Hangi mutsuzluk…

Bugün bir arkadasımla aşağıda yazdığım konu hakkında uzun uzun konuştuk ama çıkamadık işin içinden .

Bir kadın ve bir erkek bir ilişki yaşamaktadır.
Taraflardan birini -kadını- ele alıyorum…
Kadın bağlıdır erkeğe, duygusal bir bağlılık vardır, sever, sarılınca içini tarif edilmez bir duygu sarar etrafını, içi bu duyguyla dolar dolar taşar…
Onunla uyumak; en güzel uykudur, en güzel rüyalar gelir gecesine…
Onunla uyanmak; en güzel sabaha uyanır, en güzel güneşi görür…
Hissedilenler güzel fakat eksiktir birşeyler, kadın sanki hep ona güzellikler veriyordur hiç almadan.
Beklentisiz seviyorum der kendi kendine, “birşeyler beklersem çıkar ilişkisi olmaz mı?” der.
Bu telkin karşı taraftan gelen (kadına göre olumsuz olan), onu üzen birçok davranış biçimi karşısında yaşadıgı mutsuzluğa engel olamaz…
Eğer onsuz olursa da mutsuz olacaktır, özleyecek, sarılmak, dokunmak onunla olmak isteyecektir.
Gecelerce ağlayacaktır belkide…

Sonuçta iki türlü de mutsuzluk, hüzün, gözyaşı vs.var.

Bu noktada o ilişkiyi yaşayıp üzülmek, kırılmak mı daha iyidir yoksa ilişkiden vazgeçip üzülmek, özlemek kısacası aşk acısı çekmek mi daha iyidir?

Bu iki mutsuzluktan hangisi seçilmeli?

* Etnik Grup Mu? Irk Topluluğu Mu?

Bir etnik grubun oluşabilmesi için ortak kültür, norm, adet, inanç ve gelenek gibi değerler gereklidir…Tabiki bu etnik grupta belirleyici düzeyde baskın olan bir veya birden fazla ırk görülebilir.Bir devleti oluşturan bu ırkların, var olan etnik grupta baskıcı tutum sergilemedikleri müddetçe içinde bulundukları topluluğun “etnik grup” olma özelliğinden bir şey kaybettirmediklerini gözlemleyebiliriz. Ne var ki bu ırklardan bir tanesi bile ırk özelliklerini arttırıp etnikliğin ahengini bozdukları anda grup artık “ırk topluluğu” haline gelir ve zayıf olan ırklar ezilmeye ya da yok edilmeye başlanır.

Aslında olayı daha bireysel olrak ele alırsak daha kolay empati kurabiliriz.Diyelim ki iki kardeşsiniz evinizde.Büyüdünüz ama bir gün her nedense fark ettiniz ki öz babanız sizi diğer kardeşinizden ayrıyor.Ona en büyük odayı verirken sizi kapı eşiğinde yatırıyor.Ona istediği dili öğrenip kullanmasını serbest bırakırken size sadece tek bir dil kullanma şansı veriyor.Psikolojik etkiler ve dışlanmışlık hissinden bahsetmeye bile gerek yok sanırım… Dahası eve girerken kimliğinize bakıp sizi kenarda saatlerce bekletiyor vs vs vs… Ne yaparsınız?

Tarihten günümüze kadar gelen ve maalesef hala dinamikliğini koruyan bu kardeş kavgası hala binlerce can alıyor. Demokratik yollarla çözümlenmesi gereken bu sorun, tarihsel arka planı ve nedenleri de göz önünde bulundurularak irdelenmelidir.Uluslararası Sözleşmeler iç hukuka yerleştirilmelidir.

Bir sınır içerisinde bütün olarak yaşanacaksa bir karar verilmeli :

*Tek bir ırkın üstünlüğü kabul edilip diğerlerini sindirmeye çalışılmalı.
*Evinizde istemediğiniz kardeşinizin kendi evini kurmasına izin verilmeli.
*Ya da en mantıklısı -ve benim de hem fikir olduğum- ; etnik kökenlerin farklılığı kabullenilip üniter devlet sisteminden federal devlete yönelinmeli.

Babası Ve Oglu

Saat 17.00 suları… Tevfik eşyalarını doldurduğu kutusunu topladı, iş arkadaşlarıyla vedalaştı ve Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi veznesinden son kez çıktı. Ne durağa koştururken, ne de otobüste, bir daha hiç geri dönmeyeceği işi gelmedi aklına. Yalnızca evi düşünüyordu. Bir an önce ulaşmak istediği evini…

Evin bulunduğu sokağa geldiğinde marketin önünde durdu. Yılbaşı günüydü o gün. Gecikmesine gecikmişti ama, bütün akşam ve gece bir daha çıkamayacağı için markete uğramak istedi. Vazgeçip devam etti. Sonra tekrar durdu… Geri döndü ve markete girdi. Portakal, elma, muz, biraz da şu hazır, karışık kuru yemişlerden…Bir şişe kola aldı, Bir kaç paket de gofret ve şeker. hızılca paketledi alışverişini, işyerinden getirdiği kutunun içine attı ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttu.

Dairesinin kapısını Sevda açtı. Siyah bir gece elbisesi giymişti ve makyajını neredeyse tamamlamak üzereydi. Tevfik kan ter içinde, nefes nefese, mahçup bir ses tonuyla “Geciktim mi” diye sordu.

Sevda gülümsedi. Daha vakit var önemli değil diye yanıtladı. Tevfik elindeki kutuyu kapının karşısındaki yemek masasının üstüne bıraktı. Hemen solundaki salona geçti. “Murat” diye seslendi. Murat’ın yüzünde bir anda kocaman bir gülümseme belirdi. Ellerini çırpmaya başladı. Baba,Baba diye alkış tuttu. Tevfik oğlunun yanına hasretle sokuldu. Saçını okşadı. Kendilerini salonun girişinde izleyen Sevda’ya döndü sonra. “Yorduk seni de” diyebildi yine mahçup bir ses tonuyla. O nasıl söz Tevfik Amca diye yanıtladı Sevda. Gülümser Teyzem az mı kahrımı çekti benim çocukken… Tebessüm etti Tevfik. Derin bir iç geçirdi. “Haydi” dedi. Daha fazla geç kalma sen kızım. Sevda paltosunu ve çantasını koluna alırken, Murat bu kez de Sevda,Sevda diye alkış tutuyordu elinden geldiğince. Sevda da karşılık verdi. Murat Abi, Murat Abi diye… Hepsi de gülümsüyordu. Kapıdan çıkarken Sevda, “Ne zaman ihtiyacın olursa çağır beni mutlaka Tevfik Amca” dedi. Bir yerlere gitmen lazım gelince. “Artık hep buradayım be kızım diye cevapladı Tevfik. “Evim Murat, işim Murat artık”.

Sevda ayrıldıktan sonra Tevfik mutfağa koştu. Sucuk kızarttı tavada,üstüne de yumurta kırdı. Çay demledi. Salona, oğlunun yanına getirdi tepsiyi. Televizyonda yılbaşı programlarından birini açtı. Bir oğluna yedirdi, bir kendi yedi. Sonra portakal soydu, antep fıstıklarının kabuklarını soyup Murat’a verdi. Baba-Oğul, erkek erkeğe, dansözleri izlediler, piyango sonuçlarını takip ettiler. 12’ye daha çok vardı, Tevfik Murat’ı sandalyesinden kucakladı güçlükle ve televizyonun karşısındaki yatağına yatırdı. Üstünü özenle örttü. Kendi de yandaki çekyata kıvrıldı. Televizyonu kapattı ve uykuya daldı.

Tevfik’in gördüğü 62’inci, Murat’ın gördüğü 38’inci, Gülümser Hanım’ın göremediği ilk yılbaşı böyle sona erdi. Yeni yıla nasıl girerseniz, bütün bir yıl öyle geçer der ya insanlar, onlar için de öyle oldu.

STİRNER’DAN BİRKAÇ ALINTI

Biraz Stirner olmadan ayık kalamıyorum. En sevdiğimi sona sakladım. İyi seyirler:

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa “biricik” düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.

“Biricik” olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım.

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez.

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve “boş” olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tanrı’nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

İnsanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor. İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?

Kimse benden sorumlu değil ve kimseden de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim !!!

Bi Arkadaşın Arkadaşı : “Furkan”

Hani bazı insanlara ilk görüşte kanınız kaynar da, gecenin sonunda masadan kırk yıllık ahbap gibi kalkarsınız ya, o insanlardan değildi Furkan. Girdiği tüm ortamlarda asgari düzeyde konuşur, saatlerce susup kalkmaya yakın dandik bir mevzuda enteresan iki laf eder ve her nasılsa masadakilerin akıllarında kalmayı başarırdı. Ancak bu akılda kalmanın dozunu öyle güzel ayarlardı ki, veya tesadüfen olurdu, insanlar “Faruk muydu, Fatih miydi neydi o herifin adı?” diye sorarlardı sonradan. Fatih, Furkan, Faruk… Pek de önemli değildi insanlar için. O sadece arkadaşın arkadaşı kontenjanın biriydi…

Güngören, Camlıkahve’de ikamet etmekteydi Furkan. Çocukluğunda mahalledeki çocuklar üç’e ayrılırdı: arka sokaktaki inşaatın ikinci katından kum yığınına atlayanlar, birinci katından atlayanlar ve hiç atlayamayanlar. Furkan birinci kattan bir kere atlayıp, hiç atlayamayanlarla makara yapan o zibidi güruhun üyesiydi.

15 yaşına kadar hayatı 2 ekmek yanında para üstüyle bir paket cheetos alıp, tasoları biriktirmekle geçti. “Kepilme” korkusu öyle büyüktü ki, neredeyse hiç taso oynamadı. Arkadaşlarına gösterip hava attığı tasoları, aslında yediği cheetosların sayısını gösteriyordu.

Lisede beraber olduğu kız sayısı, arkadaşlarına açıkladığı şekliyle 3’tü. Aslında 0 (Gerçekte beraber olduğu kız sayısı) + 3 (Uydurma beraber olduğu kız sayısı) = 3 formulünü kullanıyordu. Daha sonra Tanrı’nın eliyle bu 1+3 oldu, imana geldi ve şansının yardımıyla olayı 2+2 de sabitledi.

Furkan’ın Ünivresite hayatında hiç birşey olmadı…

Yaşı 24’e geldiğinde yalan söylememeyi, kendi deyimiyle “abartmamayı” prensip haline getirdi. Önce askere gitti, sonra bir sigorta şirketinde işe girdi. Ciddi düşündüğü (!?) kız arkadaşına ne olduğunu değil, ne olmadığını anlattı. Alçak gönüllü olmaya çalıştı insanlara karşı. Zaten böbürlenecek bir şeyi pek de yoktu. “İnsanlar beni olduğum gibi sevsinler” felsefesini benimsedi. Yalan söylediği gün gibi belli adamlara gülüp geçti. Ağırbaşlı olup insanların takdirini kazanmayı ve kabul görmeyi bekledi. Bekledi… Bekledi… Önce 3 sene terfi edemediği işinden atıldı, sonra sevgilisi tarafından terk edildi. Ne olmadığını öğrenen kızlar ona sırt çevirdi, yaptığı işi abartmadığı için yeni başladığı işte göze giremedi.

Bir gün, kum yığınına atlayamayanların “Atlarım aslında ama bileğimde platin vardı” demeye başladığını, Kendinden çok tasosu olanların çaktırmadan ordan burdan çaldığını, Lisede herkesin 0+5 = 5 yaptığını gördü. Yeniden abartma ufuklarına yelken açacağı beklenirken o öyle yapmadı. Kendisi onlar gibi olmadığı için, gerçek dünyada yalanlarıyla var olmadığı için mutlu oldu. Doğru yoldaydı. Elbet bir gün, doğruluk ve dürüstlük ona mükafatını verecekti.

Bekledi… Bekledi… Bekledi Furkan…

Sonunda beklediğine değdi mi bilinmez ama, o ortamlardaki 3 saatlik susuşun ardından “Ölünce ne oluyor acaba?” temalı dandik muhabbete yaptığı enteresan katkıyı gerçekleştirdi geçen cuma. Yeniden başlamak istiyordu hayata. Öldükten sonra baştan başlanıldığına inanmak istiyordu aslında.