Dinde Bölünmenin Acısını Çekiyoruz

İslam toplumları olarak, dinde bölünmüşlüğün acısını çekiyoruz. Allah dinde bölünmeyin diye hüküm verdiği halde, bizlerin günümüzde bölünmüşlüğümüzü açıklarken, bunu bir bereket, güzellik, zenginlik olarak göstermemiz, bizlerin ne derece, Kur’an merkezli yaşadığımızı göstermektedir.

Allah dinde bölünmenin tehlikesini, Kur’an da bakın bizlere nasıl anlatıyor.

Enam 159: Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.

Rum 32: (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.

Müminun 53: Ama insanlar, aralarındaki inanç bağını keserek kendi aralarında parça parça oldular. Her grup kendilerinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedirler.

Ali imran 105: Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.

Ne yazık ki bizler güzelim dinimizi, bu hale getirdik. Parçalanıp bölününce de, İslam düşmanlarına kolay lokma olduk. Allah geçmiş toplumların, yaptığı yanlışları bizlere örnek gösteriyor ve sakın onlar gibi dinde bölünmeyin diye bizleri uyarıyor ayetlerinde. Peki, bizler bu uyarılara kulak verip uyuyor muyuz? Elbette uymadık, hatta inatla ayetleri duymazlıktan geliyoruz, böylece Allah ın azabından da kurtulamıyoruz.

Allah Yahudi ve Hıristiyanlar dan bahsederek, bakın bizleri nasıl uyarıyor.

Bakara 120: Dinlerine uymadıkça, Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Çok doğru, bugün bizler ne yaparsak yapalım, onların dinlerine uymadıkça, bizlerin güvenilecek dostları olması mümkün değildir. Fakat bizler bu gerçeği, ne yazık ki hala görmezden geliyoruz.

İslam toplumu olarak öyle bir bölündük ki, Yahudi ve Hıristiyanlar artık Müslüman ülkelere karşı, kendileri bir güç kıllanma gereği bile duymuyorlar. Çünkü bizleri birbirimize düşürdüler. Müslüman, Müslüman ı öldürür oldu. Hem de camilerde, Allah ın huzurundayken bile öldürmekte, bir sakınca görmeyenler var aramızda. Ne hallere düştüğümüzün farkında mıyız?

Yahudiler ve Hıristiyanlar karşımıza geçmiş, kıs kıs gülüyorlar halimize, başarılarından dolayı. Hala toplum olarak, kendimize gelmeye niyetimiz yok mu?

Geçen gün bir haber okudum gazetede. İsrail Başbakanı bakın ne diyor, içinde bulunduğumuz acı gerçeği haykırıcasına.

İsrail in İran a saldırmaları durumunda, bunun Ortadoğu da ki tansiyonu düşüreceğini savunarak, İran ın Arap dünyasında sevilmediğini, İsrail in İran ı vurması durumunda, Arapların bir tehditten kurtulmuş olacağını söyleyebiliyor. Bizler İslam âlemi olarak ne derece parçalanmış, bölünmüş ve birbirine düşman edilmiş olduğunun, açık bir örneğini görüyoruz.

İsrail in, Yahudi zihniyetinin düşüncelerine bakar mısınız? Bütünüyle yalan söylüyor diyebilir misiniz? Diyemezsiniz, çünkü İslam toplumu birbirine düştü, Yahudi ve Hıristiyanlar ın planları ile birbirimize düşürüldük. Düşman olduk adeta.

İran neden bizlerin düşmanı olsun. Onlar bizlerin din kardeşimiz değil mi? Aynı peygambere, aynı kitaba iman edenler, nasıl olurda birbirine düşman olur. Rehberimiz Kur’an olmaktan çıkınca, elbette bu acı sonuçta kaçınılmaz olacaktır. Hakka batıl karıştırılıp, neyin Allah emri, nelerin olmadığının ayrımını yapamaz olduk. Yahudi fitnesi bizleri yönetebilmek için, yüzlerce yıldır dinimize ektikleri, hurafe fitnelerin meyvesini topluyor artık.

İşin ilginci, İsrail Başbakanı bu sözleri söyledikten sonra, İslam camiasından hiç ses çıkmadı. Yalan söylüyorsun, biz İslam toplumları olarak, İran a düşman değiliz demediler.

Yıllarca İran ile Irak ı savaştıranlar, Irakta milyonlarca Müslüman kanını dökenler, şimdide bir başka Müslüman ülkede, Suriye de aynı planı uygulamaktadırlar. Hem de Müslüman ı Müslüman a kırdırarak. Acaba sıra ülkemize ne zaman gelecek, bunu hesap eden, düşünen var mı?

İsrail İran ı bertaraf ettiğinde, Arapların bir tehditten kurtulmuş olacağını söylüyor. Müslüman bir toplumun tehdidi, asla bir başka Müslüman toplum olamaz, olmamalıdır. Bizlerin en büyük tehdidimiz, İsrail, yani Yahudi zihniyetidir, geçmişte de aynen böyle olmuştur ve böylece Allah ın gazabına uğramışlardır. Siyonist’in sözüne asla güvenilmez, bunu unutmayalım. Lütfen artık bu gerçeği görelim ve kendimize gelelim.

Allah Kur’an da akla, düşünmeye çok önem verdiği içindir ki, ayetlerin sonunda düşünerek iman etmemizi, düşünerek yaşamamızı ister. Zaten imtihanında özü, aklımızı kullanmaktan geçmiyor mu?

Allah aklını kullanmayanları, bakın nasıl bir cezaya çarptıracağını söylüyor.

Yunus 100: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.

Ne dersiniz, İslam âlemi içindeki bu azap, acı, keder, birbirine düşman oluşumuzun nedeni, aklımızı kullanmadan iman ederek, dinde bölünmeyin diyen Rabbin sesini duymadığımız için, Allah ın bizlere bir cezası olmasın sakın.

Değerli din kardeşlerim. Gelin Yahudi fitnesinin oyunlarına gelmeyelim. İslam âlemi olarak, tek bir yumruk olalım. Mezhep ayrılıklarımız, bizleri düşman yapmasın. Her toplum istediği şekilde imanını yaşasın.

Bizleri tek yumruk yapan, peygamberimizin bizleri davet ettiği, Kur’an ın orta yolunda birleşelim. Yahudi ve Hıristiyanların oyununa gelmeyelim. Onların insafsız adaletine güvenerek, kendimizi teslim etmeyelim.

Her acının sonunda bir mutluluk vardır. Gelin İslam âlemi olarak, bu yanlışımızdan dersler alalım ve güç birliği yapalım. Yahudi fitnesi, İsrail Başbakanının söylediği, İran İslam toplumu içinde sevilmez, Arapların düşmanıdır fitnesini boşa çıkarıp, yalanlarcasına, el ele verelim. İslam toplumu içindeki, bu bölünmüşlüğümüze son verelim. Varsa yanlışlarımız kendi aramızda düzeltelim. Çünkü Müslüman Müslüman ın kardeşidir, bunu unutmayalım.

Tüm bu gerçeklerin, hala farkına varamazsak eğer, ülkemizi çok acı ve kederli günler beklediğinin bilincinde olalım. Zalimlere boyun eğmeyelim, aldatmacalarına kanmayalım. Bir söz vardır;

(Mazlumlar ayağa kalkmayınca, zalimler diz çökmez.)

Rabbim, ülkemiz olarak bizler, çok hassas bir imtihandan, dönemden geçiyoruz. Ne olursun zalime muhtaç etme, yardım et bizlere. İslam âlemi olarak, güç birliği yapmamız için, zalimin fitnesinin farkında olmamızı sağla. ÂMİN.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK

Liboş demek…

Sosyal medyada sıkça karşıma çıkan bir terim bu. Liboş… Peki altında yatan psikoloji ne? Homofobi mi? Cinsiyetçilik mi?

Elbette hepsinden bir parça var. Biliyorsunuz bir şeyin sonuna -oş eki gelmesi (nonoş, liboş, vs) o kelimeyi bir aşağılama sıfatı haline getirir. Altında yatan aşağılama anlamı ise “kadınsı” olmakla benzerdir. Yani liberallere “liboş” denmesi aslına kadının aşağılanmasının bir yansımasıdır. Bir çok küfürün temelindeki aşağılama burada da kendini gösterir.

Çıldırtan Diyaloglar

Diyalog 1 – Çıldırtan Diyaloglar

A- Savunulabilir ki ispatlanamaz olan şeyler yokturlar.
Ama çoğu insan bunu şöyle düşünür:
“İspatlanamaz olan şeyleri istediğimiz şekilde yorumlayabiliriz”

B- Ne gibi?

A- Örneğin ben bakmazken şu akvaryumdaki balık hala orada mıdır?

B- Elbette.

A- İşte bu senin yorumun. Sen bana ispatlayabilir misin bunu?

B- Hımmm. Belki…
Sen bakmadığın bir anda fotoğrafını çekerim onun.
Sen fotoğrafın çekildiğini görürsün ama balığı görmezsin.
Sonra beraberce filmi banyo ederiz ve onu görürsün.

A- Hımm. Olabilir. Belki bakmadığım bir tek anda balığın orada
olduğunu ispatlamış olabilirsin ama bu bakmadığım tüm
anlarda da orada olduğunu ispatlamaz.

B- Balığı videoya çekerim.

A- Video filminde sahneler arasında yani iki ekran taraması arasında
bir boşluk vardır, ya balık o anlarda yoksa.

B- Ama sen şimdi konuyu saptırıyorsun. Ona bakarsan balığa
baktığın anlar arasında da boşluk var. Çünkü gözünün algılama
hızı saniyede 20-25 kare.

A- Doğru. Ama bu sadece bir örnekti. Hem ben konuyu tümüyle
balık örneği üzerine kurmak istemedim. Ben ispatlanabilir
ve ispatlanamaz olan şeylerden söz ediyorum. Örneğin şimdi
ortaya çıktı ki balığa sürekli bakıyor olmamız onun sürekli
var olduğu anlamına gelmiyor.

B- Ya ne anlama geliyor. Sence balık saniyenin yirmide birinde
başka bir yere gidip geliyor olabilir mi?

A- Onun doğal yeteneklerini düşünürsek hayır.

B- Peki, başka ne olasılık var?

A- Hımm. Belki de televizyon görüntüsü örneğini ele alabiliriz.
Televizyonda iki görüntü arasında, saniyenin yirmide birinde
görüntü nereye gidip gelir?

B- Tabii ki hiçbir yere. Her görüntü ayrı ayrı taranarak oluşturulur.

A- Belki bizim balığımız da öyledir.

B- Nasıl yani?

A- Ayrı ayrı oluşturulmuştur.

B- Hey bu olmaz. Televizyondaki görüntünün iki karesi farklı iki
karedir. Biz burada tek ve aynı balıktan sözediyoruz.

A- Tek ve aynı balık olduğunu nerden bilebiliriz ki. Hem zamanın
bir anındaki balık zamanın bir sonraki anındaki balıkla aynı
olsaydı, zamanın geçmediğini en azından balık için geçmediğini
söyleyebilirdik.

B- Belki de zaman geçmiyordur.

C- Hey, bakın deminden beri sizi dinliyorum ama söyledikleriniz
oldukça saçma şeyler. Özellikle seninki. Ama sen de saçmalamaya
başlayınca nesnel gerçekliği kurtarmak adına birşeyler yapmaya
karar verdim.

B- Bak arkadaşım, ben saçmalamaya başlamadım, hem kimse
seni konuşmaya da davet etmedi.

A- Bence konuşmak istediği şeyler varsa konuşsun. Hem belki
tartışmamız daha çabuk biter.

B- İyi öyleyse. Ama şunu belirteyim ki ben belki de zaman
geçmiyordur diye laf olsun diye söylemiştim.

A- Belki laf olsun diye söyledin ama bana bir ilham verdin,
ispatlayabilir misin bana zamanın geçtiğini?

B- Haydaa! Şimdi sen ciddi misin?

A- Sen zamanın geçtiğini düşünürken ne kadar ciddiysen ben de
zamanın geçtiğinin ispatlanması konusunda o kadar ciddiyim.
Bu benim hakkım.

C- Yaa, bak arkadaşım. Zaman geçiyor, çünkü demin konuşuyorduk.
Bu iş bu kadar basittir. Demin konuşuyorduk ve hala konuşuyoruz.
Demek ki arada bir zaman süresi geçmiş.

A- Ben geçerken görmedim.

C- Ne demek ben geçerken görmedim.

A- Demem o ki, şimdi kalkıp kendimi çürütmek için sana yardımcı
olmayacağım. Yapabiliyorsan bunu kendin yapmalısın.

B- Deminki konuşmayı hatırlamıyor musun?

A- Diyelim ki hatırlıyorum. Bu neyi ispatlar?

C- Tabii ki konuşmanın olduğunu şaşkın!

A- İyi de, akşamki rüyamı da hatırlıyorum ama o olmamıştı.
Hem ayrıca gene olup da unuttuğum o kadar çok şey var ki,
hafızama bırakın kesin ve %100 güvenmeyi, belki de
hiç güvenmemeliyim.

B- İyi de onu hatırlaman onun olduğunu gösterir.

A- Ya yanlış hatırlıyorsam.

B- O zaman bile bir şey olmuştur, fakat sen yanlış hatırlarsın.

A- Peki, olmuş olması da yanlış hatırlanamaz mı?

C- Bir hatırlama varsa şu anda olmamış ve geçmişte olmuş
bir “şey” vardır. Bu da zamanın geçtiğini ispatlar.

A- İyi ama ben şu anda geçmişte olmuş varsaydığım bir şeyin
hayalini kurmuş olabilirim.

B- Şu andan bahsetmen bile zamanın varlığını gösterir, zamanın
var oluşu ise zamanın geçişidir şüphesiz.

A- Şüpheli…

B- Ne şüpheli?

A- Tabii ki zamanın geçtiği. Zamanın geçmesi iki an arasındaki
değişimle tanımlanabilir. Tek bir an, şu an, bunu ispatlamaz.

C- Peki sen hiç bilmediğin, tatmadığın birşeyin nasıl hayalini kuruyorsun?

A- Aslına bakarsanız hayal diye düşündüklerim, gerçek diye sandığım
şeyleri taklit etmiyor. Şimdi ben buraya bir çizgi çizebilirim
ve bu daha önce hiç çizmeyi bilmediğim bir çizgi şekli olabilir.
Hem hayal niye gerçeği taklit etsin veya ona bağımlı olsun, bu
hep gerçek vardır ama hayal yoktur düşüncesinden kaynaklanıyor.
Kim ispat edebilir bana gerçeğin var ve hayalin yok olduğunu?
Belki de gerçek hayali taklit ediyor ve ona bağımlı!?

C- Sen daha önce yüzlerce kez çizgi çizdin. Bu kavramı biliyorsun. Hem
elini rastgele hareket ettirsen bile daha önce çizmediğin bir çizgi ortaya
çıkardı. Ayrıca çizdiğin bir çizginin aynısını bile çizmek istesen
bunu beceremezdin bence. Çünkü tıpatıp aynı olmazdı.

A- Niye bu yolu zorlayayım ki? Neden ben bilmediğim bir şeyin ya da
yaklaşık olarak bilmediğim, hiç bilmediğim bir şeyin hayalini
kuramaz mışım?

C- Kuramazsın çünkü bir başlangıç ve dayanak noktan olmaz. Hayaller
bile birşeylere dayanmak zorundadır.

A- Dayanmak zorunda olduğunu ispat edebilir misin?

B- Neden hep biz birşeyler ispat etmek zorundayız. Sen hiçbir
şeyi kanıtlamaya çalışmıyorsun, herşeyi çürütmeye çalışıyorsun.
Kanıtlamak zordur, çürütmek kolay.

A- Neden kanıtlamak zor olsun çürütmek kolay. Çürütülemeyecek
şekilde kanıtla, kanıtlayabiliyorsan. İkinin iki olduğunu kanıtlamak
kolaydır, çürütmek zor. Hem ben ispatlanamazlık üzerinde
duruyorum. Söylediğim şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunan sizsiniz.

B- İkinin iki olduğu sadece bir kabuldür. Bu kabulle başladıktan sonra
nasıl çürütülebilir ki, zaten kabul ederek başlıyorsun. Hem ikiyi
kavramsal olarak biz yarattık, iki iki’den başka ne olabilir ki?

A- Üç olabilir.

C- Karşı çıkmak uğruna tutarsız oluyorsun. Bu saçmalığı daha ne
kadar sürdürebilirsin ki… Karşı çıktığın şeylere içten içe
inanmıyorsun. Yoksa bizim aramızda anlamlı bir şekilde varlığını
sürdüremezdin, etrafındaki insanlarla uyumlu ya da yarı uyumlu(!)
ilişkiler kuramazdın.

A- Üstünlüğü ele geçirdiğini sanıyorsun değil mi? Yanında senin gibi
konuşan beş kişi daha olsa bahse girerim kendinden daha emin
olurdun. Ya yüz kişi olsa veya yüz bin? O zaman benim
haklı olabilme olasılığımı düşünmeye bile değmezdi. Benim amacım
haklı çıkmak değildir, yanımda kimseler olmuş veya olmamış
farketmez. Benim gücüm kendimden gelmez. Ben gerçeği
arıyorum. Yolumu aydınlatan onun ışığıdır. Sahte olanın
desteğe ve yandaşa ihtiyacı vardır, sürekli kendisinin
onaylanmasına ihtiyacı vardır. Gerçek ise tek başına
bile olsa eninde sonunda galip gelecektir. Şimdi anlıyor musun
gerçeği arayan bir kişi ile onun etrafındaki gerçeği aramayan
bir grup ya da bir yığın insan arasındaki uyumlu ya da
yarı uyumlu ilişkileri? Bu ilişkiler uyumsuz bile düşse sence
kim ya da kimler, kime ya da kimlere ayak uydurmalıdır.
Görünüşte hep şöyle olmuştur ki; çoğunluk güçlü ve haklıdır.
Oysa onların gücü sahtenin gücü de olabilir. Ama bu güç
aynı karanlığın üstüne ışık düştüğünde hiç var olmamış
gibi yok olması gibi yok olabilir gerçek ortaya çıktığında.

C- Gerçek uğruna uzun bir söylev çekiyorsun. Ama bir saattir
gerçeğin gerçekliğini kabul etmiyorsun. Bunu bizim mi söylememiz
lazım. Kendi konuştuklarının farkında değilsin. Söylediklerinin
toplamda iler tutar bir yanı yok.

Bir’in Hikayesi

Bir zamanlar zaman yoktu =), mekan da yoktu. Sadece sonsuzluk vardı. Bir zamanlar, Bir’in zamanları idi. Sonsuz ve sınırsız olan belirsizdi de. Sınırları olmadığı için dışı yoktu. O ilksel şeydi. Sonsuz olan herşeyi bilir değil mi? Çünkü sonsuz bilince sahiptir. Ama o bilmiyordu. En azından bir şeyi bilmiyordu. Sonsuz bilince sahip olmamanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Sonluluğu bilmiyordu. Farkındalığı bilmiyordu. Bilgi denebilecek hiçbir şeyi bilmiyordu. Çünkü bilgi bir şeyin diğer şeyden farklarına dairdir. Ama henüz ‘şey’ler yoktu. Sonsuz bilince sahipti ama hiçbir şey bilmiyordu. Çünkü zaten henüz bilinebilecek hiçbir şey yoktu…

O zaman deneyimlenemez olan sonsuzluğundan, deneyimlenebilir olan sonluluğa bir yol açmaya karar verdi. Daha karar verdiği anda sonlu olarak deneyimleme fırsatına sahip olabileceği sonsuz alternatif deneyimin neler olabileceğini biliyordu. Ve her türlü senaryonun sonucunu da. Ama senaryonun içinde olmak başka bir şeydi. Bir yerin haritasını bilmek başkadır. Yollarında gezmek başka…

O zaman uzay ve zamanı var etmeye karar verdi. Onları iki şekilde birleştirdi. Uzay/zaman ve zaman/uzay diye. Uzay/zaman (birim zaman başına düşen uzay) varlıkların deneyim alanı olacaktı. Burada sonsuz uzay ve üstünde akıp gidilen bir zaman vardı. Zaman/uzay (birim uzay başına düşen zaman) da ise durum tersi idi. Tüm zamanlar aynı anda mevcuttu ama burada da uzay oldukça sabit bir nokta gibi idi.

Deneyimlemek için bunu isteyen varlıklara yani sonlulara ihtiyaç vardı. Herşeyi kendi sonsuzluğu içerisinde bilmek ve belirlemek, o şeyi deneyimlemek değildi. O halde deneyimleyebilmek için ‘özgür irade’ ye ihtiyaç vardı. Bu birlikten ilk sapma idi. Kendini bilmek için kendinden sapan ve ne olmadığından yola çıkarak ne olduğunu anlayan. Aslında hem olduğu hem olmadığı şeylerdi, olması olası tüm şeyler ve olabildiğini gördüğüne göre olduğu şeylerdi de.

Olabildiğince çok deneyimin işlenebilmesi için kendi sonsuzluğunu bölüp sınırlamak istedi. Ama gördü ki bölündükçe azalan bir şey değildi o. İkiye bölündüğünde ilk boyutu yaratmış olduğunu gördü. Bir çizgi üzerinde sağa ve sola uzanan iki ayrı sonsuz gibi duruyordu şimdi. Tekrar bölündüğünde bir boyut daha ortaya çıkmak zorunda kaldı. Çünkü 3 sonsuz tek boyuta sığmıyordu. Bölündükçe bölündü. Baktı ki sonsuzluğundan kurtulmak mümkün değil. Bölündükçe her seferinde yeni boyutlara taştığını gördü. Boyutların uçları hep açıktı. Bu da onu hala bütün ve tek sonsuz olarak tutan şeydi.

Bu arada farketti ki, özgür iradeye sahip varlıklar yaratacaksak kendi içimizden, bunların gerçekten özgür olabilmeleri için işe sıfırdan başlamaları gerekirdi. Sonsuz olduğunu bilen bir varlık nasıl sonluymuş gibi davranıp duyumsayabilirdi ki. Deneyimler gerçek olmalıydı ki tadı çıksın. İşte bunu nasıl yapacaktı. Hem sonlu hem sonsuz. Kendini sonlu sanan sonsuz parçaları.

Bir yandan bölünmeye devam ederken, kafasını =)) bu sorular kurcalamaktaydı işte. Öyle bir deneyim alanı tasarlamalıydı ki, bilinenle bilinmeyen arasında mükemmel bir denge olmalıydı. Bölünme giderek hızlanırken ve yeni boyutlar ortaya çıkarken gördü ki, giderek daha çok etrafı çevrelenmiş sonsuzluklar oluşuyor. Ve bunların ortaya çıkış ve kendinden fışkırış hızı arttıkça kendi sonsuz bilincinden o oranda az pay alıyorlar. O zaman bunları kendine bağlayan bağlantıyı uzun ve ince tutarsam eğer bilinçlerini sınırlayabilirim dedi. O zaman gerçekten sıfırdan başlarlar ve seçme özgürlüğüne sahip olurlar. Bakalım ne olacak =)

Ve sonsuz tane sonlu ortaya çıktı. Tabii bunlar görünüşte sonlu idiler. Herbiri kendi etrafı sınırlandırılmış varlıklarının bir noktasında sonsuzla olan ince uzun bağlantıyı (uzun ince bir yoldayız =) koruyorlardı. Sonlu gözüken ile sonsuz arasındaki bu bağ onların ruhları idi. Sonlu ve sonsuz arasında gidip gelen, iletişimi sağlayan bir mekik. Tek bir ağacın yaprakları gibiydiler. Hepsi kökten besleniyorlar, ama diğer yapraklar onlara yeterince farklı bir varlık olarak gözükebiliyordu. Ama henüz uzay/zaman’da değildiler. Deneyimlerin başlayabilmesi için acaba daha neler yapsam diye düşünmekteydi sonsuz.

Özgür irade tamam ama bu iş biraz riskli. Bunlar (hangi bunlar =) özgür olacak istediklerini yapacak, yaratacaklar. Buna bir kural koymak lazım. Ama öyle bir kural olmalı ki, kısıtlayıcı da olmamalı. Hah tamam buldum. Bunlar sadece ‘sevgi’ ile yaratabilsinler. Onlara güç veren tek şey bu olsun. Birlikten ikinci sapma da böylece ortaya çıkmış oldu. Artık varlıklar deneyimlere başlayabilirdi. Başlayabilir miydi? Hiç sanmıyorum. Çünkü onları varedecek malzeme yoktu henüz. O zaman da üçüncü sapma olan ‘ışık’ ortaya çıkmak durumunda kaldı. İşte bütün malzeme bu idi. Maddenin en kaba hallerinden en süptil hallerine kadar ve enerjiye kadar herşey bu ışığa çeşitli dönme ve titreşimin eklenmesi ile mümkün olabiliyordu. Oyun havuzumuzdaki kumlar da hazır olduğuna göre deneyimler artık başlayabilirdi.

Önce tüm malzemeyi tek bir noktada topladı ve sonra büyük bir buuumm!! İşte sonsuzumuzun ilk kalp atışı. Zaman ve uzay başlıyor sonsuzlukta. Varolan herşey ondan bir parça ve kopmaz bir bağ var aralarında. Ve bağ olduğu sürece aslında hepsi tek parça. Tek parça olana ne denir? Parça da denmez ki artık. Neyse bütündü onlar işte. Onlar deneyimleyecek, sonsuz deneyimleyecek. Zaten ikisi aynı şey değil mi?

Herşey merkezin etrafında dönerken ve büyürken kendilerinin ilk farkına varanlar galaksileri oluşturdular. Ve kendi galaksilerini yönetmeye başladılar. Daha önce sonsuzun onlara yaptığını bu sefer onlar yapıyordu. Yaratmanın sonu yoktu sanki. Kendilerini sonsuza bölüyorlardı. Parçalarının benliklerinde yeni deneyimlere yol alıyorlardı. Sonsuza ulaşan taşmalı ve fışkırmalıydı sanki. Kendi evreninde kendi kurallarıyla oynamaya başlamalıydı.

Güneşler kendi sistemlerindekilerin benliklerinde yaşarken (tabii ki aslında yaşayan hep tek sonsuz idi) giderek nasıl bir oyun alanı olması gerektiği daha açık hale geliyordu.

Engels soslu diyalektik eleştirisi

Engels’ten yapacağım bir alıntı üzerinden diyalektik yöntemi eleştirsem çok mu büyük bir ‘günah’ işlemiş olurum? Umurumda değil, çünkü günah hep çekicidir! O halde önce bir alıntı: “Kölelik olmadan, Yunan devleti, Yunan sanat ve bilimi olamazdı; kölelik olmadan, Roma İmparatorluğu da olamazdı. Ama Yunan kültürüyle Roma İmparatorluğunun kurduğu temel olmadıkça, modern Avrupa da olamazdı. Bütün iktisadi, politik ve ussal gelişmemizin, köleliğin hem evrensel olarak kabul edilmiş hem de gerekli olduğu bir durumdan oluştuğunu hiç unutmamalıyız. Bu anlamda şunu söyleyebiliriz: Eski çağın köleliği olmadan modern sosyalizm de olamazdı. … o zaman varolan koşullarda kölelik düzeninin kurulması ileriye atılmış büyük bir adımdı.” [Engels, Anti-Dühring, 216-217].

Nasıl ama? İnsanı marksizmden soğutacak bir analiz değil mi? Tümüyle teknisist bir bakış açısı ve erekselcilik söz konusu. Ekonomik indirgemecilik ve insanı önemsizleştirme çok açık ifade edilmiş. Yunan sanat ve biliminin kökeninde köleliğin yattığını iddia ediyor. Pisagorcular başta olmak üzere komün savunusu yapan felsefeciler v.b. yok sayılıyor bu arada. Çünkü Engels o dönem için köleliği ‘ileri bir adım’ olarak görüyor. O halde, o dönem eşitlik-özgürlük için mücadele eden hareketleri de bu ileri adımı engelleyen gerici hareketler olarak görecektir. Bundan bu sonuç çıkar. Demek ki o devirlerde yaşıyor olsa, Engels mücadele eden kölelere gidip ”Durun yapmayın, siz şimdi farkında değilsiniz ama aslında sizin ezilmeniz uzun vadede çok hayırlı olacak, komünizmin alt yapısı kuruluyor. Ses çıkarmayın!” deyip despotlardan yana olacak! İşte Stalin de işçilerin canını çıkarırken bu ”teoriyi” kullanıyordu. Kalkınma, sanayileşme v.b. ereği koyup işçilerin tüm haklarını törpülemiş, onları köleleştirmiş, sovyetleri de devletleştirmişti. Sonunda Rusya kalkınmıştı da! Peki bu ‘ileri bir adım’ mıdır? İşçilere göre hayır, ama Engels’e göre evet! Bu yazının yazılma gayesi işte budur. Sorunun diyalektikten kaynaklandığını gösterebilmeyi umuyorum.

Tarihsel açıdan bir şeyin ilerici sayılması için emeğin özgürleşmesi yönünde bir adım olması gerekir. Kölelik ise -adı üzerinde- böyle bir adım değildir. Ama Engels aktardığım sözlerinde emeğin özgürleşmesi açısından değil, tümüyle teknisist bir açıdan meseleye yaklaşıyor. Kölelik sonucu elde edilen birikim neticesinde, bin yıl sonra doğmuş olan bizler için kazanımlar bulunabilir elbet. O da sadece teknoloji açısından; yoksa gerici felsefeler, despotik devletler v.s. hiç de birer kazanım gibi görünmüyorlar. Engels’in olumladığı kölelikten günümüz seküler medeniyeti ve bilimi kadar günümüz gericiliği ve faşizminin de doğduğunu unutmamak gerekiyor. Engels’in ‘ileri bir adım’ olarak gördüğü köleci dönemden sonra daha ileri bir adım olarak gördüğü feodal dönem ve hatta Orta Çağın karanlığı geliyor! Tarih ileri mi akar hakikaten? İlericilikte neyi kıstas aldığımıza göre değişir. Sadece teknolojik gelişime bakarsanız böyledir kuşkusuz ama onca gelişim içinde yokluk çekenlere, hayatı kararan kadınlara, savaşlarda telef olanlara, Orta Çağ karanlığında yakılanlara sorun bir de!.. Kölelik ileri bir adımdı deyince Engels köleler dışında herkesi ikna eder herhalde!

Kölelikten serfliğe geçiş ileri bir adım olarak görülebilir. Ama ilkel komünal toplumun göreli özgür emekçisinin köleliğe düşmesi bir ilerleme falan değildir. Bu bir düşüştür. Bu düşüşün belki tarihsel olarak kaçınılmaz olması, bunun bir düşüş olduğunu reddetmeyi gerektirmez. Kölelikten serfliğe geçiş de –emeğin tahakküm edilmesi devam ettiği için- en fazla reform anlamı taşır ve kurtuluş getiren bir devrim anlamına gelmez. Hele ki üretim ilişkileri üretici güçlerin önünde engel haline gelmeden evvel, yani köle emeği üretici güçleri geliştiriyorken böyle bir refomun bile olamayacağı iddiası baştan sona rezalettir. Engels’i zaman makinesine koyup Spartaküs’ün yanına ışınlasak, köle emeği üretici güçleri geliştirirken Spartaküs’e hayalperest muamelesi yapacak, kölelik üretici güçlerin gelişimi önünde engel haline geldiğinde ise en ‘fazla’ serflik önerecekti! Spartaküs serfliği değil özgürlüğü talep ettiği için de Engels’den fırçayı yiyecekti. Burada, emeğin özgürleşmesi ve kendini olumlamasını temel alan değil (halbuki böyle olmalıydı – Spartaküs’te böyledir), emeği karşıtının onu olumsuzladığı haliyle (yani ‘köleleştirilmiş emek’ olarak) değerlendirip o diyalektik tahakküm ilişkisi içinde hareket ettirebilen bir zihniyet var. Buna ekonomik indirgemecilik diyebiliriz. Bu zihniyet geçmişe bakarken ‘durum tespiti’ yapıyor gibi görünebilir ama aynı zihniyetle geleceğe baktığında, üretici güçler gelişiyor diye işçilerin canını çıkarmaya kalkan bir Stalin görürüz. Ya da Batıya yetişmek, hızlı kalkınmak, sanayileşmek için taylorist iş disiplinine sığınan bir Lenin görürüz. Erekselcilik işte bu noktada devreye girer.

Bir başka örnek verelim; emekçi insanın özgürleşmesini önemsemeyen ekonomik indirgemeci bir mantıkla meseleye bakarsak, örneğin o dönemlerdeki Emeviler, sonradan ortaya çıkan özgürlükçü-komünal Karmatilere göre daha ‘ilerici’ sayılır! Çünkü Karmatiler özgürlükçüydü, Emeviler ise köleliği barındırıyordu ve dolayısıyla maddi koşulları daha hızlı geliştiriyordu!

İkinci husus şudur: Bence komünal toplumdan köleliğe geçen emekçi ileri bir adım atmamıştır (zira bunu böyle tanımlamak özgürlüğe değil insan mutluluğunu dışlayan bir teknolojik gelişim fetişizmine odaklanıldığını gösterir) ama kölelikten serfliğe geçiş belki ileri bir adım olarak görülebilir. Bu noktadaki eleştirim, Engels’in diyalektikçi zihniyetinin köleler için serf haline gelmekten başka bir çıkış yolu tanımıyor olmasınadır. Yani emeğin tahakküme alınmasını reforme edip tahakkümü bu kez de feodalizm altında yeniden üretmek dışında bir çözüm sunmuyor diyalektik. Çünkü Engels köleliği karşıtını olumsuzlamaya kapatıyor, buna göre onlar en fazla efendilerini sıkıştırıp kölelik şartlarında biraz kolaylık isteyebilir. Veya kendilerine yeni efendiler(feodal beyler) bulabilir. Oysa çok daha fazlasının istendiğini ve denendiğini Spartaküs’ten, Pisagorculardan, Gnostiklerden, sonra da Karmatilerden v.b. görüyoruz. Engels o devirlerde yaşasaydı tüm bunlara köleliğe karşı serfliği önerip daha fazlasını ütopiklikle suçlayarak karşı çıkacaktı. Engels emeğin özgürleşmesini, kendini olumlamasını, bunun politikasını yapmayı görmüyor. O dönem bunun politikası yapılabilirdi, nitekim üstte saydığım örneklerde yapıldı da. O günkü maddi koşullarda komünizm olmazdı ama ‘’ilkel’’ komünal toplumun özgürlükçü ilişkiselliği, imparatorlukları yıkıp ele geçirilecek birikim ve alt yapı kullanılarak yeniden üretilebilirdi (ki Roma’da saraylar, kanalizasyonlar, su şebekeleri v.s. bile vardı). Bunun için diyalektikten çıkıp antagonizmaya bakmak gerekiyordu.

Diyalektik çelişki kendini karşıtını olumsuzlama üzerinden yeniden üretir; dolayısıyla karşıtını da yeniden üretir ve bu yüzden tahakküm ilişkisini reforme eder en fazla. Diyalektik, tahakkümün felsefesidir. Antagonizma ise uzlaşmaz çatışmadır, kendini olumlayarak karşıtını yok eder. Antagonizma, diyalektiğin basit bir uzantısı değildir; diyalektik tahakküm ilişkisinden çıkışa dayanır. Örnekleyecek olursam; diyalektik, köle ile köle sahibi arasındaki çelişkiden hareket eder; kölelerin hak elde edip serf haline gelmesine varır. Antagonizmik çatışma ise emek ile köle emeği (yani köleleştirme; egemenlerin emeği olumsuzlayarak/köleleştirerek kendilerini/egemenliklerini olumladıkları diyalektik tahakküm ilişkisi) arasındadır. Bu çelişki, tahakkümden çıkışı, emeğin kendini olumlamasını ve serfliği değil emekçinin özgürleşmesini getirir. Varacağı yer, Komünün kuruluşudur. Engels’in indirgemeci ve insanı talileştiren bakış açısı diyalektik yönteminden kaynaklanıyor.

Engels tarihe bakarken hep sermayenin olumsuzladığı emek üzerinden hareket ediyor, emeğin kendini olumlaması üzerinden hareket etmiyor. Diyalektik ilişki, karşıtını olumsuzlayarak kendini olumlamaya dayanır. Böylece karşıtını da yeniden ve yeniden üretirsin. Köleliğe diyalektik gözlükle bakarsan, köle sahibini olumsuzlama üzerinden köleyi olumlama yoluna gider ve serfliğe varırsın. Emeğin, kendini olumsuzlayan tahakkümden, yani köleleştirilmeden çıkışını ve bu yolla kendini olumlamasını düşünmek gerekirdi oysa. Diyalektik üzerinden gitmek, karşıtını da yeniden ürettiği için, sınıfsız topluma asla varamaz; yapabileceği şey en fazla tahakkümü reforme edip yeniden üretmekten ibarettir. Nitekim tarihte de buna yol açmıştır. Engels tarihi bu gözlükle okuyor. Engels diyalektikçi olduğu için emeğin kendini gerçekleştirmesine bakmıyor hiç. O hep köle görüyor, serf görüyor, sonra da ‘ücretli emek’ görüyor. Yani hep egemenlerin öznelliğini yansıtan (kendi öznelliğini değil) bir ezilen sınıf görüyor. Diyalektikte taraflar karşısındakini kendine göre özneleştirerek nesneleştirir. Köle, serf, ücretli emek v.b. egemenlerin nesnesidir. Bunlar üzerinden tarihi okursak, tarihin akışını diyalektiğe kapatırsak kölelikten sonra anca serflik gelir tabi! Ama emeğin var olmak için karşıtına gereksinimi yoktur. O, kendini olumlayarak karşıtını olumsuzlar ve ortadan kaldırır. Önemli olan, egemenin diyalektiği içine sıkışıp tahakkümü revize etmek (yani sınıf mücadelesi) değil, iktidar diyalektiğinden otonomlaşıp kendini olumlamak(yani sınıfsızlaşmak)tır.

Bize göre komünizmin maddi koşulları var mı şu an dünyada? Eğer yoksa, bu koşullar yaratılana dek ücretli emek olarak sınıflaştırılmayı ve artı değer sömürüsünü ‘üretici güçleri geliştirdiği’ gerekçesiyle savunuyor muyuz? Diyalektik yöntemin mantığı bunu savunmaya varıyor. En ‘iyi’ ihtimalle bu sömürüyü ve birikimi kapitalist piyasada değil de sosyalizm adı altındaki devlet kapitalizminde yapmayı salık veriyorlar. Diyalektikçi çizgi, tahakkümü yeniden üretmek dışında sonuç vermedi. Çünkü emeğin kendini olumlamasına, yani kendi yaşamını yönetmesine dayanmıyordu.

Marksizmin bu ‘sakat’ algılanışı onun diyalektiğinin ‘dümdüz’ anlaşılmasından kaynaklanıyor. Materyalizmin diyalektik yorumu, mücadeleyi ‘alt yapının gelişimine’ kapatıp özgürleşmenin ırzına geçiyor. Sosyalizmi ileride ulaşılacak bir cennet gibi tasavvur etmenin yolunu açıyor. Ona ulaşılana dek, ‘üretici güçler gelişsin’ diye emekçilerin canını çıkarıyorlar. (Halbuki en büyük üretici güç insandır). Lenin de yine bu aynı mantıkla taylorizmi benimsemişti. Mesele bürokrasi sorunundan da evvel bu diyalektikçi zihniyette. Diyalektik, devleti ve aşkınsal iktidarı türetip duruyor. Devlet de bir sınıf üretme ilişkisi olduğu için sınıfsız topluma ulaşamadan yozlaşma ve çözülüş yaşanıyor. Stalinizmi eleştirmek gerekli fakat yetersiz, onun teorik arka planını da görmek gerekiyor. Bu teorik temeli diyalektik yöntem oluşturuyor.

Emeği, sermayenin sınıflaştırma diyalektiğinden çıkarmak gerekiyor. Bunun için evvela zihnen diyalektikçilikten çıkmak lazım. Diyalektik, tahakkümün felsefesidir çünkü. İster istemez yabancılaşmaya ve metafizikçi zihniyetin yeniden üretimine sebep oluyor. Diyalektiğin deli gömleğinden kurtulmuş bir materyalizm lazım bize. Spinoza’dan, Foucault’tan, Negri’den, Hardt’tan, Deleuze’den, Guattari’den, hatta anarşistlerden öğrenilecek çok şey var.

Yazıya Ek: İnsan kendini olumlama yönünde politikleşmezse ve bu yönde bir praksis geliştirmezse, şuursuz varlıklar gibi diyalektik işleyişe tabi olur. Köleden en fazla serf olur, o da artık kölelik sistemi işleyemez hale gelince… Bu noktada Engels doğrudur. Hatası ya da hatası demeyelim de, görünmezleştirdiği seçenek şudur: İnsan akıllı ve canlı bir varlıktır. Kendini olumlama yönünde politikleşip tarihteki diyalektik tahakküm ilişkilerini aşabilir. En başta savunulması gereken budur. (Bu kısa açıklamayla ‘Devrimci Marks’ ile ‘Bilim Adamı Marks’ ayrımını da öpüştürüp barıştıralım.). Diyalektik ilişki, sınıflar arasında olur; emeğin sınıfsızlaşmak üzere praksisi ise sınıfsal diyalektikten özgürleşmeyi içerir.

Doğadaki diyalektik, emekçiler kendilerini gerçekleştirmek/olumlamak üzere harekete geçmediği sürece tarihte de işler, nitekim işlemiştir. Ama devrimcilerin vurgu yapması gereken, tarihin diyalektik akışına kapılmak değil, emeğin kendini olumlamasının altını çizerek tarihsel süreçte kendini yeniden üreten diyalektik tahakküm ilişkisinden çıkmaktır. Emek, nesneleştiği sürece doğadaki diyalektik tarihte de sürer. Çünkü egemenler, karşıtlarını/emekçileri olumsuzlayarak/sınıflaştırarak kendilerini üretirler. Tarihteki diyalektik budur. Bizim çıkmamız, aşmamız gereken bir şeydir. Emek canlıdır ve akıllıdır, kendini gerçekleştirebilir, yani sınıflaştırılmayı reddedebilir. Komünal bir özgürlüğü talep edebilir. Nitekim 2000 sene evvelki Spartaküs’te bile bunu talep etmiştir. Bu olanak her zaman var. Doğadaki diyalektik, nesnenin karşısındakini olumsuzlamak üzerinden kendini ve karşısındakini yeniden üretmesine dayanır. ‘Kendinde sınıf’ olunduğu sürece emekçiler de sermayenin onları olumsuzladığı biçimde (yani bir sınıf olarak) özneleşerek -aslında- nesneleşirler ve ‘sınıflaştırmanın diyalektik ilişkisi’ devam eder. İnsan toplumundaki diyalektik -karşıtını olumsuzlayan/tahakküm eden içeriği yüzünden- sınıflaştırmayı üretir. Doğada bu bir sorun yaratmaz, ama insan toplumunda -insanın duyguları olduğu için- bu bir tahakküm-özgürleşme kapsamına girer. Doğadaki diyalektik sorun yaratmaz, ama insan toplumunda sınıflaştırmayı, tahakkümü yaratır. Tarihteki diyalektiği ondan özgürleşmek için bilmeliyiz sadece.

Kısacası: Doğada diyalektik vardır (şimdilik aksini iddia etmeyeyim, yavaş yavaş…) ve bu bizim için sorun değildir. İnsan toplumunda da insan şuursuz davrandığı sürece diyalektik vardır, bu durum tahakküm ilişkisini üretir. Bu bir sorundur. Tabi doğa için değil sadece insan için sorundur. İnsan kendini gerçekleştirme arzusuna dayanarak diyalektik tahakküm ilişkisinden otonomlaşabilir. Devrimcilerin savunması gereken budur. Öbür türlü zaten tarihin diyalektiği kendi yatağında akacaktır.