fenomonoloji

Mutlak Töz

“Bütün, yanlıştır”

Fenomenoloji
Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe görüşü. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felesefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.

20.yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir Fenomenoloji. Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.

Fenomonoloji, (Türkçeye Görüngübilim olarak çevrilir) genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey‘ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm’le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomonolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.

Fenomonoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz’lerin araştırılması konusudur. Cünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; Fenomonoloji, öz’lerin bilimi degil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin özü’nün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.

Fenomonolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü, gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir Bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinc tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, Bilinç’in sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.

Böylece “fenomenoljik yöntem” denilen nokta öne çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluşturuldugu/oluştuğu anlaşılmaya çalışılır. Özgün yöntemsel kategoriler geliştirir Fenomonoloji bu noktada. İki temel kategorisi vardır bu yöntemin; „askıya alma“ ve „fenomenolojik indirgeme“.

Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş öğelerin, yani dış görünümlerin raslantılsallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.

Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem raslantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur, ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanin öz’ü ortaya konulabilsin. Salt öz ’e ancak bu şekilde varılabilecektir.
alıntıdır..
eleştirel görüşlerinizi alabilirmiyiz?

beden -ruh

BÜTÜNLEŞMEYEN BÜTÜNLÜK

İnsanlığın post modernizm kavramıyla ilk karşılaşması 1960’lı yıllara rastlamaktadır. Önce edebiyatta daha sonra da 1970’li yıllarda mimaride kendini gösteren bu kavram, “Jean François Lyotard” ile birlikte modernizmi sorunsallaştıran ve bir tartışma ortamı yaratan bir kavrama dönüşmektedir. Şöyle ki 1979′ da Jean François Lyotard’ın yazmış olduğu “Postmodern Durum” adlı kitap, ‘büyük anlatı’ların artık insanlığın peşinden koşabileceği gerçeklikten çok bir imaja( kurmaca gerçeklik) indirgendiği konusunu gündeme getirmiştir. Çünkü “Büyük Anlatı”lar diğer adıyla meta anlatılar ( Aydınlanma, Tarihselcilik ve İdealizm ) öncelikle II. Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar, daha sonra da soğuk savaş yıllarında silah yarışının yarattığı nükleer tehdit gibi yıkıcı, yok edici olgularla birlikte sarsılmış ve böylece modernite projelerinin (Evrensellik, Rasyonellik, Özgürlük vb) sonunun geldiği su yüzüne çıkmıştır.

Bununla birlikte “Einstein” in ortaya attığı rölativite kuramı ve “kuantum” fiziğinin getirdiği belirsizlik kuramı gibi bilimdeki belli başlı gelişmelerle de evrenin tek bir gerçeklik üzerinden açıklanamayacağı; evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğu vurgulanmıştır. “Nietzsche” de evrenin bir tek değil sayısız anlamı olduğunu ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezinin tutarsızlığının altını çizmiştir.


Oysa ki modernizm çıkış noktası olan Aydınlanma felsefesi, insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; insanlığın sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşüme işaret ederek, insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün bir amaca doğru hareket ettiğini kabul etmektedir. Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğu ve bu bilginin kişiden kişiye ya da toplumdan topluma değişmeyeceği ortaya çıkmaktadır. Kısacası Modernizmin dayattığı gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek boyutlu olgular yaratılmaktadır. Post modernizm ise, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafınadan kabul ettirildiğini irdelemektedir. “Mitos”lardan günümüze insanlığa gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, sadece gerçeğin bir yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey olmadığı düşüncesini savunmaktadır.

Özetlersek, post modernizm genel geçerlilik iddiası taşıyan önermeleri reddeden; gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarını tartışmaya açan; farklılığı ve çeşitliliği benimseyen; tek ve mutlak egemenliğe karşı çıkan ve insanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışla hesaplaşan bir yapıya sahiptir. Amaç, modernizm eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak değil, modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel yapıyı yapısöküme uğratmaktır.

Yapısöküm denilince ilk akla gelen isim, “Jacques Derrida”dır. “Derrida”nın yapısöküm anlayışında, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Gösteren ile gösterilen arasında birebir karşılıklı ilişkiler yoktur. Çünkü “Derrida” göstergeyi bir ayrımlaşım yapısı olarak görür; bir yarısı her zaman “orada bulunmaz”, diğer yarısı ise her zaman “o değildir”. Gösterenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni birleşimler içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Anlam, kendi karşısında bütünüyle var olamayabilir ve bunun yerine bütünlüğü sürekli ertelenen bir yapıdan bahsetmek mümkün olabilir. İşte bu bütünlük eleştirisi yapısöküm estetiğin en önemli özelliğidir. Bu noktada gösteren ve gösterilen ikileminden yola çıkarak, “Derrida” kendi kimliğimizin güvenliği için değersizleştirilmiş bir “öteki” nin oluşturulmasına karşı çıktığını ve bu bağlamda batılı aklın korkunç hiyerarşilerine meydan okuduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda gösteren-gösterilen, ben-öteki ile beden-ruh arasında bir bağlantı kurmak mümkündür. Çünkü “ben”liğimizi gösteren ruhumuz ise “öteki”leştirerek gösterilen durumunda kalan da bedenimizdir.

Ruh ve beden nasıl bir bütündür? Birbirini yok ederek mi yoksa bütünleşmeyen bir bütünlük sağlayarak mı var olur?

Felsefe tarihinde ortaya konmuş pek çok felsefe anlayışı, beden konusunu hep zihnin karşısına yerleştirerek düşünmüş, zihne yükledikleri bütün olumlu niteliklere karşı salt zihinsel olmadığından bedensel olanı çoğu durumda olumsuz niteliklerle birlikte anmıştır. Geleneksel olarak beden ile zihin ayrımının yapılmasına yol açan bu genel tutumda, beden zihnin doğasını, yetilerini, işleyişini bozan olarak tasarlanmıştır.

Nitekim beden, daha Eski Yunan Felsefesi’nden başlayarak yaşam boyunca insan tinini(ruhunu) tutsağı olarak kendi içinde taşıyan bir kafes olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak filozofların çok büyük bir bölümü, insan tinini bedenden ya da bedensel olandan ayırarak düşünmeye, bedeni hep zihinle taban tabana zıt konuma yerleştirerek anlamaya ayrı bir özen göstermiştir. Yine aynı biçimde Ortaçağ Felsefesine bütünüyle egemen dinsel ya da tanrı-bilimsel yönelimli düşünüş, Tanrı’nın yüce değerleri karşısında insan bedenini kötülüklerin ana kaynağı olarak görmüş, bedensel istekleri diğer dünyada vaad edilen yaşama ulaşmak adına bu dünyada yerine getirilmesi gereken ödevlerin önündeki en büyük engel olarak değerlendirmiştir. Söz gelimi, insanın ahlaksal değerini bütünüyle tinsel yaşamının niteliğiyle ortaya koyan Hıristiyan düşüncesi, sürekli bedensel hazların, özellikle de alçaltıcı bulduğu cinsel hazların peşinde koşan bir insanı günahkar olmakla suçlamıştır.

Bedenin felsefeden dışlanmasına varan bu kötücül beden bakışının en iyi görülebileceği yerler arasında “Pytbagorasçılık”, Platonculuk”, “İdealizm”, “Usçuluk”, “Ortaçağ Skolastik Felsefesi” gelenekleri başı çekmektedir. Buna karşın felsefe tarihinde bedene yönelik bu olumsuz yaklaşıma, başta “Stoacılık” ile “Spinozacılık” olmak üzere çeşitli felsefe öğretilerinde kesin çizgilerle karşı çıkıldığı, zihin ile beden ayrımının bütünüyle yadsındığı, zihin ile bedenin birbiriyle özdeşleştirecek denli yakın bir ilişki içinde kavrandıkları da görülmektedir.

Bunun yanında felsefe tarihinin iki büyük anlayışı “Maddecilik” ile “İdealizm”, beden sorunu karşısında bütünüyle birbirleriyle karşıt savları ileri sürüyor olmalarına karşın, bu ikisinin son çözümlemede aynı sonuca varmış olmaları dikkate değerdir. “Maddecilik” tinsel kendiliklerin varlığını yadsıyarak zihni tamamen maddenin bir işlevi olarak temellendirirken, buna karşı “İdealizm” ise hem bedeni hem de bedensel öğeleri zihnin ya da bilincin içerikleri olarak değerlendirirken, aslında her ikisi de sorunu beden gerçeğini bir biçimde yoksayarak çözüm yoluna gitmiştir. Bu bağlamda ister zihinde çözüştürülerek kavranıyor olsun ister maddenin uzantısı olarak tanımlansın, maddeci ve idealist indirgemeci yaklaşımların hemen hepsi tüm yönleriyle bedeni kavrama sürecinde büyük açmazlarla karşılaşmaktadır.

Geçmiş felsefelerde “zihin ile beden ikiliği” sorunu çerçevesinde sunulan görüşler dışında neredeyse bedene yönelik kapsamlı bir felsefe yaklaşımı sunulmamış olmasına karşın, çağdaş felsefede beden üstüne yapılan çalışmaların yoğun bir ilgiyle arttığı görülmektedir. XX. yüzyıl felsefesinde, bedensel süreçlerin işleyişi ile düşünsel süreçlerin işleyişi arasında hiç de küçümsenmeyecek bir bağlantı olduğu ortaya çıkmıştır. Yine bu bağlamda, dilci felsefelerden görüngübilimci felsefelere, post-yapısalcı felsefelerden yorumbilgici felsefelere çoğu eleştirel üstfelsefe anlayışı, zihin ile beden arasında ne amaçla olursa olsun belli bir ayrım yapmanın felsefi bakımdan son derece yanlış bir tutum olduğunun altını çizmektedir.

Beden üstüne yapılan çalışmaların doğasında meydana gelen bu kırılmanın en temel nedeni ise, öteden beri metafizik, etik ve varlıkbilgisel varsayımlar doğrultusunda anlaşılan bedenin; toplumsal, tarihsel ve kültürel etmenlerin etkisiyle değişen bir kendilik olduğunun saptanmasıdır. Bu bağlamda post-yapısalcı felsefe, bedeni nasıl temsil ettiğimizi, bedeni nasıl kurduğumuza yönelik getirdiği çözümlemelerle beden anlayışımıza yönelik önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.Bununla birlikte insan bedeninin sadece salt biyolojik olarak verili bir kendilik olmadığını, her durumda toplumsal olarak kurulup yapılandığını; buna ek olarak farklı işlevdeki iktidar pratikleriyle bedenin nasıl yapıldığını ve söylemlere işlemiş iktidar rejimleri tarafından bedensel deneyimlerin nasıl yeniden üretildiğini açıkça sorgulamaktadır. Kısaca özetlersek, beden insan ilişkilerinde ve günümüz tüketim kültüründe bir gösterge haline gelmektedir. Birbiriyle karşılaşan, yüz yüze gelen insanlar aynı zamanda göstergeler topluluğuyla da karşılaşmakta ve bu göstergeler aracılığıyla iletişim ve diyalog kurmaktadır. Ve bu bağlamda insan bedeni bir gösterge taşıyıcı durumuna gelmekte, araçsallaşmakta ve tüketim kültürünün bir unsuruna dönüşmektedir.

İşte post modernist bir bakış açısıyla oluşan beden algısı, “Jacques Derrida” nın yapısöküm kuramıyla paralellik göstermektedir. Şöyle ki, Derrida (halihazırdaki doğal dillerimiz ölürse) gelecekteki felsefecilerin geçmişin ve şimdinin felsefecilerinin “temsil” sözcüğüyle kastettikleri şeyin anlayıp anlayamayacağı üzerine düşünürken; yapısöküm kuramını metinlerin tutarlılığını ve inandırıcılığını baltalayan farkına varılmamış karşıtlıkları ya da ikili gerilimleri ortaya çıkarmak için metinlerin eleştirel okumalarını yapan yaklaşımlar üzerine kurmuştur. Derrida, “sözcük sözde dışsal bir felsefe sorunun ismi olarak ele alındığı halde, anlamı felsefe tarihi boyunca kökünden değişmiştir ve onun benzer tarzlarda kullanıldığı düşünülüyorsa ve hatta hala hakiki bir bir kullanıma sahip olduğu düşünülüyorsa, bu bir hatadır” diyerek kuramının temelini oluşturmuştur. Ayrıca Derrida, “konuşma ve yazma, zihin ve beden, iç ve dış, iyi ve kötü, varlık ve yokluk hatta dişil ve eril” arasındaki zıtlıklar kadar doğal olarak kalması icap eden gizli metafiziksel dizileri göstermekte; günümüzdeki metafiziğin ötesine geçme çabalarını sökmeye amaçlayarak, bu ayırımların eleştirel olarak çözümlenmesi ve bunların kullanımlarındaki ikilemlerin nasıl olumsuzlanarak muhafaza edildiğini göstermekle ilgilenmiştir. Bu bağlamda post modernist algıdaki beden, Derrida”nın dil çözümlemesi gibi yeniden ve yeniden yapılanır.

Sonuç olarak; günümüz için ( modernizmi eleştiren ama bir türlü de post modernizmi benimseyemeyen çağımız) beden ve ruh ikiliğinin bir bütün olarak görüldüğü söylenebilir belki ama bu noktada yatan en büyük sorun, artık bedenin dil gibi ( Derrida’nın yapı söküm kuramında “dil”) kurgusal bir boyutta göstergeler aracılığıyla var olabilen bir unsura dönüşmesidir. Artık beden ve ruh organik olmayan (kurmaca) bir ortamda karşılaşmaktadır. Ve bu karşılaşma her defasında yeniden şekillenmektedir.

kapitalizmin dualizmi

Kapitalist Toplumda Materyalizmin Hükümranlığı Ve Muhafazakâr aklın ‘İdealist’ ‘düalist’ yapısı

Çağın sancısı öyle bir derin öyle bir sarsıcı ki; bundan bir çocuk doğar mı? Bir insan dünyaya gelir mi bilemeyiz. Ama çok zaman geçti ki karnındaki şişliğe ve sancıya rağmen hala kusamıyor. Belki de şimdi, insanlık yaklaşık iki yüz yıl yediği haltı kusuyor ve kendi kusmuğuna bakmaya bile cesareti yok.

Açlığa terk edilen binlerce çocuk şu an ölümü bekliyor. Doğu Afrika’da milyonlarca insan yüzyılın en büyük kuraklığını yaşıyor. Daha doğrusu yaşatılıyor. Çünkü en önemli nedenlerden birisi batının sömürü çarkının içinde yıllarca Afrika’nın bulunuyor olması. Afrika’nın bütün zenginliğinin batı tarafından yağmalandığı artık bilinen bir gerçek. Gelişmiş ülkeler ve yaşlı Avrupa kendi yarattıkları krizleriyle uğraşırken her zaman ki bencilliği ve umursamazlığı takınıyor bu konuda.

Çünkü kapitalist toplumlarda gerçek bir materyalizm hüküm sürmektedir.

Bizim gibi Müslüman toplumlar, bazı sosyalist grupları örnek göstererek Marksizm’e lanet yağdırıp batının kapitalist modeline kendini yamamış olsa da tarihi bir yalanın arkasında yol aldıklarının farkında değiller.

Vaktinde batının bu bencilleşmesinin, fütursuzca büyümesinin karşısına dikilen, lanet yağdırdığınız Marx değil miydi?

Aslında Marx, Batının eski yunandan devraldığı ve Descartes ile anlam kazanan düalizmine karşı ‘tarihi materyalizmi’ ortaya koydu.

Çünkü; düalist düşünce ‘idealist materyalizm’ madde ile ruhu birbirinden ayırır. İki farklı güzergâha taşır onları. Bu idealist tarih anlayışına karşı organik bir tarih anlayışı ileri sürer

Marx.

Dünyayı sadece ideaların/düşüncelerin yönettiğine inanmak ancak düalist bir imana götürür insanı ki, günümüz muhafazakâr Müslüman tipi de aynen böyledir. Kitab-ı mukaddesçi anlayış…

Serveti bir kenarda, namazı diğer kenardadır. Bir tarafta haccı, öteki tarafta biriktirdikleri ve bunda bir çelişki görmeyişi…

Siyasi iktidar iken bir yanda yolları ve barajlarıyla övünür diğer yanda bozulan doğal dengeyi ve türlerin yok oluşunu görmez.

Günümüzdeki kapitalist büyüme sisteminin neden evrenselleştirilemediğini bizlere anlamamızı sağlayan, Marks’ın sermayenin büyümesi için sömürgeciliğin gerekli olduğunu kanıtlaması değil midir?

Böyle bir büyüme dünyanın küçük bir azınlığının büyük bir bölümünü sömürmesi anlamına gelir ki; muhafazakâr kesim bu tarihi gerçeği kendi izan kodlarından çoktan silmiş gibi görünüyor.

Garaudy; “ ‘İslam ve insanlığın geleceği’ isimli yapıtında ‘gelişme modeli veya çokuluslu şirketlere karşı mücadele gibi, bugünkü Müslümanlar için can alıcı nitelik taşıyan sorunları çözmede eski fıkıhçı anlayışların bir yararının olmayacağını ortaya koyarken, batıdan alınma bir hukuk ile Hicretin dördüncü yüzyılından itibaren donmuş bir “şeriat”ın ortaya çıkardığı bu şizofren hukuk anlayışına son vererek bu yüzyıla ait bir hukuk ortaya koyamazsak ne şimdi yaşamaya ne de geleceği kurmaya imkanımızın kalamayacağını” söyler.

“Komünizm aleyhtarlığının ve efsanevi bir Marksizm’e karşı lanetler yağdırmanın, gerçek anlamda İslami hiçbir yanı yoktur. Bunlar sadece, bunu söyleyen kimselerin kapitalist dünyayı benimsediklerini ve onun ideolojisini paylaştıklarını gösterir.”(*)

Söylememiz gereken siyasi doktrinler olarak tek bir bedende duran iki parçadan birine talip olmamız gerektiği değil, bilakis o tek bedene yeni bir ruh vermenin gerekli olduğunu kavramaktır.

Çağımızın temel sorunu batı tarafından geliştirilmiş olan büyüme modelidir. Bu büyüme modeli faydalı, faydasız, zararlı ve hatta öldürücü herhangi bir şeyi gitgide daha fazla ve gitgide daha çabuk üretmekten ve bu üretimi piyasaya sürmek için sahte ihtiyaçlar icat etmekten ibarettir. (*)

Daha fazla ihtiyaç üretmek yoksul ülkelerin çocuklarının temel ihtiyaçlarını ortadan kaldırmak anlamına gelirken bu durum daha fazla Afrikalı çocuğun ölmesiyle sonuçlanacaktır şimdilerde..

Ekonomi bilimi sonuçta insanlar arasındaki ilişkileri eşyalar arasındaki ilişkiler söz konusuymuş gibi ele alıp incelediğinden ne kapitalizm ne de insanın ilahi boyutunu inkâr eden sosyalizm insanın gerçekliğine dayanır. Aslında ortak inançları gerçekte itiraf edilmemiş insan anlayışına dayanır.

Kapitalizmin cepkeninde ise insan zaten henüz var olmamıştır. Sırf menfaatinden dolayı harekete geçen ve yalnızca üretici ve tüketici boyutuna indirgenen bir “homo economicus” vardır.

Daha “homo sapiens” aşmasında bile değildir. Yani “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan”, “farkında olan insan” değildir.

Günümüz Muhafazakâr insan topluluklarında olduğu gibi insanların bazıları ‘kendi kendine yetinen kibirli bir ihtirasa’ sahipse Allah karşısında bir bağımlılığı bulunduğu fikrinden de yoksun kalacaktır.

Bu durumda yüksek bir iradeye boyun eğmeniz gerektiğine inanmanız güçleşecek, hele kibirli ve ihtiraslı bir servet birikimine yelken açtıysa bu insan -evet gerçekte bir bilinmeyen tanrıya doğru yol almaktadır-

Bilinmeyen bir tanrıya, idea’ya inandığı için bununla da yüzleşemediğinden “düalist” bir evren parçasında kendi yerini bulacaktır.

Kapitalizmin nihai hedefi olan tüketim, doğal kaynakların tükenmesiyle son bulur mu bilinmez.

Ancak öncesinde insanın tabiatla olan ilişkisinin yeniden tanımlanması, her alanda sağlanacak insani (ilahi) birlik yani insanın insan tarafından her çeşit sömürüsüne ve milletler arasındaki her türlü rekabete(ulusalcılığa) karşı, bütünün birliğini savunup yüceltmek tek çıkış noktası olacaktır.

Bu durum Garaudy’nin söylediği gibi İslam’ın yaratıcı gücünün hakiki bir uyanışına bağlı bulunuyor.

Tabii ataların ocağındaki külleri muhafaza ederek değil, alevini çoğaltarak bu mümkün olacaktır.

Ama biraz acele lütfen daha adil ve eşit bir dünya için…

Çünkü milyonlarca insan açlıktan ölmek üzere

…………………………

(*) Roger Garaudy
ALINTIDIR-Ayhan Karaçam-adil medya

ademi merkeziyet

ADEMİ MERKEZİYET GERÇEKLEŞEBİLİRMİ?

Basit yazıyorum ,çünkü bunu bir zaruret olarak görüyorum…

Ülkemizde 4 ana eğilim var; milliyetçiler, islamcılar, sosyalistler ve liberaller..

Milliyetçiler; Orta Asya bozkırlarından, Avrupa içlerine tüm Türk tarihinin ilerleme sentezini yapan, üst yapı ilişkilerinin belirlediği, Türk-İslam Sentezine dayanan, töresel ahlak ve hukukun belirlediği bir anlayış…

Fransız Devrimiyle beraber gelişen milliyetçilik anlayışı ve kapitalist gelişim sürecinin asıl kavramlarını, töresel bakış açısı ile ilintirirdiken, iletişim ve düzen eksikliği göze çarpıyor..

Her ne kadar Türk tarihinin seyri ikili olsada, islami tarihsel miras ile batı mantalitesi arasında korelasyonda açmazlar bulunuyor..

Modern kapitalist sürecin kurumsal örgütlenme mantalitesi ile, töresel buluşmadaki izdivaç arasında istismarlar ortaya çıkıyor..

Marksist tecrübeyi kabullenmede zorlanan milliyetçiler, sınai kapitalizm ve töre hukukunun getirdiği yaşam alanları arasında pratik zorluk yaşıyorlar..

Türkiyede islamcılık, İran – Arap – Afrika tecrübesinden ziyade, kendi milli çizgilerinde sürüyor. İslami süreçten önceki Türk tarihini kabullenemeyen islamcılar, fıkıh konusunda Hanefi anlayışını takip ederken, modern kapitalizmin getirdiği sivil argumanlar parelelinde yürüyorlar…

Çelişki şurada; kapitalizmin her biriminin üretimleri kendine has bir yaşam modeli sunuyor..

Sosyalistler; Ademi Merkeziyet bağlamında en iddialı kesim..

Ancak islam tarihsel bütünlüğü, Afganistan, Çeçenistan, İran self determinasyonu konusunda içe dönme eğilimi gösteriyorlar..

Batı Marksizminin ürettiği ilerleme, gelişme, evrim v.s konularına motomot bağlı kalıyorlar..

Ülkemiz liberalleri; tarihsel-kültürel-ilmi miras konusunda batı gelişim sürecini kabullenirken populizme yenik düşüyorlar…

Sorun şu; batı süreci ile Anadolu tarihsel süreci arasındaki ilintide kavramsal boyut ve dil oluşturma güçlüğü yaşanıyor…

tarihselci İslamcılık, tarihselci milliyetçilik, batıcı liberalizm, batıcı marksizm.

Her ne kadar kendileri bunu kabul etmeselerde…
Bu baglamda ademi merkeziyetin neliği ve pratik bütünlüğünü oluşturabilmek için; insanbilim – evrensel konum ve varoluşsal durumun tanınması gerekiyor.

Anadolu insanının doğa, tarih ve toplum üçgeninde bilimle çıkarak sağlam bir benlik oluşturması gerekiyor..

Batını ürettiği kavramlarla, Anadolu tarihsel süreci arasında beyin ve dil açısından oluşan farklılaşma bünyeye değişik bir biçimde inhisar ederek, görünmeyen dertler peydah ediyor..

Kendi tarihsel – sınıfsal – kültürel konum ve durumumuzu, evrensel manada kurduğumuz zaman, ademi merkeziyet için esaslı bir yol başlatacağız demektir..