İdama Giden İnsan

Hücrenizde tek başınıza oturuyorsunuz.. Saat sabaha karşı 4.00 ve 3 saat sonra idam edileceğinizi biliyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü neler hissederdiniz?.. Haksız yere veya haklı yere o hücrede tutulmanız hissettiklerinizi etkiler miydi?.. O moda girip kendinizle empati yapabilir misiniz acaba?

Ailemi düşünürdüm, ölümden sonra hiçlik olacağı için önemsemezdim, üzülmezdim dimdik ayakta dururdum gibi yavan yorumların gelmeyeceğini umuyorum :))

Plaza Kadınları

Plaza kadınları, sıradan emekçi kadınlardan daha fazla saygıyı hak ediyorlar. Hem yoğun tempolu geçen günleri hem de güzelliklerini korumaya çalışmaları ve her türlü entrikaya rağmen işlerini yapmaları onları belki daha acımasız kılabilir. Fakat bu acımasızlığın altında yatan sebepler hiç de haksız değildir.

Hem iş olarak performans beklenen hem güzelliğini koruması istenen hem kendini geliştirmesi gereken hem de yeri geldiğinde en yakın arkadaşlarını bile satması öğretilen bu kadın tipine hayranlıklarımı dile getirmeden geçemeyeceğim.

Bilgi, zeki ve güzelliğin bir arada olduğu bu insan tipine eğer hırs eklenirse son derece tehlikeli hale gelir.

İyilik Kötülükle Kuşatılmış

İyilik Kötülükle Kuşatılmış

GÜNÜMÜZ dünyasında, özveride bulunmaya istekli kişilerin az olduğu sanılabilir. Yine de, bazı kimseler “bir şeyler yapmayı”, yani başkaları için iyilik yapmayı hâlâ istiyor. Her yıl sayısız insan, hayır işleri yaptığına inandıkları kurumlara milyarlarca dolar bağış yapıyor. Örneğin, Britanya’da 2002 yılında hayır kurumlarına yapılan bağışlar rekor düzeye, 7,3 milyar sterline ulaştı. On cömert iyiliksever, ihtiyaçta olanlara yardım etmek üzere 21,9 milyar sterlinden fazla para bağışlamaya söz verdi, 1999’dan beri de bağışlarını yapıyorlar.

Hayır kurumlarında çalışanlar bazı yararlı işler başarmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Düşük gelirli ailelerin tedavi masraflarının karşılanması, tek başına çocuk yetiştiren anne ya da babaların çocuklarına eğitim ve rehberlik, gelişmekte olan ülkelerdeki aşı kampanyalarının finanse edilmesi, çocuklara ilk kitaplarını verme, yoksul ülkelerdeki çiftçilerin hayvan yetiştirmeleri için damızlık hayvan sağlanması ve doğal afet kurbanlarına yardım malzemelerinin dağıtılması.

Bu gerçekler, insanların başkalarına iyilik yapma kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, tarif edilemeyecek kadar kötü işler yapan insanların olması da üzücüdür.

                              Kötülük Artıyor

İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden bu yana, soykırım ve siyasal nedenli toplu katliamların da bulunduğu yaklaşık 50 olay belgelendi. Bir dergi, soykırım olaylarında “en az 12 milyon,” toplu katliamlarda ise “22 milyon sivilin hayatını kaybettiğini, bu sayıların, 1945’ten beri iç savaşlarda ve uluslararası savaşlarda hayatını kaybeden tüm kurbanların sayısından daha fazla” olduğunu bildiriyor (American Political Science Review).

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kamboçya’da siyasal nedenlerle 2,2 milyon kişi öldürüldü. Ruanda’daki etnik nefret erkek, kadın ve çocuklardan oluşan 800.000’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Bosna’daki dinsel ve siyasal nedenli cinayetler 200.000’i aşkın kişinin ölümüyle sonuçlandı.

Birleşmiş Milletler genel sekreteri 2004 yılında, yakın zamanlarda yaşanan üzücü olayları tanımlarken şunları söyledi: “Irak’ta siviller soğukkanlılıkla katledilirken, yardım çalışması yapanlar, gazeteciler ve savaşa katılmayan kişiler rehin alınıyor ve en barbar şekilde öldürülüyor. Aynı zamanda Iraklı mahkûmlara utanç verici şekilde kötü davranılıyor. Darfur’da halk tümüyle evlerini terk etmeye zorlanıyor, evleri yıkılıyor ve ırza tecavüz bir taktik olarak kasten kullanılıyor. Uganda’nın kuzeyinde çocuklar sakat bırakılıyor ve korkunç gaddarlıklar yapmaya zorlanıyor. Beslan’da çocuklar rehin alındı ve gaddarca katledildi.”

Sözde gelişmiş ülkelerde bile ırksal nefretten kaynaklanan suçlar artmış görünüyor. Örneğin 2004 yılında bir gazete, Britanya’da “son on yılda ırksal nedenli saldırılara ya da kötü davranışlara maruz kalan kurbanların sayısının 11 kat arttığını” bildirdi (Independent News).

Peki insanlar iyilik yapma kapasitesine sahipken neden böyle kötülükler yapıyorlar? Kötülükten bir gün kurtulacak mıyız? Sonraki makalenin de göstereceği gibi, Mukaddes Kitap bu karmaşık sorulara makul cevaplar veriyor.

İtirafa Gel

Pek değerli forum üyesi arkadaşlar,

Hepimizin küçükken, hatta şuan bile bir çok muzurlukları olmuştur mutlaka.

İlk itiraf benden olsun:)

İtiraf ediyorum;

Çocukken binadaki ayakkabıları su saatine saklayan,komşu teyzeler onları aramakla uğraşırken bodrum katta gülme krizlerine giren bendim.

Karşı bakkal Ahmet amcanın bütün kuru tahıllarını birbirine karıştıran ve 30 adet bedava max çubuğunu çalıp hergün aynı bakkaldan bedava max yiyen de bendim. (yaptığım ilk ve son hırsızlık vakası)

Sevgili (eks) aşkım, hani şu lise 1’deyken hafta sonları ” kuzenimle kütüphaneye gideceğiz” bu hafta buluşmayalım diyordum ya,yalandı onlar:)

Dört saat önce telefonla arayan sevgilime hasta olduğumu buluşmaya gelemeyeceğimi söyledim..
Kıyamam geliyorum deyince de yok yok ben uyuyacağım gelme dedim.
Hasta felan değilim.

Hehehe

Senin Annen Bir Melek Değildi Yavrum

Kadınların en temel kapanlarından birisi çocuklarıyla kurdukları ilişkinin biricikliğine ait yapılan vurgular; etraf çocuk için kendini helak etmiş annelerle dolu ama bu alanda baba örneğine rastlasak da nadiren rastlıyoruz. Annelik söz konusu olduğunda “sınıfsız, ayrımsız, yekpare bir kitle” haline gelen kadınlar bu konuda hayatları boyunca “iyi annelik” konusunda bitmeyen bir tez hazırlıyor gibiler.

Bir annenin birinci görevi çocuğunu ne kadar sevdiğini, ona nasıl iyi baktığını herkese kanıtlamak, kocasını ihmaline göz yuman kitle bu konuda hiçbir tolerans tanımıyor ve bir kadının birinci görevinin çocuğu olduğu konusunda hemen uzlaşıyor. Hiçbir futbol takımının, siyasi örgütlenmenin bu kadar sağlam bir ortaklık altyapısı yok, annelik denilince akan sular duruyor, duran sular yeniden akıyor.

Bu annelik mitini ilk kavradığımda söz konusu kişi anneannemdi, çocukları tarafından soğuk olarak nitelenen anneannem. Bunu düşündüm, çok düşündüm, hatta anneannem öldüğünde bir yazı da yazdım, çok önceden yayınlanmıştı hatta. Olsun yeniden yapıştırıyorum buraya, paylaşabilmek için.
Anneanne geçmiş zamana, korunaklı umutlara, sahte düşlere, hiçbir şeye, hatta çocuklarına bile yaslanmadı. Yanında durduğu adamla hiç anlaşamadı, anlaşacak ne vardı ki? Anneanne politikadan, dinden, hayatın gereklerinden çiftçilikten, çocuk yetiştirmekten ve iş yapmaktan (dikiş hariç) anlamadığını hiç inkar etmemişti, seçme hakkının olmadığı dünyasında zorunlu seçmeleriyle barışık yaşama gibi bir adiliğe hiç sığınmadı. Belki tek şansıydı bu, reddetti. Sonsuz kadar şikayet etme hakkını kullandı yalnız, bu da yakın çevresi için dayanılmazdı. İyi de, ufacık bir parçası bile kendine ait olmayan bu hayatta anneanne herkesin hoşuna gitmek zorunda mıydı? Bunun yanıtını erken bulduğundan belki de, karılık, analık gibi “kutsal” görevlerini zorlamayla yerine getirdi.

Bir kalbi vardı, yanlış anlaşılmasın, çocuklarını da severdi ama kendince, kalbi varoluş acısıyla yeterince meşguldü. Çocukları tarafından ona yakıştırılan “soğuk anne”, kocası tarafından yakıştırılan “ruhsuz kadın” nitelemelerini vakurla taşıdı. Çocukların annelere duyduğu ilkel yönelimler, çıkarın, sömürünün biçim değiştirmiş haliydi ve sevgi olarak adlandırılıyordu; anne tanrı gibiydi, verici, yapıcı, sevici ve baştan çıkmış bir tanrıya ibadet etmeme tehdidi hemen iletilirdi. Anneanne bunların adını koymadan ama bu yoldan da sapmadan baştan çıkmış bir tanrı gibi yaşadı, çocuklarını severken özverinin dozunu çok iyi ayarladı. Sayesinde ortaya çıkan çocukları onu hiç örnek almadı. Ev, çocuk odaklı bir hayatla, annelerine yükledikleri çocukluk boşluklarını doldurmaya çalıştılar. Yanılgıları şuradaydı; boşluklar hayata aitti, anneanneye değil ve aslında iki seçenek vardı: Ya hayatınızı insanlığa, ya da kendinize adarsınız. Bunların dışındaki seçenekler testteki çeldiricilerdir ve nedense herkes bu çeldiricilere çelinirdi. Kocalara, çocuklara, eşyalara adanmış bir hayattan anlam çıkarmak ise denizin ortasındayken, yüzme bilmiyorken, batıyorken tutunulan ama kendisi de bir yere bağlı olmadığı için hayat kurtarmayan dala benzerdi. Dalla birlikte denizin dibini boylamanın yalnızlık duygusuna iyi geldiği öteden beri söylenir, fakat köksüz bir dalın kimseyi kurtardığına tanıklık eden olmamıştır.
Anneanne işte bu yüzden sadece kendine ağladı, bu ağıtta şöyle bir alt metin saklıydı: Ağlayın sefiller bir biblo gibi yaşamanın acısına/Hayatta hiçbir şeye etki edemediğinizin varın artık ayırdına.
Peki anneanneyi kimler anladı? Kimseler anlamadı.
Yıllar önce böyle düşünmüştüm. Ondaki kayıtsızlık seçilmiş değildi belki ama seçilmiş gibi duruyordu.

Annelik mitinin kadınları edilgenleştirmek için abartıldığını düşünmememiz için hiçbir sebep yok, çünkü burada söz konusu olan bir canlının sorumluluğunu almak, bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmekle sınırlı değil, ruhunu vermek, çocuğuyla yeterince ilgilenen bir kadının bile sürekli bunu anlatmaya çalışmasındaki çaba buradan kaynaklanmakta. En büyük tehditle karşı karşıya kalmış gibi savunmaya geçmesi ve “bu kadar abartacak ne var, herkese sorumluyuz işte yaşadığımız için, çocuk kuyruğum ya da bacağım değil” diyememesi bundan galiba.

Diyorum ki emeğimizi, bedenimizi vermemiz bile yetmiyor kimseye, ruhumuzu da istiyorlar, çocuklar istemiyor bunu, annelik formasyonunu oluşturan tarih istiyor, anlamları gasp etmiş kültürel evren istiyor ve kimse bu konuda aforoz edilmeyi göze alamıyor. Ve işin fenası bundan en fazla acı çeken bir türlü olmaya bırakılmayan çocuklar, kendilerine saçlarını süpürge yapmış anneyi -işlerine gelse bile- hayat boyu vicdan azabıyla hatırlıyorlar, kendileri için düşlerinden vazgeçmiş, ruhunu yitirdikçe mutsuzlaşmış annelerini hep hüzünle hatırlıyorlar. Abartmayalım, ruhumuzu vermeyelim kimsenin de ruhunu istemeyelim, anneannemin yalınca kavradığını kavrayalım ve anneliği tuzağa çevirenlere karşı kahkaha atalım, “ne meleği senin annen bir cadıydı yavrum” dedirtelim şu fazla erkeklere. Şimdi sessizce dağılalım, eve neresinden gireceğimizi tasarlayalım.

Süreyya Karacabey