Kurgu değil gerçeklik aktardıklarınız

Uzuuuuunnnnn yıllardır ilk defa bi kitabı akşam uyumadan önce elimden bırakıp sabah çaydan önce elime aldım Sibel hocam☺ 5 kitabinızı 1 haftada okudum. Laniakea’nın diğer bölümleri de bir an önce bizlerle buluşur ümidindeyim. Bana yeni arkadaşlar kazandırdığınız için sonsuz teşekkürler ediyorum.
Duygularımı hem size daha önce yazabilmeyi hem de sayfamda ve sizin sayfanızda paylasmayı çok istedim aslında. Bununla birlikte duygularıma bir tanım bulup söze dökemediğimden ( ne desem eksik kaliyor çünkü benim için kurgu değil gerçeklik aktardıklarınız) haksızlık yapmaktan korktum. Sadece arkadaşlarıma sözle ve çocuksu coskuyla anlatabildim.
Umarım tüm okuyanlara da en az benim yaşadığım kadar coşku yaşatır kitaplarınız. Sevgilerimle
Mine Dok
*
İçimi sevinçle dolduran bir okuyucumun duygularını paylaşıyorum bugün.
Sizlere söylemiş miydim bilmiyorum:
VENÜS BAĞLANTISI kitabımı bulamayanlar…
Taşınma esnasında bir miktar Venüs Bağlantısı kitabını bir köşede saklanırken bulmuş durumdayım 🙂 Bunu önceki hafta face  sayfamdan sevinçle bildirmiştim çünkü hiç bir yerde bulunamıyordu. Kitaptan arzu edenlere ilk parti teslimatı geçen hafta gönderdim. Mine Hanım da kitaplara böyle ulaşmış oldu, ne iyi oldu 🙂
Eğer ilgilenenleriniz varsa lütfen bana özel mesajla veya mail adresinden ulaşınız.
Bu arada kitapları PTT kargo ile gönderiyorum inanılmaz ucuz ve Düzenli bir hizmet veriyorlar kendilerine Bu hizmet için gerçekten müteşekkirim

Uzun bir aradan sonra….

İnsanın ne zaman ne fark edeceği belli olmuyor. Az önce eski bir ses kaydıma rastladım, katmanlar ve miktar arasındaki ilişkiye dairdi. O günü hatırladım. Karamürsel’de bir kafedeydim, Yiyecek sipariş etmiş önümde uzanan körfezi seyrediyordum. Yemek geldi fakat miktar olarak gözüme az geldi, sanki doymayacakmışım gibi bir his duydum. İşte o an “katmanlar” ile ilgili bir ayma yaşadım. Doyma duygum miktarla ilişkili değildi, o şeyin katmanlarına ne denli nüfuz edebileceğimle ilgiliydi! Her şey böyle işliyordu:)
Lineer mi çok boyutlu mu meselesine kadar gider bu katmanlar konusu 
Günaydınnn dostlar

*

Az sonra size anlatacaklarımı ister masal ister kehanet ister bir kişinin yüksek benliği ile teması isterseniz de yalan dolan olarak değerlendirin benim açımdan fark etmiyor ben kafamdaki sorunun cevabını merak ediyorum:
Kryon bir anlatısında, dünyadaki ilk canlılardan pleadesliler tarafından genetikleriyle bilimsel olarak uzun süren bir çalışma sonucunda insan ırkının ortaya çıkarıldığını öne sürmekteydi. İkinci aşama ise o güne kadar bu gezegene çeşitli hayvan ağaç vs bedenlere girmek suretiyle gelen ve mutlu mucuk yaşayan Siriusları bu yeni yapıtları olan insan bedenine davet etmek olmuştu. Fakat Siriuslular bu daveti çok uzun süre geri çevirdiler hattta sonunda Gönülsüzce kabul ettiklerinde dahi kendilerini ikiye bölerek yarılarını bir hayvan bedenine yarılarını bir insan bedenine adapte ettiler.
Şimdi gelelim benim 65000 pesoluk soruma 😀 Siriuslular neden bu geçiş için bunca gönülsüzdü?
(Gerçek bir sorudur hatta mümkün olsa bu soruyla bir BAK yapmak isterim)

*

İnsan bilinci karmaşıktır. Biliminizin İnsan bilincini fiziğin bir dalı olarak düşünebileceği bir gün gelecek. Bunun nedeni İnsan bilincinin bilinen lineer fiziğin kalıplarını veya hatta kuantum fiziğinin kalıplarını izlememesidir. Bilinç, yapısı olan senkronize bir enerjidir. (Sonunda keşfedeceğiniz gibi) Kuantum modellemeye sahiptir, ama mantık kuralları setine sahip değildir. Bunun yerine, bireysel İnsan Varlığının Akash’ından etkilenir. O karmaşıktır ve kendi gündemine, kendi kişiliğine ve iletişim kurma yeteneğine sahip olduğu bilinen tek senkronize ve eşevreli enerjidir. Demiş bir zamanlar Kryon
Ruh için de bir nevi enerji diye konuşulur. Yani normalde ruh deyince ben şöyle anlardım; bi sürü teknolojik aletin var o halde onu kullandığın sürece prize takmalısın! Eğer enerji kesilirse madde işlevsiz kalır. İnsanın bilincinin 3 bölümünden biri aumakuamız (yüksek benlik der batılılar) bizimle ruh arasında ilişki kurar. Yani anladığım kadarıyla ruh bizatihi içimizde değil. Ona bağlanacak bir enstrümana sahibiz. Ruh ise açık biçimde yaratıcı kaynak ile bağlıdır.
İçimize girdiği söylenen şeyin daha süptil bedenlerimiz(daha önce üretebilmişsek) olduğu söylenebilir belki! Duygu/rüya bedeni, Mental beden, ışık bedeni gibi. Bunlar fizik bedeni ölüp dünyanın toprağını oluşturmak üzere dönüşüme girdiğinde çıkıp kendi titreşim bölgelerine giderler.
Bu gün ne kadar gevezeyim, şaştım kaldım. Üstelik söylediklerimin hiçbiri hakkında emin değilim, kanıtım da yok.

Neden bilmek istiyorsun?

Bilincin iştahı bazen beni korkutuyor.
Neden bilmek istiyorsun?
Otur taze toplanmış çileğini ye!
Yansımalarını görmek bazen çok sıkıcı olabiliyor, hatta usandırıcı
Evrensel aldanış: maya
Karanlıkta yılan sandığın, aydınlıkta bir ip. Korkun da, kaygın da bir vehim: Maya.
Bildiğin illüzyon. Gerçeği örten bir nevi tül. Gerçeği anlama vehmi, bu vehmi sağlayan da tanrı kavramı.
Maya öyle güzel bir şeydir ki, öyle de kandırıkçıdır ki

Dört yıl önce şöyle demişim (muhtemeldir ki cik cik sevinçle öttüğüm bir gündü):

Bu konuda (kişiliği oluşturan ve 0-7 yaş arasında atılan temel varsayımlar ve inançların tespit edilmesi), rüyaların analiz edilmesi (rüya görüşmeciliği) gerçek anlamda yapılabilirse insana büyük ivme kazandırır ancak bundan sonradır ki insan günlük olağan hayatının da bir rüya (mutabakat rüyası) olduğunu kavrar ve onu da aynen rüyaları çözme tekniği ile inceler. Tabi bu konuda kişinin güvendiği ve yöntem bilen birinden destek almak şarttır. Sebebi ise insanın kendini görmeye/duymaya sınırladığı bir şeyi kendine hatırlatmasının pratikte mümkün olmamasıdır.
İşte bu sebeple Gurdjieff usta hapishaneden kaçmanın kurallarını yazmıştır. İşte bu sebeple insanlar kendi hayat deneyimlerini anlatırlar, yazarlar. İşte bu sebeple her zaman gizem okulları, farkındalık konusunu işleyen inanç toplulukları olmuştur. İşte bu sebeple mürid mürşid ilişkisinden vazgeçilemez. İşte bu sebeple ben, boşluğa basamak dizenlere saygı ve sevgimi dile getirmekten bıkmam.

*

Alakasız belki ama eskilerden bir söylenti:

Anlaşılmaz dedim…
Anneannem anlatmış:
eski zamanda bir gün, gelin kaynana oturup koca bir tencere yaprak sarmışlar. Gelin şunun bir tadına bakayım deyip bi tane yemiş, sonra gidip gidip bir tane daha atmış ağzına. Derken akşam olmuş erkekler eve gelmiş sofra kurulmuş, kaynana tencerenin kapağını açınca bir de ne görsün yemeğin yarısı yok!
“amaaannn ne oldu bu yemeğe” diye feryat etmiş
Gelin de utana sıkıla “tek tek yedim, anlaşılmaz dedim” demiş
*
not: gerçi birbiriyle tamamen alakasız bir şey bulmak mümkün değil :)))
Bir arkadaşım, Tanrı neden bizim planlarımıza güler DİYE SORMUŞTU?
Uzun anlatmak istemedim, biz batı kültürü alanların hepsi Aristo mantığının üzerine yapılanmış, temel aynı kaldıkça üzerinde ne yapsan pek plana uymuyor, imar affına mı başvursak dedim, güldük.
Bu şeyler parmağına dola dola gül!
Ana beni niye verdin çocuğa Oynar oynar taş doldurur kucağa

Haftanın getirdiği film,dizi kitap

The Expanse’ın üçüncü sezonunu az önce bitirdim. böyle dolu dolu bilimkurgular çok ama çok nadir bulunuyor, belli ki senaryo ekibi felsefe ve kuantum açısından donanımlılar. Dördüncü sezonun çekileceği haberi de ayrıca mutlu etti. Müteşekkirim

*

Castle Rock

Stephen King’in hikayelerinden uyarlandığı söylenen Castle Rock adlı kasabada yaşanan gizemli olayların dizisi olarak Digitürkte yeni başlamış. Dün üç bölümü arka arkaya verdiler. Ben Stephan King’in adını görünce biraz soğudumsa da (beğenmediğimden değil, usta yazardır kendisi) çünkü korku izleyemiyorum, yine de şöyle başına bir bakayım diye oturup üç bölümü de izledim. Sonunda midem ağrıdı (biraz gerilmişim demek ki) fakat tahmin ettiğim üzere kurgu gayet oturaklı, bir çok tanıdık oyuncu var. Devam edip etmeyeceğime dördüncü bölümde karar vereceğim 🙂

*

HBO’nun 4 bölümlük kısa dizisi Olive Kitteridge, psikoloji öğrencilerine ya da uygulamacılarına ders olacak nitelikte. Oyunculuklar harikave konu sanki iddiasız bir kasaba ailesini anlatırmış gibi fakat izlerken neye iyi neye kötü diyeceğinizi şaşırdığınızı fark edebilirsiniz ki bence bu da dizinin gerçek hediyesi 🙂

*

Türklerin Altın Çağı kitabında, İlber Hoca şöyle diyor: Uygar ülkelerde tarih, Bir lisansüstü eğitim konusudur; olgunluktan sonra başvurulan bir disiplindir.

Benim de gerçek manada ergenlikten yetişkinliğe geçişim mistik yollarla değil Tarih ve sosyoloji sayesinde olmuştur; çünkü hem ülkesel hem dünyasal tekrarları açıkça gördüm Ve şok oldum. Bundan sonradır ki bireysel açılımlara imkanım oldu.

Bu kitabı da şöyle bir göz atayım diye arkadaşımın sehpasının üstünden aşırmıştım fakat bikaç haftada okuyup bitirdim. İlber Hocanın dili konuşurken olduğu gibi yazarken de akıcı ve tatlı. Bilmediğim pek bir şey yoktu fakat hatırlamak iyi oldu. Eminim bu kitapla halkımızın büyük kısmının pek de haberli olmayan geçmişini (tabi ki bu kez bizim bir tarihçimizin gözü ve yorumuyla) öğrenme şansı var.

Kitabın arka sayfasından:

“Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Tarihini bilmeyen, hafızası olmayan toplumların nerelere gideceğinin, sürükleneceğinin, dahası neler yapabileceğinin hesabı olmaz.”
14. ve 17. yüzyılları arasında Hindistan’dan Viyana kapılarına kadar muazzam büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiler… Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa’nın tarihini şekillendirdiler. Uyguladıkları askerî taktiklerle imkânsız görülen pek çok savaştan zaferle çıktılar…
Hangi kıtada olursa olsun adalet esasıyla yönettiler… Sorunlarını çözemeyen Avrupa devletlerine fikirleriyle ilham verdiler… Mimarîden musikiye, edebiyattan tıbba kadar yeryüzünün her coğrafyasında kalıcı bir iz bıraktılar.
Birçok devlet kurdular: Timurlular, Altın Orda, Memluklar, Osmanlılar…
Efsane hükümdarlara sahip oldular: Emir Timur, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Baybars, Kanuni Sultan Süleyman, Babür Şah..

Lirik Boksör ve Bira

“Epistemik çöküşün sınırındaydı insanlar… “

Kaan Demirdöven’in Lirik Boksör kitabını okudum bu aralar. Herhalde epistemoloji yine önceki kitapları gibi en çok kullandığı kelimelerden biri. Oyun meddahlık, maskeler, dönüşüm de aynı oranda iz bırakıyor… Kaan gerçekten de son derece akıcı, Okuyucuyu besleyen, yazarı kurtaran şekilde yazıyor. Çünkü bunlar atıp da kurtulmak gereken bir şeyler biliyorum.Sanırım o bu kitabı yazarken ortamın fotoğraflarını Ve kendi fotolarını Instagram’da muntazaman paylaştı, yıl boyunca onları görüyordum. Kitabı okurken bir bir gözümün önünden geçtiler adeta bir nevi filme dönüşmüş oldu. Bu kitap da önceki gibi kurgu ve biyografi karışımı Felsefi bir dışa taşım. Eminim ki kendi söylemiyle o hem edebiyat çetesi hem aklınıza gelen diğer çeteler indinde gereken kıymeti bulmuştur. Ben çok sevdim. Böyle bir Türk yazar olmasından büyük memnuniyet duyuyorum tekraren belirtmek isterim.

Hazır yazılmışı okumaktan, seyretmekten güzeli yok, ki Dünya’yı seyretmek de bunun benzeri oluyor.
**
Bira
Tom Robbins gerçek bir usta, onun tüm kitapları özellikle de Parfümün Dansı unulmazlar arasındadır. Bu sefer okuduğum Bira kitabı, görünüşte ince, mizahi olarak üst düzeyde, eğlenceli ve incelmiş felsefi ögelerle bezeli. Yani Tom Robbins kitabı 🙂
Bazı küçük alıntılar:
*Yalancılar yola örümcek kılığında çıkar ama sonunda sineğe dönüşürler.
*Sürekli yağmur çiseleyen günler Topallaya Topallaya bir sonraki güne geçiyordu. Bir Sapporo kutusu güneşin baş parmağına düşmüş ve gündoğumu tendonunu koparmış gibiydi adeta.
Bu kadar güzel betimleme olur mu yahu!
Al bir tane daha:
“Ekim ayında saat 6:00’da bile hava o kadar kararır ki etrafta kelepir böcek alışverişine çıkmış yarasalar görebilirsiniz. Yıldızlarsa ıslak kibritleri Çaka Çaka karanlıkta kendilerine bir yol açmaya çalışıyorlardır.”
*

Devamını oku “Lirik Boksör ve Bira” →