İnsan Nedir?

Tesadüfen rastladığım bu güzel yazıyı paylaşmak istedim.

Sokrates öğrencilerine sormuş? 2500 yıl önce! “Kimdir insan?” Öğrencileri iki ayaklı tüysüz yaratık demişler. Ertesi gün tüyü yolunmuş bir horozla gelmiş Sokrates ve sorusunu yinelemiş. “Yani böyle birşey mi insan?” O dönemde tanrılarla insanlar aynı dünyayı paylaşıyormuş. Birbirleriyle yarışıyor çekişiyorlardı. Tanrılar insansı, insanlar tanrısaldı. Böyle bir dünyada insanı tanımlamak gerçekten zordu. Tek tanrılı dinlerde tanrı insanı “kendi benzerinde” yaratmıştı. Tanrı sayısı bir ya da üçe inmişti Hz İsa tanrının oğlu, hatta kendisiydi.
Türkçe “insan” arapça “ünsiyet” (yakınlık, tanışlık, aşinalık) kolundan türetilmiş bir sözcüktür. Çevresiyle ilişki, iletişim kuran, konuşup anlaşan yalın olan varlık anlamına gelir.
Dr. Carrel “İnsan Bir Meçhul” adlı eserinde insanın homo incognita olduğunu söyler (bilen fakat bilinemeyen). Binlerce yıldan beri tapınakların kapısına “kendini bil” yazılır. Kendini bilirsen, insanı toplumu dünyayı da anlamış olursun. En yüce erdem kendini bilmektir. Bakın Farsça bir dörtlük bilenle bilmeyen farkını nasıl vurguluyor.
O ki bilmiyor ama biliyor bilmediğini, çocuktur onu eğitin.
O ki bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini, cahildir ondan uzak durun
O ki biliyor ama bilmiyor bildiğini, uykudadır. Onu uyandırın.
O ki, biliyor; biliyor bildiğini, bilgedir, onu izleyin.
Birazda biz tarif etmeye çalışalım insanı: İnsan dik durandır, yani homo erektustur. Ne varki, iki ayağı üstünde dik yürüyebilen her yaratık insan olmadığı gibi, her insanda dik durmuyor. Eğilip bükülenler, yerlerde sürünenler, dengesi bozulunca dört ayağı üzerine düşenler, bu duruma özenenler, bunlarda insan mı sizce?
İnsan ölümlüdür. Homo mortalistir. Aslında bütün canlılar ölümlüdür de ölümlü olduğunu bile bile yaşlam güçlüklerine katlanabilen tek canlı belki de insandır.
Olumluluk yasasını değiştirmeyen insan ebedi Homo eternalis olmaya heveslenir. Bedeniyle gelip geçici, eserleriyle kalıcı ölümlü varlık, ölümsüz eserler bırakır.
Çoğu canlılar kurulu düzene doğaya evet diyerek varolurken, insanoğlu tamamına birden hayır diyebilir. Homo rebeilustur. Kuşkuyla sorar sorgular, çünkü aslında o bir Homo curiosistir.
Sürekli konuşur anlatır. Çünkü bir Homo linguadır. Konuşan, iletişim kuran, anlaşan yaratıktır. Ya zamanın geçip gittiğinden yakınır ya da geçmek bilmediğinden. Aslında geçen gidende kendisidir, alan kaçan da. Canlı, cansız, canlı üstü, doğa ya da doğa üstü herşeyle her varlıkla konuşur, çatışır, barışır, anlaşır. Yalnız insandır ki
Sesini söze, sözünü sözcüğe
Sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya
Yazıyı resme, resmi musikiye
Musikiyi notaya, notayı sanata
Sanatı savaşa ve savaşı sanata dönüştürebilir.
Çünkü o bir Homo sembolikustur. Simgeleme, soyutlama cambazıdır, değerler anlamlar üretir. Bütün bu yeteneklerini türlü araç gereçlerle uygular. Çünkü o usta bir alet yapıcıdır. Homo faberdir. Yontma taştan yapılmış el baltasından, güneş sisteminde dolaşan uzay gemilerine kadar herşey onun elinden çıkmıştır. Dişi, tırnağı, çenesi, pençesi güçlü değildir ama “kıldan ince, kılıçtan keskin” köprüleri o tasarlar. Aslandan güçlü olan kartaldan yüksek uçan, balıktan derin yüzen, fırtınadan hızlı, depremden daha yıkıcı ne varsa dünyada onun eseridir. Usta elleri, bilinmeyen beyninin uzantısı, bilinen aletlerine en beceriklisidir.
Kendi türüyle uzlaşır, çünkü o bir Homo rasyonalisttir. Yani akıllı, filkirli insan.Akıllı olmayan da kendi aklına inanır, güvenir, aklıyla avunur. Sandığınca akıllı değildir ama nasılsa akıllı görünmeyi başarır. Akılsızca davranışlara son derece akıllı gerekçeler bulur. Mantık oyunlarıyla kendi aklını bile aldatır. Akıllı değil akılcıdır.
İnsan tam bilinçli değilse bile oldukça vicdanlıdır. Kimi insanlar o vicdanı sevgisiyle öyle geliştirirler ki ermiş kişi Homo santos olurlar.
İnsanın değişme yeteneğini değiştirme gücünü görenler ona homo historicus adını vermişlerdir. Kuşkusuz değişebilen ve son derece değişken bir varlıktır. Ama yaptığı, yazdığı okuduğu hatta yorumladığı, tarihten ders almadığı için, tarih sanki yineleniyormuş gibi görünür. Oysa yinelenen tarih değil insanın cehaletidir. Tarihi varlık olmakla övünen insan kendi tarihini de değiştirir. Gerçekleriyle oynar. Yalnız tarihle değil, yapıp ettiği, yazıp okuduğu, herşeyle oynar. Öylesine yaman bir oyundur ki ona Homo ludens (oyuncu insan) denilebilir. Doğar doğmaz başlar oynamaya, yaşamı boyunca oynar durur. Başkalarına hep oyun oynadığı için, kendine hep oyun oynandığını sanır, kuşkulanır. Eski oyunlara düşmemek için sürekli yeni oyun senaryoları düşünür. Kurduklarını hayata uygular. “ciddiyim, ciddi olalım” demesi bile oyundur. Son soluğunda “oyun bitti” derken bile oyunu sürdürür.
İnsan dünya sahnesinde gülen insandır. Homoo ridenstir. En çokta cinsel tabulara güler. Hayatta tadamadığı doyumları gülünç öykülerde arar. Çünkü tam bir Homo seksustur. Cinsel hayatını yeterince düzenleyememiş bir varlıktır.
Her davranışı, doğması, yiyip içmesi, çalışıp dinlenmesi, hastalanıp iyileşmesi, eş seçip ayrılması, sayısız kurallara bağlı kalır. Her aşaması bir törenle başlar, törenle sürer, törenle biter. İnsan törenci Homo ritualisttir.
Kurallara, geleneksel tören ve törelere uyulmayan durumlarda o barışçı uysal varlık, bir Homo veiligerent(savaşçı) olur. Savaşı saygın bir bilim, fen, sanat, felsefe ve meslek düzeyine yükseltip, kurumsallaştıran tek yaratık insandır. Hep barış için savaşırlar.
Varlığını topluma borçlu olan insan Homo sosyalisttir. Aristotales’e göre; toplumsal hayvandır. Aslında insan toplumsal bir varlıktır. Ama topluluklar büyüdükçe kalabalıktan sıkılır, içine kapanır, yabancılaşır. Bu sürecin azı entellik, özentisi züppelik, fazlası deliliktir.
Peki ya Homo perfectus, kusursuz insan olabilir mi? Söylemekte sakınca yok. Kusursuz insan kusurunu bilendir.

En iyimizin öyle kusurları
En iyimizin öyle iyilikleri vardır ki
Kusur dediğin senin
Kusuru görmek olmasın sakın

Dr. Cüneyt İNANÇ

Deli maymunların iş hayatı

Ağaçlardan, hayvanlardan, bitkilerden, tek hücrelilerden, akarsulardan oluşmuş ormanlar yerine betondan, yollardan, çeşme ve damacana sularından, tek hücrelilerden, plaza camlarından, trafikten oluşmuş ormanlarda yaşayan deli maymunların, adına iş hayatı dedikleri ve üzerine çok titredikleri bir uğraşıları var. İncelenmeye değer…

Gözlemlerime göre bu deli maymunlardan işveren olanlarının ilginç davranış biçimlerinden biri şu: yanlarında çalıştırdıkları iki deli maymun olsun. Maymunlardan biri çok zeki, yetenekli, yaratıcı, öteki ise vasat, yeteneksiz vs. olsun. Doğal olarak zeki deli maymun kendisinden beklenen işi az bir çabayla, kısa zamanda yapıyor ve işte geçirdiği geri kalan zamanda bir şey yapmıyormuş, kendi kıçının keyfini düşünüyormuş gibi duruyor. Öte yandan vasat deli maymun kısıtlı zeka ve yeteneğini telafi etmek için aynı işi çok büyük bir çabayla ve uzun zamanda yapıyor. Ortaya çıkan iş aynı. Ama işveren deli maymun birinci maymunun kendisini kazıkladığı izleniminden asla kurtulamıyor ve ikinci maymunun işi daha çok önemsediğini düşünüyor.

Siz işveren olsaydınız tavrınız nasıl olurdu? Bu konunun deli maymunların evrimsel süreçlerine etkisi ne yönde oluyor?

* “Şiddet” nedir, neden uygulanir, bazı koşullarda meşru mudur?

Güç ve baskı uygulayarak karsı tarafta bulunan canlı veya cansız varlıkların zarar görmesini bilinçli olarak isteme durumudur, şiddet…

Hayatımızın o kadar çok içindedir ki, söküp atmaya uğraşmak için yine şiddete başvurmak gerekebilir.. Fiziksel, sözlü (küfür, hakaret vb), psikolojik, yaşam alanını ve bireysel özgürlükleri kısıtlamaya yönelik davranışların tümü şiddetin çeşitlerinden bazılarıdır. Şiddetin amacı çoğunlukla karşı taraf üzerinde üstünlük kurmak veya bazı menfi durumların kazanılmasıdır(Başka birçok amaç da sayabilirz.Şiddeti haz için yapanlar da yok değil) Bu bağlamda kadına, çocuğa, hayvana, bitkiye, kendinden daha zayıf olana karşı yapılan şiddetin aldığı boyutları da düşünmemiz gerekir.

Toplum geneline şöyle bir baktığımızda herkes şiddete kesinlikle karşı çıkar. Örneğin, iriyarı bir adamın savunmasız bir çocuğu dövmesi hemen hemen herkes tarafından kınanan bir davranış biçimidir diyebiliriz. Fakat bu adam çocuğun babasıysa işlerin rengi bir anda değişir ve şiddet artık meşrulaşmış, toplum tarafından kabul edilmiş ve hatta şiddete maruz kalan taraf şiddeti hak etmiştir.

Peki şiddet hangi durumlarda meşrudur? Neden “bazi” durumlarda şiddet yanlısı olunur?

*Din için yapılan şiddet -din savaşları-?
*Millet veya ırk için uygulanan baskı ve şiddet -fetih anlasyisi- ?
*Namus için -töre cinayetleri- ?
*Sevdiğiniz birini gözünüzün önünde öldüren katile yapılan şiddet -savunma içgüdüsü- ?
*Hırsızlığa karşı -mülkiyet ve sahiplenme-?

Aklınıza gelen başka şiddet çeşitlerini de yazıp bunu normal gösteren kesimlerin neden böyle düşündüğünü yazarsanız sevinirim. Şiddetin toplumun bu kadar çok çok içine girmesi ve herkes tarafından “bazı” durumlarda kabul edilmesi nedendir?

Vivienne

Bir çift yaşlı gözün bu kadar ağır olabileceğini tahmin etmezdim… Odanın ağır ilaç kokusu ve o karanlığımsı şeffaf havası mıydı acaba bir çift yaşlı gözü bu kadar ağırlaştıran? İşte o ayak sesleri, tık tık tık… Ağır ağır, sakin, acele etmeksizin bana doğru geliyor.Daha da yaklaştı.Çok yakın.Son iki, üç veeee ayak sesleri yine içeride…

tık tık tık…

“Merhaba Bay Hector. Bugün nasılsınız?”

Bir doktorun her gün odamdaki ilk işi, o ağır ayak sesleriyle gidip kalın perdeyi aralamak mı olur!!! tık tık tık… Her yerdeler!!!! tık tık tık… Pencereden içeri süzülmek için kıvranan o loş ışık, -doktor olacak o kadının perdeyi aralamasıyla- yerini sevimli, berrak bir aydınlığa bırakan gün ışığı ve beraberinde gelen ıslak koza kokusu dört duvara sıkışan gerginliği hızlıca emiyor.Sakin, sakiiin, çook sakiiiinnnnn… Biraz sussa şu ayak sesleri, karşıdaki çınar ağacına tünemiş kuşları bile duyabilirim aslında.Ama ısrarla tık tık tık…!

“Cevap vermediniz. Daha iyi hissediyor gibi görünüyorsunuz Bay Hector. Çok huzurlu bir gün değil mi?”

Hiç de değil!!! Bu lanet ayak sesleri odanın içine akın akın doluşmadan önce de değildi, sonrasında da hiç olamaz…
tık tık tık…

“Buraya geleli iki ayı geçti.Sükunetinizi korumakta kararlı gibi görünüyordunuz; fakat dün gece hemşire siz uyurken bir isim gevelediğinizi duymuş.Neredeydi o isim… Şuralara bir yere yazmış ama… Tüh! Odamda unutmuşum sanırım… Neydi… Neydi o isim…?”

Lanet isim!!! Lanet ayak sesleri.. Odada aşağı yukarı tık tık tık…! Dur! Duuur! Hatırla şu ismi ve D U R!!!

“Hah evet evet sanırım Vivienne‘di! Eminim evet! Vivienne… Kim bu kadın? Vivienne yani?”

Daha ismin tamamını duyamadan, bütün kaslarımın önce yay gibi gerilmesini sonra hafifçe tuhaf bir acıyla gevşediğini hissettim ama gikim çıkamadı….

Acı…

tık tık tık ayak sesleri…

İçeriye doluşan neşeli ışık hüzmesi..

Vivienne!

Geçmişten koşarak gelen ve her defasında hücrelerimin taa içine işleyen o şehvet hissi..

Vivienne. Kadın. Şehvet. Acı…!

“Tanımıyorum söylediğiniz isimli birini!!!!! Karım, karımı görmek istiyorum… Derhal, şimdi, şu anda!! Nancy nerede… Nerede dedim!!! Nerede O! Çıkarın beni bu delilerin içinden… Deli değilim!! Nerede o!!!!”
Bağırıyor muyum ki? Neden? Boğazımda bir taş kadar katılaşan o garip kekremsi ağlama hissi… Ahhh kaslarım geriliyor, sonra tekrar gevşiyor. Acı her yanıma dolu dizgin yayılıyor… Aaahhh!!!! Acıyor! Acı…
“Çıkarıııııınnnnnnn beni!!!!!!”

Uzaklaşan tık tık tık ayak sesleri… Daha uzak ve bu kez telaşlı…

tık tık tık tık…

Hayır! Geri geliyor… Hızla.. Daha yakın.. tık tık tık tık tık.. Durmaksızın geliyor.. tık tık tık tık... H a y ı r! Dur! DUR! Offfff kolumdaki acı. Damarlarımdan giren o tatlı sıvı veee karanlık…

…….

“Bay Hector?? Bay Hector… iyi misiniz? Uyanın… Duyuyor musunuz ?!”

Daha demincek içine girdiğim o dipsiz sessizlik birden o narin sesle jilet gibi yırtırken, ağzımdan kelimeler dışarı doğru akın etmeye başlıyor… Uçup gidiyorlar.

Geri gelin!

Durun, sizler bana aitsiniz. Sizler geçmişe aitsiniz. Geçmiş bana ait…

Durun! D U R U N! Yalvarıyorum, sürünüyorum durun.

tık tık tık…

Nafile…

Geçmişten gelen o isim, o şehvet, o kadın, o hikaye kendi kendini anlatmaya başladı bile….

Harmoniyle usulca harfleri incitmeksizin söylenmelidir onun adı. Vi-vi-en-neeee…

Çok kalabalık ve adeta ruhların bedenlerin peşinden koştuğu bir günde ilk gördüğümde anlamıştım.Arkasını dönüp de ılık ılık gülümsediği anda emindim! Uzun yıllardır bu gülümsemeyi tanıyordum da sanki o yüzde bu tebessüm hayat bulmuştu. Yüzünün deltasına yerleşen keskin hatlar ve nazik bir dudak.Her an öpülmeye hazır. O duklardan dökülen kelimeler… “Merhaba, sizi tanıyor muyum?” Evet, tanıyor olmalı.Gülüşündeki o tanıdık sıcaklık ve ojelerile aynı kırmızılıkta -savrulan saçlarına itinayla yerleştirilmiş gibi duran- bir şapka. Kesin tanıyor. “Ahhh.. Bay Hector. Merhaba.Bu ne tesadüf…”

Tesadüf işte…

Herhangi bir evrenin farklı bir boyutunda, rast gele bir zaman dilimindeki var oluş nedenini kavrayamayan ruhların sıkıştığı başıboş bedenlerde değildik.Bütün tesadüflerin elele tutuşup itinasızca, rastgele oluşturduğu bu evrende, bu boyutta, bu zamanda, bu ruhların bu bedenlerindeydik.Ruhlarımızın bedenleştiği, bedenlerimizin ruhlarımızda eridiği ve nihai olarak birbirimize geçişip tek olduğumuz bedenlerdeydik.Tesadüf işte…!

“Merhaba. Tanıyor olabilirsiniz.Lakin ben sizi tanıdığımı sanmıyorum bayan…”

“Evet, siz Prof.Dr Hector’sunuz. Ev arkadaşım sizin sınıfınızdan ders alıyor. 3.sınıf felsefe tarhi… Muhtemelen isim olrak hatırlamazsınız ama… Caroline Reyona… Pardon birini bekliyordunuz sanırım. Ben alıkoymayayım. Neyse size iyi günler…”

tık tık tık.. Ayak sesleri ağır ağır uzaklaşırken…

“Adınızı söylemediniz bayan” diyebildim. Neden dedim, neden sordum, neden o ayakların gitmesine izin veremedim… Pişmanlık…

“Vivienne. Adım Vivienne…” dedi ve yine o davetkar dudaklarıyla hafifçe gülümsedi. Dediğim gibi onun adı harmoniyle usulca harfleri incitmeksizin söylenmeliydi.Vi-vi-en-neeee…

“Aslında kimseyi beklemiyorum.Şurada kahve içecektim, eğer işiniz yoksa…” neden dedim, neden kalmasını istedim, neden o ayakların gitmesine izin vermedim? Pişmanlık…

İçimden içine akan bir meltem gibi geçti o kısacık gün. Kahkahalar, bakışlar, davetkar dudaklar ve ayak sesleri.. tık tık tık… Hani söylenmemeli ya bazı sözler, bazı hikayeler de yazılmamalı.Belki de içine dokunan bir hikayesi veya bir sözü vardı. Belki çok kırılgandı. Hatta kim bilir belki de daha fazla kırılamayacak kadar kırılmıştı. Acı… Yara derler ya hani.. Yaraları, kırılmış camları, kırdığı canları vardı belki de… Pas tutamayan yaralar, artık acıtmayan acılar derinine saklanmıştı belki de… Kim bilir…

İki gözden aynı anda sevinç, tutku ve hüzün nasıl da birbirine kenetlenmiş gibi durmaksızın akardı.Aktıkça ben baktım.Ben baktıkça o aktı.Belki de ben bakıyorum diye o aktı ya da akıyor diye ben onun taa en derinini gördüm… Onu gördüm… taa derinini, en derinini…

Neden o ayakların gitmesine izin vermedim ki… tık tık tık… Şehvet…

Ayakları… Ayakları ne güzeldi.Sıcak, biçimli, öpülesi; aynı zamanda yorgun ve itaatsız.Bir vücutta bir şeye tapacaksa insan, o ayaklara tapmalıydı.Onu bana o gün getiren ve getirdiği gibi götüren o ayaklara…
Hiç bir zaman bilemezsiniz o ayakların ne yöne -ağır adımlarla tık tık tık- gideceğini.Yüksek topuklar üzerinde bile her an çıplak kalabilecek cürrete sahip o ayaklar… Zamansızca gelir ve zamansızca giderler…

Günler, aylar.. Hepsi bir dakikaya siğmiş gibi, sarhoşluktan birbirlerinde boğulmuşlar gibi, sırf siz dokunduğunuz için onca gün, onca ay bitmiş gibi… Geçti!

Ne karım ne de kızım Silvia… Aklımda o gülümseme ve o gözlerden başka hiç bir şey yoktu. Nasıl olabilirdi ki.. Bütün felsefe öğretileri birden tozlaşıp etrafa kaçışırken, her şey “ben” olurken, ben “her şey” olurken…! Bir çocuğa, aynı zamanda vahşi bir kadına ait olan o gözlere bakarken insan düşünebilir miydi? Ürperti… Bazen o gözler size sadece korku ve ürperti verirdi. Bakışlarını emanetmişçesine tutardınız içinizde… Sonra birden aydınlık bir çocuk gülümsemesi… Saçları… Saçlarından gelen dingin kokuyla; kendimi o kıyısız, kışkırtıcı, şehvetli denize alabora olacağını bilen bir gemi gibi bırakıverirdim her defasında… Aşık mıydım? Hayır, olamazdım.Ben aşık olamayacak kadar dingin, aşık olamayacak kadar bilge, aşık olamayacak kadar yaşama aşıktım. Aşık olmak düşüncesi bile… Hayır hayır hayır….

Aşık mıydım? Aşık mıydım? Aşık mıydım?

Oysa ki bir gün bile olsa aşık olmalıydı insan. Bir düşte bile dolu dizgin sevebilmeli, sevişebilmeliydi. Olgun bir meyveyi dişlercesine dişlemeliydi aşığını, sevdiğini, şehvetini… Dişlerinde duyumsamalıydı hayatın o tek parça olan asıl arzusunu. Düşünsel yetileri kullanmaksızın, yarını ve dünü olmaksızın. O anda oracıkta aşka düşmeliydi. Paldır küldür düşmeli.Dizleri paramparça olsa bile oyundan vazgeçmeyen yaramaz çocuklar gibi vazgeçmemeliydi aşktan, aşığından, sevdiğinden, şehveti dişlemekten.

Aşık mıydım?

Dalga dalga hırçınlıkla; fakat suskunlaşarak, bitkinleşerek geçiyor g ü n l e r…

Sonra bir gün… Birden bire, hiç bir neden yokken, hiç de sırası değilken, kahkahaları henüz kulağımdan geçip ruhumu okşarken…

Gitti… Ağır ağır, acelesiz, usulca… tık tık tık…

İstediği şeyi veremeyeceğimi biliyordu, “BÜTÜN”… Bütünü istemek.. Her şeyin bütününü istemek. Olmaz! Veremezdim. Bütün varılamaz bir şeydi. Ne bütüne varabilirdim ne de bütünü ona verebilirdim… Anladı ve yolla bir olup kayacasına tık tık tık…

Gitti…

Kal demedim.Kalır mıydı? O gitti, ben kal demedim. Ben kal d i y e medim, o gitti. Yürüdü ve minicik eteğiyle elinde bir deniz kabuğu, sakin, sakiiin, sakiiinnnnce salınarak tık tık tık gitti.Beklemedim.Belki de geri dönüp gelmişti o araçtan.Ardımdan gidişime bakmıştı.

O gitti, ben beklemedim; o salındı, ben kal demedim; o her şeyi bütün istedi, ben veremedim…

Başka dünyaların içinde bambaşka hayatlarda -kim bilir- iyi bir eş, sağlam bir dost, yapıcı bir iş içinde devinen bir kadın olmuştu…

Benim içinse; hep giden -tık tık tık-, itaatsız, kırılgan ve bütünsel bir şehvetin ayak izleri…

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

BAĞIŞLAMANIN DÖRT EVRESİ

  1. Vazgeçmek – tek başına bırakmak
  2. Kaçınmak – cezalandırmaktan sakınmak
  3. Unutmak – bellekten çıkarmak, yerleşmesine izin vermemek
  4. Bağışlamak – borcu silmek

VAZGEÇMEK: Bağışlamaya başlamak için bir süreliğine vazgeçmek yararlıdır. Bu, o kişiyi ya da olayı düşünmeyi bırakıp bir süreliğine mola almak anlamına gelir. Bir şeyi tamamlamadan bırakmaktan çok ondan uzaklaşıp tatile çıkmak gibidir. Bu bizi tükenmekten alıkoyar, başka yollarla güçlenmemizi, hayatımızda başka mutluluklara sahip olmamızı sağlar.

Daha sonra bağışlamayla birlikte gelen son rahatlama için iyi bir alıştırmadır. Durumu, anıyı, sorunu, ihtiyacınız olduğu sıklıkta terk edin. Buradaki fikir görmezden gelmek değil, sorundan koparak zinde ve güçlü hale gelmektir. Vazgeçmek; örgüyle, yazıyla meşgul olmak, hep görmek istediğiniz o okyanusa gitmek, sizi güçlendiren bir öğrenim ve sevgi görmek, sorunun bir zaman gündemden düşmesine izin vermek demektir. Bu doğru, uygun ve iyileştiricidir. Eğer bir kadın yaralı psişeye güvence verir ve “şu anda şifalı merhemler süreceğim, kimin ne gibi yaralara neden olduğuyla ilgili bütün bu sorunlarla daha sonra ilgileneceğim,” derse, geçmiş yaranın yol açtığı sorunlar onu çok daha az üzecektir.

KAÇINMAK: İkinci evre, özellikle de cezalandırmaktan sakınma, ne bu konuyu – az ya da çok- düşünme, ne de buna göre davranma anlamında, kaçınmaktır. Bu tür bir denetimin alıştırmasını yapmak son derece yararlıdır, çünkü bu, sorunun ortalığa taşmasına izin vermez, onu bir yere bağlar. Daha sonra atılacak adımların zamanlamasına odaklaşmayı sağlar. Bu, körleşmek ya da ölmek, kendini koruma amaçlı bir uyanıklık halinin gevşemesine yol açmak anlamına gelmez. Olaylara bir parça zaman tanımak ve bunun gibi faydaları olacağını görmek anlamına gelir.

Kaçınmak; sabırlı olmak, dayanmak, duyguları belli bir mecraya akıtmak demektir. Bunlar kuvvetli ilaçlardır. Bulabileceğiniz kadar çok alın. Bu bir temizlik rejimidir. Hepsini uygulamanıza gerek yok; sabır gibi bir tanesini seçip üzerinde pratik yapabilirsiniz. Cezalandırıcı sözlerden, gücenik ve düşmanca davranmaktan kaçınabilirsiniz. Gereksiz cezalandırmalardan kaçınmak, eylemin ve ruhun bütünlüğünü güçlendirir. Kaçınmak, yüce gönüllülük alıştırması yapmaktır, böylece daha önce küçük sinirliliklerden öfkeye kadar değişen bütün duygulara neden olan konulara büyük merhametli doğanın da katılması sağlanır.

UNUTMAK; Unutmak, bellekten çıkarmak, yerleşmesini reddetmek – başka bir deyişle, özellikle bellekten çıkıp gitmesine izin vermek, kulpunu bırakmak -demektir. Unutmak, beyin-ölümü yaşamanız anlamına gelmez. Bilinçli unutma olayın kendi başına süregitmesine izin vermek, ön planda kalmasında ısrar etmemek, tersine, sahneden göndermek, arkaplana gönderilmesini sağlamak demektir.

Kızgın malzemeyi çağırmayı reddederek bilinçli unutma alıştırması yaparız, hatırlamayı reddederiz. Unutmak edilgin değil, etkin bir edimdir. Bazı malzemeleri güç bela çekerek taşımamak; tekrar tekrar onlara dönmemek; yineleyici düşünceler, resimler ya da duygularla kendini yiyip bitirmemek demektir. Bilinçli unutma,saplanıp kalma pratiğini bilerek bırakmak, ondan bilerek uzaklaşmak, onu görüş alanının dışına çıkarmak, geriye bakmamak ve böylece yeni bir manzarada yaşamak, eskiler yerine, üzerinde düşünülecek yeni hayatlar ve yeni deneyimler yaratmak demektir. Bu türden bir unutma belleği silmez, belleği hantallığa itercesine kuşatan duyguları imha eder.

BAĞIŞLAMAK; Bir suçtan ötürü, bir kişiyi, bir toplumu, bir ulusu bağışlamanın bir çok yolu ve oranı vardır. Önemli olan “nihai” bağışlayıcılığın teslimiyet olmadığını unutmamaktır. Gücenmeyi içinde taşımayı bırakmak bilinçli bir karardır; bir borcu bağışlamayı ve misilleme yapma kararından vazgeçmeyi içerir. Ne zaman bağışlanacağına ve olayın üzerine çentik atmak için hangi ritüellerin kullanılacağına siz karar vereceksiniz. Hangi borçların ödenmesine ihtiyaç olmadığına da yine siz karar verirsiniz.

Bazıları örtülü affı seçer; bir kişiyi şu anda ya da sonsuza kadar bir zararı ödemekten kurtarırlar. Bazıları da süreç içinde kusurları düzeltmeyi bırakır, borçtan vazgeçer, ne olmuşsa geride kaldı diye düşünür; bu kadar ödeşme yeterlidir. Başka bir af türü de herhangi bir duygusal ya da başka türden bir tazminat ödettirmeden kişiyi serbest bırakmaktır.

Bazıları için bağışlanmanın tamamlanması, diğerine müsamahayla bakmaktan ibarettir ve görece iyi huylu kabahatler söz konusu olduğunda en kolayı da budur. Bağışlamanın en esaslı biçimlerinden biri, suçlanan kişiye şu ya da bu şekilde merhamet göstererek destek olmaktır. Bu, kafanızı yılanlarla dolu bir sepete sokmanız anlamına gelmez; tersine, bir acıma, güven duyma ve hazırlıklı olma mesafesinden tepki vermek demektir.

Bağışlamak, bütün vazgeçme, kaçınma ve unutmaların toplamıdır. İnsanın korunmaktan değil, soğukluktan vazgeçmesi demektir. Bağışlamanın derin bir biçimi de, ötekini dışlamayı bırakmaktır, böylece burnu büyük olmaktan, görmezden gelmekten ya da soğuk bir şekilde davranmaktan vazgeçip, ne himayecilikte ne de yapmacıklıkta ısrarcı oluruz. Ruhsal-psişenin, zoraki katlandığınız insanlarla birlikteyken zamanı ve hazır cevaplığı sıkıca denetlemesi, duygusuz bir manken gibi davranmanızdan evladır.

Bağışlama bir yaratma eylemidir. Bunu yapmak için zamanla değerini kanıtlamış bir çok yoldan birini seçebilirsiniz. Şimdilik bağışlayabilirsiniz, o zamana kadar bağışlayabilirsiniz, gelecek sefere kadar bağışlayabilirsiniz, bağışlayıp başka şans vermeyebilirsiniz – eğer ikinci bir vaka yaşanırsa, bu tümüyle yeni bir oyundur. Bir şans daha verebilirsiniz, birkaç şans daha verebilirsiniz, birçok şans verebilirsiniz, koşullu şans verebilirsiniz. Bir kabahatin bir kısmını, tamamını ya da yarısını bağışlayabilirsiniz. Örtülü bir af tasarlayabilirsiniz. Karar sizin.

İnsan, bağışlayıp bağışlamadığını nasıl bilir? Olay karşısında öfke duymak yerine kederlenmek, o kişiye kızmak yerine onun için üzülmek eğiliminde olursunuz. Tüm bunlara ilişkin herhangi bir şey anımsamama eğiliminde olursunuz. İşin başında bu kırgınlığa yol açan ıstırabı anlarsınız. Ortamın dışında kalmayı yeğlersiniz. Bir şey beklemezsiniz. Bir şey istemezsiniz. Bileğinize dolanıp sizi oradan oraya sürükleyen bir kement yoktur. Gitmekte özgürsünüzdür. ” Bundan böyle hep mutlu yaşadılar” ile sonlanmasa da, bu günden itibaren sizi illaki bekleyen taptaze bir “bir varmış bir yokmuş” duygusuna kapılırsınız.

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR – Clarissa P.Estet