,sonra yine yola dönüyor kafalar
ve derken otobüs geliyor . otobüsün iç yoğunluğu kendi yoğunluğunu geçeli çok olmuş.
teyze , dayanamayıp şoför amcaya soruyor.” neden böyle geç geliniyor”.
şoför amca” telefonun var mı”
teyze ” niye”
şoför amca” hareket amirliğini ara ben geldim mi geldim bana ne”
teyze , dumura uğruyor tabi ,söylene söylene geçiyor.
ve derken diğer durağa geliniyor. dışardakiler bütün gün eşşek gibi çalışmışlığın verdiği yorgunluğa ilaveten durak yorgunluğunuda tatmışlar. kapılar açılıyor .
dışarıdan ” biraz ilerler misin ” sesleri duyulmaya başlıyor”
ve işte o an hikayemizin kahramanı , hayatında tek bildiği makyaj olan güzel kızımız devreye giriyor ve dışarıdakilere ” gerizekkalılar daha nereye ilerleyelim,bir sonrakini bekleyin ” vecizeleriyle karşılık veriyor.
otobüs ahalisinden destek almanın mutluluğuyla göğsünü kabartıyor.
yakında TOKİ miz mahallenin nufusunu iki kat artırcak , ve bu mutlulukları yaşayan güzel kızlarımızda iki kat artar umarım.
Bu da oldu ! Evrim karşıtları üniversitelerde sempozyum verecek hale geldi. Okuduğum bir gazetedeki habere göre Marmara Üniversitesi’nde rektörlüğün de onayıyla “Bilim türler arası evrimi neden kabul etmiyor?” konulu bir sempozyum başlamış. İki günlük sempozyumu Marmara Üniversitesi Öğrenci Konseyi, Marmara Üniversitesi Genç Vizyon Kulübü, Türkiye Öğrenci Konseyi düzenlemiş. Dünkü oturumda Prof. Dr. Turan Güven, Prof. Dr. İrfan Yılmaz, Prof. Dr. Adem Tatlı, Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan konuşmuş.
Bir grup akademisyen, hekim ve öğrenci ise sempozyumun iptali için bin imza toplamış, üniversite önünde de protesto başlatmış. Protestocular önce üniversiteye alınmamış, daha sonra içeri alınmalarına izin verilmiş. İçeri alınan emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Alaeddin Şenel, “Bilimin öğretildiği yerler olması gereken üniversitelerden birinde tamamen bilimdışı bir sempozyum gerçekleştiriliyor. Sempozyum kapsamında yapılan konuşmaların bilimde yeri olmayacağı açıktır. Bilimsel bilgi inançla değil, bilimsel süreçle üretilir. Yaratılış görüşünün bilimsel bir temeli yoktur. Evrim bir sav değil, biyolojinin temel bir kuramıdır. Bu konuda biyologlar arasında bir tartışma yoktur. Yaradılışın, devlet okullarında İncil’in ilk bölümündeki anlatıldığı biçimiyle verilmesini istemek Kolomb öncesi coğrafya öğrenimini istemekle eşdeğer” demiş.
Bir ara meydanlarda abuk sabuk kemik parçalarını koyup evrim karşıtı sergiler açanlar şimdi kadroları değişmiş bilim yuvalarında cirit atmaya başlamışlar. Asıl komedi evrim karşıtlarının “İnsan maymundan geliyorsa neden hala maymun var? Biz bunu nasıl düşünemedik” şeklindeki afişleri! Hani “Tanrı varsa onu niye göremiyoruz” deyince dalga geçiyorlar ya bak sen!
En kısa haliyle hücre deformasyonu olarak bilinir. Ya hücrelerin hatalı bölünmesi ya da bölünememesi olarak açıklanabilir. Tıptaki daha detaylı açıklamasını bilemiyorum… Zaten bilmek gibi bir kaygım da yok. Belki de değildir.. Yalnızca burada hiç yapmadığım bir şekilde duygularımı paylaşacağım… Bu yazıda ne yazdım diye dönüp okumaya niyetim yok. Sızlanacağım biraz da sayıklayacağım işte. Bu kadar…
Dört gün içinde…
Birisi çok yakınım.. Canım, gülüşü ve kocaman gözleriyle dünyaları aydınlatan, şen kahkahalarıyla gönlüme ışık tutan… Yüreğime alıvermeye niyetlendiğim.. Belki cumbalı bir evimiz olur da, karşılıklı birer kahve içip “Ahhh İstanbul…” diye hayıflanabilmeyi istediğim insan… Ya da Beyoğlu’nda yalpalayarak nahoş bir halde ve tabii ki ben hafif sarhoş, koluna girip “Bilir misin Fatih neden fethetmiş bu koca İstanbul’u….” diyerek belki bininci kez aynı hikayeyi anlatacağım ve yine aynı kahkahaları duyacağım işte tam da o insan… Hani her insan bir renktir ya.. İşte o, beyaz‘dır. Dupduru duygularıyla, sevgisinin pürlüğüyle, dalına karalar bulaşmamış bir renk… Beyaz. Birkaç gündür bekliyoruz. Kanser olabilirmiş… Olamaz dedim. Olmamalı da… Sonra sesim kesildi. Yutkunamadım. Ağır… Çok ağır…
Olamaz.
Kelimelerimin de sonu gelmiyor. Hep üç noktalı… Tutuk bir burukluk var işte.. Ne bileyim… Kekeme kelimeler. Hiç de beceremem ya.. Donar kalırım. Zaman da durmuş gibi..
Diğeri arkadaşımın annesi. Tanışamadık. Belki de tanışamayacağız. Çok geçmiş… Göğsünde başlayıp kemiğe sıçradığında fark edilmiş. Bir kaç hafta bile sürmeden… Bugün öğrendim. Tanışamadık… Anne… Elimdeki kahve kayıvermiş olduğum yere. Annesiymiş. Canına can veren kadın. Geç kaldık. Tanışamadık… Kahvem gibi sütsüz ve az şekerliliğin kekremsiliğini gördüm gözlerinde.. Elimden kayıverdi. Yetişemedik. Geç kaldık.
Sonuncusu daha şanşlı. Öğretmenimin babası. Öğretmenim dediğime de bakmayın, yakın arkadaşımdır, dertdaşımdır. Bir Amerikalıdan beklenmeyecek kadar naif, sıcak ve bilgi doludur. Babası hemşireydi. Dört ay kadar sonra emekli olacaktı. Tıraş olurken birden boynundaki yumruyu fark ediyor.. Tam da iki hafta önce öğrenmiş. Gırlak kanseriymiş. Meğerse iki gün öncesine kadar hiç bir şey söylememiş. Dün hemen ameliyata almışlar. Umutluyuz. Bugün gözlerimin içine bakıp anlatırken hissettim, belki tanışırız. Tırmanmayı seviyormuş. Yaşı epey ilerlemiş olsa bile, belki bir gün bir dağ yamacından aşağı doğru inerken boynundaki ize aldırmadan gülüşürüz dedik. Öğretmenim de benim babasıyla tanışmamı istediğini ve “belki” yapacağımız dağ gezimizin ona iyi geleceğinden bahsetti… “Biz seninle o patikada yine alemin felsefesine dalıp konuşurken, babam da yanıbaşımızda olur, olacak..!” Bunu söylerken umutluydu. Umutluyduk… Umutluyuz.
Sesim hala kesik kesik… Beklemekteyiz. Hani pazartesileri sevilmez ya.. İşte bir sebep daha.. Bekleme haline, pazartesi bana gelecek bir telefonun ardından son vereceğiz… Sessizliği yırtan bir ses.. Bir “alo” sesinden bu kadar korkacağım aklıma dahi gelmezdi…