Görünenin ötesindeki güzellik

Sizinle paylasmak istedigim bu fotograflarin neler oldugunu tahmin edebilecek misiniz?

Fasziniert von diesen Fotos, möchte ich sie gerne mit euch teilen, aber nicht gleich verraten, was es sein könnte, das soll eure Fantasie etwas anregen 😉

Vielleicht können wir hier an dieser Stelle noch weitere schöne Fotos aus der Mikrofotografie sammeln und zusammen teilen.

Fascinated from this photos, I want to share with you, but without telling immediately what it shows, this is good for your phantasy 😉

Maybe you also can find amazing pictures of micro pics, we can share together.

Metafizik

Metafizikle ilgili genel yargı onun yararsız ve gereksiz olduğu yönündedir. Oysa metafizik, hayatımızı fiziksel açıdan olumlu, sağlıklı veya daha verimli kılabilir. Metafizik karşıtlığının çoğu, dinsel inançlara olan tepkiden meydana gelir. Hayatında az kavram olan insanlar bu tepkiyi genelleyerek metafiziği de içine alacak şekilde ön yargılar oluştururlar.

Diyorum ki; Metafizik hayata uyarlanabilir ve kullanılabilir. Kendisini tanımlayamasanız da etkilerinden yararlanabilirsiniz. Dahası, aslında farkında olmadan metafizikle iç içe ve onu kullanıyorsunuzdur.

Hoşgörü

Nedir hoşgörü? Ve elbette hoşgörülü olmak…

Bu kelime bende önceleri olumlu bir anlam uyandırırdı. Aa ne güzel derdim, hoşgörülü olmak, hoşgörülü insanlar. Ama zamanla bu kelime bende olumsuz bir anlam yaratmaya başladı. Kim kime hoşgörü gösterme -sözde yüceliğine- lüksüne sahipti. Hoşgörünün temelinde olan şey rahatsızlıktır. Bir kimseden rahatsız oluyorsanız ona hoşgörü gösterisiniz.

Peki şimdi asıl sorulara gelelim. Bir insan bir insanın ırkından, cinsel yönelimlerinden, cinsiyetinden, dini inancından, maddi durumundan neden rahatsız olur? Ne hakla rahatsız olur da hoşgörü gösterir?

Hoşgörü değil durugörü istiyorum. Zaten kızmaya hakkınız olmayan şeylere bir de lütfedip hoşgörü göstermeniz sizi yüceltmiyor, küçültüyor gözümde.

Mayın

Mayın

Zaman benim sabır benim
hepsi bohçam içinde karar benim

/Vaktaki bin sekiz yüz seksen üç. Ferman okundu baş üstüne;
tütün içen tütün eken karakaşlı karagözlü kavruk eller
tütün eksinler tütün üstüne, duyun-i umum üstüne reji üstüne/

O gün bu gün vuruldu sırtıma
bir acı bir ur
vur Allah vur
yüklendi kambur
harç ödedik
haraç ödedik
tabaka tabaka borç ödedik
ciğerimizden hiç eksilmedi duman

beşimizi bire saydılar
balyalar gibi hesaba katılmadı
yirmi bin baş
yirmi bin telef
pusulara düştük
kurşunlara geldik
yenildik
kolculara
…

/Yokluğu evirdiler, evirdi kadınlar bebeklerini
arpayı paylaştı atlar ilk kurşundan kurtuluşa kadar
on iki kardeş on iki memet, on iki ali; yendiler on ikiyi/

Aynı gün karar verildi
aynı gün
on iki keser
on iki çiviye
on iki sefer

basmayın sırtıma
mayın var
yüklü sırtıma basmayın
hayın var

bilirim
tartısı tartmaz feleğin sırtımdaki kamburu
omzumdan ağar kaynar sular
beni yakmaz
beni yakmaz ama
etmez mi ederim
sözün/ün yarısı kadar
…

/1950 – 1970 :
ağa toprağını bildi devlet sırrını. Ya ben,
kimi kim bildim; derdimi uğraş edindim kendime

mayın ektin ekin diye, ektin beni yem diye
mayınla kilitledin kalbimi fitil elinde
her çaktığında fitili dalımdan bir gül eksildi bir çitil
gün gelir, gün gelir isterim diye
bir beni belledin bir beni ; kem diye/

Vakit dar abuzer
vakit dar
karabulutları aralasınlar
kurşunlar
namlulardan üçer beşer fırlar

vakit dar abuzer
kurşunlar avazımdan hızlı
benden önce verirler kara haberi
köye benden önce ulaşırlar

kuşlar abuzer
kuşlar
kanatlarına alırlar mı beni
beri yanına taşırlar mı kapıların
beyaz bulutlar mayınları gösterir
öyle değil mi abuzer
mayınlara basmam ben
ölmem
öldüremezler abuzer
mavi bulutlara mayın döşeyemezler
…

/toprak anaya kuma getirdiler
ayırdılar oğuldan kızdan yardan ettiler
toprak anayı kısır ettiler, gözünü bağlayıp hapsettiler
acı tohum ektiler, acıları acıyla yönettiler/

Ah be çocuk
ah be çocuğum
içimden koptu gel
gel öpeyim seni
ala şafakta ezanlar öpmesin
canımdan böldüğüm tenini

belleyin çocuğumu dedi zalha anası
o’nu güneş doğurdu
ay doğurdu
bu topraklar doğurdu
adı abuzer

on sekizinde
zar içinde kalmasın
bahtı çalmasın diye karaçalıya
dolandım karaçalıları
yanık olsun
yaman olsun istedim düşleri
toprak olsun ekip biçsin
tarım olsun
geçim olsun
ırgat yerine makineler mektepler
ne varsa medeniyette
abuzerimin de olsun
…

/1970-1980 :
Seni tam on ikiden tanıyorum.
Cereyanın muma çevirdiği vakitlerde, şan-lı tepsiler içinde avane teresler içinde
kilis gecelerinde bol keseden bol dökerken konsomatrislerine

Seni arsız yürüyüşünden tanıyorum
sınır işinden namussuz gülüşünden
kasaba otellerinden lobilerden, soğukoluk tünellerinden
kaşıkçılıktan ulan kaçakçılıktan, namlulardan kurşunlardan
patır-patır düşen başlardan emdiğin kandan
tekmilinden tekamülünden, emir alışından isteğinden
işaretinden ve en büyük numarayı çevirişinden
seni gördüm. gördüm seni, bir ayağın kunduracıda
kim bilir kim öteki ayağın hangi yazı-turacıda/

Pusulasız yolcular gibi ceylanım
kekliğim ürkek
bir dal arar bir dam
göçten yorulmuş kanadıyla kuşlarım

umut benim bulut benim dağ benim
rüzgar benim rüzgarım
başıma sardığım poşu güneş eskitir
güneş benim

bilirim başıma narh koyanı
bilirim gövdemi kemiren kurtları
benim başımdır
alınıp satılan
üç dal gövdesi
bir fidan
…

/Atlasta bir yer değildir vatan, vatan evimdir, rahat ettiğim yerdir
gidip gelemem, varıp göremem, ekip biçemem, toprağım mayın ekilidir.
toprağım kilitlidir. Deyin bana bezirganlar deyin
vatanım neresidir

vakit geldi. Hep on ikiye kurdunuz saatleri
ve beni hep on ikiden vurdunuz

/Keleş ekmek fiyatına süt fiyatına, mayın dulları götüremez evlerine
kim alacak senin kelleni kim tuz ekmek fiyatına.
öbek-öbek mayın, dama-damar sınır içinde, kol- bacak içinde
parça-parça geçerken onca kaçak içinde, beni vuranlar içinde
memleket içinde, memleketi sırtından vuranlar içinde

rezanların bertil sayar hesap-kitap içinde/

Çarığımın teki mayın
hani benim diğer ayağım
elim kolum dilim çığlığım hangi kitapta
duyulmaz sayhalarım
ne yana baksam kerbela
her taşın altında pusu her taşın altında bir yılan
dipsiz kuyularda birikir bela

bir yanım dağ bir yanım ırmak
dağ kendine yaslanır yatağında uyur ırmak
kalbim bedeninde mahpus
kalbim gün sayar

elbet kendine varır
yola çıkmış kervanlar
…

/1980-2007:
senin başkentlerin başka kentlerin, senin parçala böl yönetlerin,
senin yeşilin üniforma yeşilin, barış yeşilin; kore’de sırtıma geçirdiğin yelek.
Hangi toprak tohumsuz, susuz, emeksiz
hangi toprak kamufle; varın bakın, ayrık otlar ekilidir diplerinde/

Big-ben‘in akrebi on iki
on iki çalar menkul demokrasi
statue of liberty

telaviv kudüs ağlama duvarı

arabın yelelellisi
petrol ekber
dolar ekber

saat on iki
kalbim çalındı
kapım çalındı
evim çalındı

sufle ve replik; money repuplic
…

At sahibine kişner bir de huysuzlandığı zaman …
…

Takvim yaprakları için notlar : 1995/31-123

Madalyonun öteki yüzü

Siahlı kuvvetlerimiz PKK’lileri bombaladı ve 35’i öldürüldü.” Belki maç anlatır gibi anlatanlar bile çıkmıştı şimdiye kadar. Bir zafer havası, bildiğimiz alıştığımız…

35 asker öldürülmüş olsaydı bütün basın ayağa kalkmıştı yine şu saate kadar. ”PKK’nin hain pususu 35 askerimizi şehit etti.” Arkada bir fon müziği… Bildiğimiz, alıştığımız o yas görüntüleri…

35 sivil öldü hiç kimse ayağa kalkmadı. Ne hükümet, ne muhalefet, ne medya…

Oh olsun diyenler mi ararsın, zaten kaçakçıydı diyenler mi, orada ne işleri var diyenler mi… Kaçakçılıkla mücadele kanunu var, ceza kanunu var, bunların hangisinde kaçakçılık yapan bombalanır yazıyor? Yok bunlara ihtiyacımız, yasalar falan umurumuzda değil, biz kendi başımıza veririz kararı mı diyorsunuz?

Daha geçen hafta su tesisatı yapan iki kişi ellerindeki borular silah sanıldığı için tarandı, biri öldü. Terörist sanılarak çobanlar, köylüler öldürüldü. Havza’da 500 kurşun ile öldürülen 16 yaşındaki Gökhan’ı da mı unuttunuz? Hani terörist zannedilerek taranan… Şimdi de 35 sivil öldürüldü. Buna da kılıf uydurduk, vicdanları rahatlattık hemen.
”Kaçakçılardı!”

Köylüydü, çocuktu, çobandı, kaçakçıydı… Ne zamana, kime kadar sürecek bu göz yummalar, bu meşru gösterme çabaları. Bombalar tepene düşene, silah kafana dayanana kadar mı?