Çok akıllıyım. Ettiğim her kelamda zekamdan ufak belirtiler gösteriyorum. Bir matematik problemi ne kadar zor olursa olsun iki dakikadan fazla zamanımı almaz. Öyle ki, daha 3 yaşındayken ettiğim bikaç bilmiş laf bile benim ne kadar zeki, dolayısıyla ne kadar farklı olduğumu gösterir. Anam babam da bununla övünür: “Bizim oğlan çok zeki, bak yapıştırıverdi dayısına lafı”. Bebekliğimden beri “zeki ol” direktifleriyle büyüdüm. Bir ayrıcalıktır, bir şereftir zeki olmak. IQ’um 100’un üzerindeyse saygı duyulmamam hatta sevilmemem için hiçbir neden göremiyorum. Ayrıca espriliyim, o halde varım.
Pratiklikte de üstüme yoktur hani. Ver makası, sana cennet kuşu yaparım kağıttan. Annem bi sorunla karşılaşmaya görsün, ailenin akıllısı ve pratiği olarak onu çözmem an meselesi. Hani meşhur bir laf vardır: “İmkansız biraz uğraştırır” diye. İşte benim için uğraşıp da çözülemeyecek belki de bir ölüm vardır. Her türlü bilgisayar yazılımının yüklenmesinden tut da, tıkalı lavaboyu açmaya, yeni aldığımız çiçeği bahçeye dikebilmekten tut da, matkapla envayi çeşit soytarılık yapmaya kadar uzanır yetenek arşivim. Ben yapabildiklerimle övünürüm, yapamadıklarım günahlarımdır. O yüzden, ne kadar yapabilirsem o kadar insanım.
Her şey zekayla başlar, pratiklikle devam eder, akabinde yetenek girer işin içine. Bakmışsın başarının bütün kıstasları yerine gelmiştir. “Ne akıllı çocuk” cümlesinin ardında erdemli olmuşsundur toplumda. Hayranlık uyandırır canavar gibi veletlerin daha 6 yaşındayken bilgisayarı kendi açıp oyun oynayabilmesi ve ya sıçtığı bok daha dereye gitmeyen ergenlerin Wikipedia’dan bikaç zıvır öğrenip sana, bana satması. O derece değersizdir toplumun gözünde, otu boku bilmek yerine sadece değer verdiği şeylerle yaşamak isteyen. Bu bağlamda en saygı duyulan kişi Costa Rica’nın yüz ölçümünü bilen kişidir. Çünkü, bu hayatta insan, yaptığı ciro üzerinden değerlendirilir.
Pazarlamacıların da saygınlığı buradan gelir. Nefret ettiği ürünü bile pratikliği sayesinde sana bana bi güzel kakalarlar ki pratik aklı vücut bulsun. Çok şey bilirler; kız isen etkilenir, erkek isen imrenirsin. Koca karpuzun içini yarınca da gördüğün renk kırmızı değil, beyazdır. Eve gidince oynayacağı bir Playstation’ı, ertesi gün iş arkadaşlarına pazarlayacağı bir “Takunyalı Führer”’i vardır. İş çıkışı barına gider, yan masadaki bayanlarla günümüzün teknolojik trendlerinden konuşur. Eh ama herkes konuşur, bir birey olarak farkı olmalıdır. Az bildiği alternatif Rock gruplarıyla alternatif olur. National Geographic’ten öğrendiği köpekbalığı anatomisinden bikaç enstantaneyle entel olur. Belden aşağı esprilerle de cesur olur. Bacak bacak üstüne atıp, kısık kısık bakarken de özgüvenini sezdirmeyi ihmal etmez. O sadece zeki ve pratik değil, dünya mutfaklarından anlayan, şarabı koklayarak içen, gerekirse yan masadaki erkeklere de kötü kötü bakıp namusunu pazarlayan, yarı insan yarı amfibi, radyoaktif bi ucube olur.
İşte toplum bunu ister: Her duyduğu kelamın altında ince bir hesap, her koca göbekli patronun kafasında uçuşan tilkiler, her kısık gözün ardında Iğdır’ın plaka numarasını bir çırpıda söyleyebilecek embesiller görmek ister.
Şimdiye kadar devlet hakkında bir çok tanımlamaya gidilmiştir. Bazı yazar/düşünür/siyaset bilimci farklı yönetim şekilleriyle bir devlet yapısı oluşturmaya çalışmış.Örneğin Marx‘a göre devlet, toplumu engelleyen ve yavaşça yok edilmesi gereken bir yapılanma iken; Hegel‘e göre devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yansımasıdır…