AIDS’le mücadelenin yolu nedir?

“Antalya’da üniversite kampüsü içinde AIDS’e dikkat çekmek amacıyla bildirilerle birlikte dağıtılan prezervatifler, Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) tepkisine yol açtı.

MTTB Antalya Başkanı İsrafil Hatip, bunun ahlak dışı cinsel ilişkiyi teşvikle eşdeğer olduğunu iddia ederek, AIDS’le mücadelenin prezervatifle değil, ahlaki gelişimle sonuç vereceğini savundu.Hatip, şunları söyledi:

“Şaşkınlığımızın iki nedeni vardır. Birincisi AIDS’le mücadelede prezervatif dağıtmaktan öteye gidemeyişimiz, ikincisi ise hala AIDS’in sebebinin ahlak dışı cinsel tatmin yolları olduğunu anlayamamış olmamızdır. Prezervatif dağıtarak genç kardeşlerimize bu zevatla sorunsuz cinsel ilişkiyi yaşayabilirsiniz fikrini yaymak da ahlak dışı cinsel ilişkiye teşvikle eşdeğerdir. Çözmemiz gereken sorun tamamen ahlakidir. Evli çiftlerin düzenli cinsel ilişkileri sonucu oluşmuş AIDS vakası duyulmamıştır. 4 yıl önce aynı hataya şu anki Belediye Başkanı Mustafa Akaydın da düşmüştü. Üniversitemizin evli veya evlenmeyi düşünen öğrenciler için konut tahsisi konusunda çalışma yapması gerektiğini böylelikle de ahlak dışı cinsel ilişkiyi önlemekte önemli bir yol alınacağını düşünüyoruz.”

AIDS’le mücadele hakkında siz ne düşünüyorsunuz arkadaşlar? Anayasaya “ahlak dışı cinsel tatmin yolları” diye bir madde de eklenmeli mi?

Tahrir Üzerine

Tahrir Üzerine

“Şunu akıldan çıkarmamalıyız ki, gelecek, kendi özgür iradesiyle hareket eden işçiler tarafından oluşturulan, işçilere ve topluma hizmet görevini yerine getirebilecek demokratik örgütlerindir.”
[Talal Shukr, Mısırlı eylemci ve sendikacı, aktarım: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=41193, 26 Kasım 2011]

Aşağıdaki makale, Tahrir’in dumanı daha henüz tüterken ve bu Tahrir rüzgârının yalnızca Orta Doğu ve Arap coğrafyası değil ama bir onun kadar dünyanın diğer ülkelerindeki isyancı hareketlere (örneğin İspanya, Yunanistan, ABD, İsrail vs.) de örnek olmasından hemen önce, olaylar cereyan ederken; Mübarek’in ipi ha çekildi ha çekilecek denirken sıcağı sıcağına yazılmış bir makale. Bu yılın başında (20.02.2011) yazdığım bu satırların, gelişmelerin ışığında hâlâ önemini ve güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Sizlerle bu yazıyı paylaşmam da biraz olsun bu konuyla ilgili –naçizane- bilgi tazeleme olma amacını taşıyor, daha fazlası değil…

                                                     ∞

Mısır’da olaylar durulmuş gibi değil ve görünen o ki, Mübarek gidene kadar da devam edecek…
30 yıl süren ve emperyalizmin de desteğini almış bir iktidar halkın nefreti, isyanı ve protestosuyla karşı karşıya.
Mısırlı kitlelerin bu haklı, demokratik hareketi sonuna kadar desteklenmelidir.
Ama konu bununla sınırlı değil tabiî ki. Böylesine bir konuyu ele alırken ülkenin geri kalmışlık düzeyi, yoksulluğu, emperyalizmle ilişkisi, ülkedeki en büyük, muhalefetteki kitle örgütü Müslüman Kardeşler, ordu ve elbette “sol alternatif”i de göz önünde bulundurmak zorundayız.
Şurası açık ki, Mübarek miadını doldurdu. Amerika’dan yapılan açıklamalara ve de Erdoğan’ın açıklamalarına bakarsak Mübarek’in çekilmesi yönünde bir görüş birliği var. Mübarek çekildikten sonra ne olacak peki? Mısır’da Mübarek sonrası yeni düzen, ülkedeki en büyük muhalefet örgütü Müslüman Kardeşler ile şekilleneceğe benziyor. Al Jazeera’dan takip ettiğim kadarıyla Müslüman Kardeşler iktidarı hedeflemediğini açıklamış. Sanırım olayların neye gebe olacağını tam kestiremediklerinden böyle bir açıklamada bulundular.
Bu konuda ordunun rolü de önemli elbette. Şimdiye kadar ordunun, göstericilerin tarafındaymış gibi davranması, protestocuların taleplerini “meşru” görmesi ve de göstericilere karşı silah kullanmayacağı yönündeki açıklamaları, orduyu muhalefetin yanında konumlandırıyor, ama yine de buna şüpheyle yaklaşmak gerekir. 1950’lerdeki “Hür Subaylar” darbesi, ordudaki küçük burjuva subayların “tepeden” gerçekleştirdikleri ve dahası işçi sınıfına karşı olduğu gibi köylülüğe de karşı olan bir darbeydi. O zamanlardan bu yana ordu, rejimin ve emperyalizmin en büyük dayanaklarından biri oldu. Bundandır ki, Mısır’daki varsıl sınıflar ve onların emperyalist destekçileri belki Mübareksiz yapabilirler ama ordusuz asla!
Bence hem ordu hem de Müslüman Kardeşler –eğer kitleler kendi önderliklerini yaratamaz ve bu iki gücün peşinden gitmenin dışında başka bir alternatifle öne çıkamaz iseler- Mısır’da yeni düzenin şekillenmesinde başat bir rol oynayacak.

Mısır’daki kitlelerin bu isyanlarının arkasında ekonomik ve sosyal sebeplerin yattığı yadsınamaz bir gerçek. Dolayısıyla iktidarı ele alacak gücün öncelikle kitlelerin bu acil ihtiyaçlarına cevap vermesi gerekiyor. İstikrarın sağlanmasının olmazsa olmaz koşulunun burada yattığını düşünüyorum.
Mısır’daki sosyalistler ve de sendikacıların bildirilerinden ülkedeki genel durum hakkında şunları öğreniyoruz:

“Az sayıda insanın özel jetler alabildiği; geri kalanların kamu taşıtlarına bile para yetiremediği; tepedeki maaşların asgari ücretleri bin kere aştığı; ülkenin en değerli varlıklarının bir avuç patrona ve yabancı şirketlere peşkeş çekildiği; ülke zenginliğinin yüzde 90’dan fazlasının 100 ailenin mülkiyetine geçtiği; halk çoğunluğunun yoksul, topraksız ve işsiz bırakıldığı bir toplum istemiyoruz. Çalışma hakkını, işsizlik tazminatını; tüm Mısırlılar için sağlık, eğitim, barınma haklarının tanınmasını; yağmalanan şirketlerin, toprağın ve mülkün tekrar kamulaştırılmasını istiyoruz.”
[Aktarım: Korkut Boratav, 20.02.2011, soL.org]

The Spark, 886. sayısında şöyle diyor;

“Yoksul kitleler, bir kere harekete geçtiklerinde, yalnızca liderlerin değişmesiyle yetinmeyebilirler. Kendi talepleri için, iş ve aş ile başlayacak bir mücadele yürütmeleri muhtemel. Emperyalist ülkelerin (ABD, Fransa ve Büyük Britanya) liderleri, kendi hâkimiyetlerinin, bu bölgeyi bir barut fıçısına çevirdiğinin pekâla farkındalar. Halkın çoğunluğunun yoksulluğu çok büyük, ayrıcalıklı ve sömürülen sınıflar arasındaki eşitsizlik çok çirkin. Bütün bir bölge bir anda patlayabilir.”

Rakamlar üzerinden konuşmaya çalışalım şimdi de… 80 milyon nüfuslu Mısır’ın işsizlik oranı yüzde 10’larda ve her beş kişiden biri de yoksul. Ayrıca kamu borcunun millî hâsılanın yüzde 80’ini aşmış olması da kayda değer bir başka gösterge. Buna bir de ülkenin geri kalmışlık düzeyini ekleyin ve tabloya öyle bakın.
Kapitalist ekonominin tüm dünyaya sirayet eden finansal krizi bu tür patlamalara kapı açıyor. Dileyelim de, Arap dünyasındaki bu alevler tüm dünyaya yayılsın. Böylesine bir kriz ortamında Müslüman Kardeşler’in iktidara geldiğini düşünelim. Emperyalizmin böyle bir ihtimal karşısında korkuya kapılmasının yersiz olacağı kanaatindeyim. Çünkü şurası son derece açık ki, Müslüman Kardeşler ve Britanya emperyalizmi geçmişte Mısır’daki sol’a karşı ortak hareket etti ve bu hâliyle bile örgütün emperyalist sistem açısından “olumlu” bir sicili olduğu söylenebilir.
Noam Chomsky, The Guardian’da şöyle diyor;

“…Genel tehdit her zaman bağımsızlık olmuştur. ABD ve müttefikleri, radikal İslamcıları kimi zaman seküler ulusalcılık tehdidini önlemek için, düzenli olarak desteklemiştir. Benzer bir örnek, radikal İslam’ın (ve de İslamcı terörün) ideolojik merkezi olan Suudi Arabistan’dır. Bir diğeri de, radikal İslamlaşma programını (Suudi parasıyla) yürüten, başkan Reagan’ın favorisi Pakistan’ın en acımasız diktatörü Zia ul-Haq’dır.” [04.02.2011]

Benzer bir alıntı daha;

“The U.S., which has been pretending that Muslim fundamentalism is its main adversary, suddenly turns out to be collaborating with it. But there is nothing surprising about that. Many times in the past already, the U.S. has relied on reactionary forces, in order to oppose other political forces that threatened certain U.S. interests. In the case of Egypt, for example, the U.S. secretly supported and funneled money to the Muslim Brotherhood for decades via Saudi Arabia, to counter some aspects of the secular nationalism of the previous dictator Nasser.” [The Spark, 887 no’lu sayısı]

Kitlelerin acil talepleri karşılanmaz ve Müslüman Kardeşler ile kitleler karşı karşıya gelirlerse, otomatik olarak emperyalizm ve Müslüman Kardeşler –geçmişte “ortak” düşman karşısında yan yana geldikleri gibi- yine yan yana gelebilirler. Böyle bir ortamda Mısır’da Mübarek sonrası başka bir diktatörlük yaşanması da muhtemel görünüyor. Bence sorun, Batı’nın da hesap edemediği böyle bir durumda, yeni yönetimin, Orta Doğu’daki dengeleri nasıl etkileyeceği ve emperyalizme yeşil ışık yakıp yakmayacağı ekseninde düğümleniyor. Müslüman Kardeşler eğer batının hesaplamadığı bir hamlede bulunur ve Orta Doğu’daki dengeleri alt üst ederse 1979 İran Devrimi gibi bir durum yaşanabilir mi? Şimdiden kestirmek güç.
Emperyalizm için asıl tehlike, her durum ve koşulda, kitlelerin “sistem karşıtı” hareketleri olmuştur. Onun dışında emperyalizm, yönetimi ne olursa olsun, her ülkeyle ilişkilerini gayet iyi sürdürmekte.
Mısır’da İran Devrimi’ndeki gibi bir durum yaşanırsa, şüphesiz bu Mısırlı kitleler için felaket olacaktır ve Müslüman Kardeşler (ve de ordu) kendilerine karşı kitlesel ayaklanmaları bastırdığı sürece Batı’dan “onay” alacaktır. Şöyle bir seçenek de olabilir: Hem kitlelerin taleplerine anlayışla yaklaşan ama aynı zamanda emperyalizmle de iyi geçinen bir yönetim. Ama ben bunun bölgeyi daha da istikrarlı hâle getireceğini sanmıyorum. Kitlelerdeki patlamaların temel nedeni olan neoliberalist model, böyle bir ortamda kitleler için daha istikrarlı bir çözüm kesinlikle olmayacaktır.
Mısır’daki kitleler, ordudaki general ve subayları değil ama işçi ve yoksul köylülükten oluşan askerleri yanlarına çekerek, acil taleplerini çözüme bağlayabilecekleri, kendi denetimlerindeki bir iktidar için mücadeleyi devam ettirmedikleri sürece gelecek kitleler için pek de parlak olmayacak.

Gencer ÇAKIR

Tabularımız

Bence 200 yıla kadar evlilik kurumu tamamen anlam değiştirecek.Toplumdaki bütün kurallarla beraber.
Günümüzde yetişen birey(herbirimiz) küçüklükten itibaren belli kavramlar beynine kazınarak yetişiyor.Sevgi ,bağlılık ,onur,ahlak,aile…v.b
buradaki arkadaşların bilimsel düşünmeye ve tabu yıkmaya yatkınlıkları sebebiyle ne kadarını yıkabileceklerini görmek istiyorum.en azından günümüz ateistlerinin,bilimsel düşünen insanların.Kendinize ne kadar dürüstsünüz ve burda ne kadar dürüst olabileceksiniz bakalım
Bir aile günümüzde nasıl olmalıdır veya artık aile olmalı mıdır.Aile kuralları geçerli olmalı mıdır?Eğer aile olmamalıysa çocuk yetiştirme işini nasıl çözebiliriz.Yoksa onları yetiştirmek için ayrı kurumlar mı kurulmalıdır?

Öncelikle hepimiz hayvansal bir atadan geldiğimizi kabul ederiz sanırım .evrim ,içgüdülerimizin hayvanlara çok benzer olması bunu kanıtlar(lütfen burada dinciler giripte yok allahtır kitaptır ayettir palavraları atmayın burda bunları dinlemek istemiyorum sizinle tartışmak bile istemiyorum Bu netliği umarım saygıyla karşılayıp bu tartışmaya karışmazsınız)
Buna göre gördüğüm şudur ki ateist bile olsa erkek içgüdülerinin hakim olduğu bir bakış açısı mevcut (aslında çeşitli maymun türlerini incelersek ve diğer bazı hayvanları bu sahip olma ve paylaşmama içgüdüsü;harem kurmak gibi bariz vardır.Bu da bizi daha bi hayvanoğlu hayvan yapar 🙂 .Bizi yarı tanrı yarı insan yada yarı insan yarı uzaylı diye düşünecekler buyursun düşünsün.ne tam tanrı ne de tam uzaylıyız bu kesin bir parçamız yine hayvan her halükarda.

Evet erkek egemen bakış ateizmle bile değişmiyor.Soruyorum arkadaşlara mesela bir kız seni seviyor ama bigün başkasıyla birlikte oluyor.affedermisin diyorum. çeker giderim diyor. ya sen diyorum ben zaten yatıyorum diyor…sevgi ne olcak.Aile olduğunu varsay o esnada böyle bir şey olursa.aynı cevap.(ki bu günümüzde boşanmaların çok olma sebebi.bakmayın adları şiddetli geçimsizlik oluyor ama veriler öyle demiyor)Sorulardan biri şu biz erkekler bu egomuzu koruyup devam mı edeceğiz ki bu ailenin kesin sonudur?Yada aile kurumu içinde bu tür şeylere hoşgörüyle bakmak gibi bir kısım insan tarafından midesizlik bir kısmı tarafından modernlik olarak görülecek bir şey mi yapacağız.(unutmayın ki şu an hepimiz aldığınız geleneksel eğitimin çocukluğunuzdan gelen ve belki de genetiğinize işlemiş bir bakış açısıyla değerlendiriyoruz)bu arada şunu da söylemeliyim ki bir çok evli kadın da aldatıyor.eşinin hiç haberi yok.Bimediği zaman midesizlik olmuyor.Hayat normal akışında.

Aşacak o kadar şey var gibi görünüyor ki.Dürüst olmayı becerebilecek mi insanlar birbirine sevdiklerine,Sevdikleri bu dürüstlüğü kaldırabilecekler mi?Yada insan aslında dürüst bir varlık değil mi özünde? Erdemli olmak onurlu olmak insanlık tarihinin palavrası mı?

Bu içgüdüsel davranışalrın esiriyken yaptıkları davranışları sevgi anklayışı içinde çözebilecekler mi.Toplumda bunu yapan bireyler biliyorum kimisi maddi ihtiyaçtan kimisi o kişiye olan bağlılığından dolayı devam ediyor.Ama içinde nefret tohumları yetiştiren bu debam süreçleri arızalı oluyor genelde. diğer tarafın farklı şekilde intikam almasıyla sonuçlanıyor.

O zaman artık insanları belli yaşa gelince evlenmek zorunda bırakmamak mı gerekir?Öyle olursa çocuklar ne olacak.Hiç çocuk olmazsa türümüz devam etmeyecek.çocuk olursa o çocuğun babası dnasından olarak bulunup ihtiyaçları o şekilde mi karşılanmalı ve isteyen taraf da büyütmeli.Ya iki taraf da istemezse.O zaman ciddi bir kurum gerek sanırım.Aslında evliliğe zorlamamk aşkların sonucunun evlilikle bitmesi klişesinin bir an önce terk edeilmesi herkesin sağlığı için daha hayırlı olacaktır.Tek sorun çocuklar için ciddi bir kuruma kalıyor.

Peki bu gibi bir oluşumu hangi rejim onaylar .Böyle bir rejim var mı.Koministlerin biz varız dediğini duyar gibiyim.Ama gidişat komünizmi işaret etmiyor .Ne kadar herkes bir gün işçi olacak kapitalizm o zaman sona erecek ve komünizm gelecek dense de bu böyle.Bana kızmayın bunlar gözlem sadece. Neyse daha fazla sıkmadan bitireyim daha çok şey olsaq da yazacak umarım sonra…

Doğru Yerinden Tutabilmek!

Basit bir deney..
5 metre uzunluğunda ve 1 kilo ağırlığında -mesela demirden mamûl- bir çubuk tek elle kaldırılabilir mi? Çoğu kimse bunu çocuk oyuncağı kadar basit bir iş olarak görebilir ve “evet” diyebilir. Hepimiz hergün bu kadarlık, hatta çok daha fazlası ağırlıkları defalarca kaldırıyoruz.

Kazın ayağı öyle olmayabilir..

Sorulan soruya cevap verilebilmesi için, çubuğun istenilen herhangi bir yerinden tutulabileceğine izin verilip verilmeyeceğini de sormak gerekir. Eğer çubuğun ortalarından bir yerinden tutulabilirse bu gerçekten kolay bir iştir. Yok eğer böyle değil de örneğin çubuğun bir ucuna 5 cm uzaktan tutarak kaldırmak şart koşulursa, oluşan kaldıraç nedeniyle yaklaşık 50 kg’lık bir kuvvet gerekir ki bunu -normal bir insanın- tek elle yapabilmesi imkansızdır.
Gündelik yaşam içinde, çeşitli bağlamlarda bu ve benzeri yüzlerce “doğru noktasınadan tutma” alışkanlığını farkına varmadan ediniriz. Tabii yanlış yerinden tutma alışkanlıklarını da!

Karmaşık olmayan süreçlerde bu kolaydır..

Birbiriyle girift ilişkiler içinde olmayan süreçlerde, bu becerinin edinilmesi kolaydır. Çevremizdekileri izlemek, biraz da sağ duyumuzu kullanmak buna yeter. Ama iş, sorun çözmeye geldiğinde yalınlık kaybolabilir ve zihnimizi çeldirici kimi öğeler ortaya çıkar. Çeldiricilerin başında da kök sorun – hayalet sorun olgusu gelir.
Çeldirme nasıl oluyor?

Herhangi bir sorun’un, durdurulmadıkça (yani çözümlenip çözülmedikçe) bölünme ve başka sorunlarla bileşikler yapma yoluyla çoğalacağı tahmin edilebilir. Bu çoğalmanın hızı sorun’un niteliğine bağlı ise de üssel bir fonksiyon olacağı bellidir. Çünkü her yeni sorun da benzer biçimde çoğalacaktır. Örneğin, bir sorun (m) tane yeni soruna yol açsa, k’ncı adımdaki sorunların sayısı mk kadar olabilecektir. Bunun üzerine bir de yeni sorunların birbirleriyle birleşme yoluyla bileşikler üretme eğilimi de binince bu sayı daha da artabilecektir.

Bu durumda, üremekte bulunan sorunların üzerine gitme stratejisi -ister istemez- ikili bir yapıda olmak zorundadır: Bir taraftan (k)ncı adımda üremiş ve müdahale edilmediği takdirde kalıcı zararlara yol açabilecek sorun(lar)ın üzerine gidilip verdiği sıkıntılar katlanılabilir bir düzeye indirilmeli; diğer taraftan da daha alt katmandaki kök sorunlar anlaşılmaya ve çözülmeye çalışılmalıdır. Aynen hekimlerin uyguladıkları semptomatik ve neden giderici tedavilerin birlikteliği gibi.

İşte tam da bu noktada, göze görünürlüğü ve verdiği acı ve sıkıntıların somutluğu nedeniyle o adımdaki sorunlara ağırlık verilip, köklerdeki nedenler geride kalır ise sorun, doğru yerinden tutulmayan çubuğun gereğinden ağır gelmesi gibi bir durum ortaya çıkacaktır. Bu “doğru yerden tutamama” nedeniyle, bir de alınan önlemlerin sonucunda doğabilecek ek sorunlar düşünüldüğünde, kısa bir süre içinde köklerdeki sorunlardan çok uzaklardaki sorunlarla boğuşma gibi bir sürece girilecektir.

Her süreçte olduğu gibi bunda da yandaşlık-karşıtlık-farklılık eğilimleri nedeniyle bir süre sonra sorun’un özüne bakılmasını önerenlere deli ya da en azından naif, çatlak ses benzeri yakıştırmalar yapılması kaçınılmazdır. Sağduyunun sesinin kesldiği yer tam bu noktadır.

Zihinsel netliği bozarak çeldirici etki yapan öğe, sorunların -bölünme ve birleşmeler yoluyla- çoğalma eğilimi’dir.

Bir örnek..

Toplumda yaygınlıkla var olan bir eğilim “hayvansevmezlik”tir (daha doğru deyimle hayvansaymazlık) denilebilir.
Sorun’un kökündeki nedenlerden birisi, çocukların erken yaşlardan itibaren bir hayvanla tanışmamış olması ve buna gerekçe olarak da yalan-yanlış kanaatlerin gösterilmesidir. Çoğu anne ve baba çocukluğunda benzer korkularla büyütüldüğü için de erişkin hale geldiğinde benzer davranışları çocuğuna aşılar.

Basit görünüşlü bu olgu ciddiye alınıp anlaşılmaya, sonra da çözülmeye çalışılmadığından dolayı, bölünme ve birleşmeler yoluyla çeşitli ciddi sorunlar üretirler.

Birkaç adım sonra üreyen sorunlardan birisi de işkence kısa adıyla bilinen “kendinden saymadığına eziyet” olgusudur.
Şimdi, işkence sorunu ile mücadele etmek üzere bir program hazırlanacak olsa, “çocukların ilk yaşlarından itibaren çeşitli hayvanlarla tanıştırılıp(hayvanat bahçesinde değil), onlarla ortak yanlarımızın farklılıklarımızdan çok daha önemli olduğunun, ancak toplu olarak yaşamlarımızı sürdürebileceğimiz bilincinin oluşması için bir öğrenme ortamları oluşturulması” gibi bir önlem kesinlikle akla gelmeyecek, aklına getirmek isteyen birisinin de akıl sağlığından kuşkulanılacaktır. İşin doğru yerinden tutulmayışı olgusuna bir örnek budur.

İster biriysel, ister kurumsal ve isterse toplumsal olsun, sorunları “doğru yerinden tutmak” ilk dikkate alınmak gereken noktadır.

Arap Baharı ve Kürt Sorunu kök sorun – hayalet sorunlar konisinde, birbirinden bağımsız görünüşlü iki olgudur. Bunların her biri, herhangi bir düzeydeki hayalet sorunlardan birisi odak olarak alınıp çözülmeye çalışıldığında doğabilecek zihinsel kargaşayı düşünebiliyor musunuz?

Ama bu iki bağımsız görünüşlü sorun’un “tutulacak doğru noktası”nı enerji olarak aldığınızda resim çok netleşir, anlaşlması kolaylaşır ve çözüm araçları ortaya çıkmaya başlar. TV ve gazetelerde, çubuğu doğru yerinden değil de uçlarından kaldırmaya çalışan onlarca uzmanın karmakarışık çözümlemelerini dinleyip okudukça bir soru giderek kafamı kemiriyor: Bu nasıl olabilir?

Tınaz Titiz
16 Eylül 11 Cuma
http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=1216