Aşk bir Sapıtma mı?

Her aşk sona erer ta ki kendinden sıkılmayana kadar.
Peki kendinden sıkılmıyorsan acaba aşık olabilir misin?
(65000 pesoluk bir soru)

Biz teorik ve pratik olarak hep geçmişte yaşıyoruz (ışık hızına ulaşıncaya kadar). Hal böyle olunca, gelecekteki (potansiyel) halini gördüğün an aşık olursun. Geçmişteki hallerini gördüğünde acı acı -şefkatle- gülümsersin!

Sokrat, aşkın tanrılık bir sapıtma olduğunu söyler. Çok doğru bir tespittir bence, dengeye gelmiş bir insan bir süre içinde dinginleşir ve giderek kımıltısızlığa doğru ilerler, bu hal kişiyi sıkıntıya sürükler. Sıkıntının ise kişinin yaradılışı ve özellikleri itibariyle gideceği iki ana yol varmış gibi görünür, biri depresyon da denilebilen hayattan uzaklaşma ve giderek tam uzaklaşma yani ölüm. İkincisi ise sıkıntıdan çıkma arzusudur. Bu arzu dengenin öyle ya da böyle bozulmasını talep eder. Denge aşk yoluyla bozulursa tanrısal bi sapıtma olacaktır veya bir felaket ve acı ile de bozulabilir. Böylece varlık dengeyi yitirerek yeni bir evrim sürecine girer, belki buna yeniden doğum bile denebilir hani. 🙂

Şimdi kendi sözlerimi okuyunca şu sonucu çıkarıyorum: aşk, denge ve dengesizlik arasındaki salınımlarda ortaya çıkabilen, kişinin kontrol edemeyeceği (bu sebeple tanrılık bi iş), sonuçlarını ise asla kestiremeyeceği bilinçsiz (bu sebeple sapıtık) bir işlemdir denebilir.

Elbette  insanın “kendi” ayrımı kalmadığında, “kendinden sıkılma” da olamayacaktır mantıken.  Fakat bu süreç yapay olarak oluşturulamaz. Sıkıla sıkıla suyun çıkması lazım hahahahahaa

Tao te Ching’den Seçmeler 1

Gösterebildiğin yol asıl yol değil
Ad verebildiğin ad asıl ad değil
Adlandırılmazsa o kaynağı göğün yerin
Adlandırılırsa o anası bin bir türün

Demek
Hep tutkusuz olanlar görür onun özünü
Hep tutkulu olanlar görür onun yüzünü
Bu ikisi birlikte doğar
Ve adlandırılınca ayrılır
Sırdır birlik
Sırlar sırrı
Kapısı sayısız mucizenin.
(Tao te Ching)

Galiba şimdiye kadar söylediğim milyarlarca sözü içeriyor Tao’nun bu minik dizesi 

*

Ödüllendirme yetenekliyi
Halk kavga etmesin
Değer verme değerli mala
Gösterme istenmeye değer olanı
Huzursuz olmasın halkın yüreği

Demek kutlu kişinin düzeni
Yürekleri boşaltıp
Karınları doldurur
İstenci zayfılatıp
Kemikleri pekiştirir
Halkı bilgisiz kılar
Ve tutkusuz
Bilenleri cesaretsiz kılar
Ve edimsiz
Edimsizlik eder
Ve düzelmemiş bişey kalmaz…

Lao Tse

Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar
göğün yerin işaretlerinde
ben bilgelik ararım
zaman ve dünyanın işaretlerinde
kimileri ahmakça kaygılara kutsal der
ben ahmakça kaygılan bırakmaya kutsal derim
kimileri mucizeleri kutsal sayar
ben mucize olmayanları kutsal sayarım
Yin Fu Jing

Dünya zaten olduğu gibi olağanüstü güzel. Bundan daha güzel olamazdı. Başka türlüsünü düşünmek bile saçmalık. Kitabın en sonunda yer alan Tao The Ching’den de eski olduğu sanılan
“Sırlar Kitabı”, ‘Yin Fu Jing’de dile getirildiği gibi:

iyilik bilmez gökyüzü
en büyük iyiliği de budur işte…

Irmaklar ve göller neden hükümdarıdır
sellerin derelerin?
Her zaman altta kaldıklarından
Bundan hükümdarıdırlar sellerin derelerin

Kutlu kişi de öyle
Halktan üstün olur çünkü
Altta kalır sözünde
Halka önder olur çünkü
Hep arda kor kişiliğini

Demek yukarıda kalır
Kimseye yük olmadan
Önde gider
Kimseyi incitmeden

Demek herkes seve seve öne alır onu
Bıkmadan usanmadan
Çünkü Savaşmayanla
Kim savaşabilir dünyada?

(Tao te Ching)

Tao Te Ching’in Tao’su insan gönüllü değildir. Karıncayla imparator arasında fark
gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. İyinin de bahçesine
yağmur yağdırır, kötünün de… Tao Te Ching’in bilgeleri de insan gönüllü değildir.

gökle yer sevgi bilmez
bin bir tür saman kukladır ona
kutlu kişi sevgi bilmez
yetmiş iki millet saman kukladır ona
(Tao Te Ching, 5. mesel)

Bilgeliğin yolu yaşam ırmağının içinde
yerini bulmak, karşı koymadan, dayatmadan yüzmesini, akmasını bilmektir.
Hepimiz biliriz, yüzmek bilmeyen bir kimse suya düşünce sırtüstü dönüp
kendini sulara teslim etse su onu kaldırır ve yüzdürür; ama çırpınır, kendini
kurtarmaya çabalarsa boğulur. Burada Çuang Tzu’nun (Zhuang zi) bir öyküsünü
anımsıyorum:
“Bir gün Konfüçyüs (Kong Zi) öğrencileriyle birlikte kayaların arasında deli
deli, çağlaya çağlaya akan bir ırmağın kıyısında dolaşıyormuş. Birden ırmağın
yukarılarında yüzmekte olan yaşlı bir adam görmüş. Adam bir sulara gömülüyor
bir görünüyormuş. Konfüçyüs hemen adamı kurtarmaları için ırmağın aşağı
.bölümüne öğrencilerini göndermiş. Adamı sağ salim ırmaktan çıkarıp
Konfüçyüs’ün önüne getirmişler. Konfüçyüs kayaların arasında ve coşkun
suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığım sormuş adama. ‘Çok kolay!’ demiş
adam. ‘Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne
çıktım.'”
Kendini aldatmaya karşı gerçeği göğüslemenin, sertliğe karşı yumuşaklığın,
zorlamaya karşı zorlamasızlığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe
karşı hoşgörünün, savaşmaktansa savaşmamanın, erkeğe karşı kadının yanını
tutan bir öğreti bu…
Tao Te Ching önsözünden

Parka gittik karımla – Tao Te Ching’i tartışmak için. Bir ağacın altına oturduk…
Söyleşirken bir köpek geçti sahibiyle birlikte; plastik bir halka taşıyordu dişleri
arasında gururla. Ağaç altları kuru, çürük, kırık dal doludur hep. Köpekler sever
koca koca dallar taşımayı parkta gezerken. “Köpekleri de insanlaştırıyoruz,”
dedim, “budaklı, pis dallar yerine, bak, plastik halkalar taşıyor onlar da.” Karım,
“Parkta radyo çalmak gibi,” dedi – “Ve Tao Te Ching’i tartışmak gibi,” dedim, “kuş
seslerini dinlemek dururken.” Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk.

“hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü
hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü…”1
*
İnsanın gözünden yaş getiriyor:”Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk”.

Taocu bilge Zhuang Zi’nın (Cvang Dzı’nın) şöyle bir öyküsü var –
Bilge, sofist dostu Hui Shi ile sık sık giriştiği keyifli tartışmalarından birine girişmiştir:
Zhuang Zi, göldeki balıkların “sevinç içinde” oynaşmalarına işaret etmekte, Hui Shi ise “Siz balık değilsiniz ki. Nasıl bilebilirsiniz onların sevincini” diye itiraz
etmektedir… Çetin bir söz düellosunun sonunda Zhuang Zi, “Gelin başa dö-
nelim,” der, “Siz çok iyi biliyorsunuz benim balıkların sevincini bildiğimi aslında!
Bunu ben, kıyı boyunda gezerken duyduğum kendi sevincimden biliyorum…”

“Şu sopaya sopa dersen, sözcüğün anlamına ayağın takılır, tökezlersin. Sopa
değildir dersen, gerçeği çarpıtmış olursun. Ne yapacaksın öyleyse?..”

Bu bir “koan” – yani Zen Budizmi’nde ustanın, tini mantığın zincirlerinden
kurtarmak için öğrenciye verdiği, mantık yoluyla çözümü olanaksız olan ödev.

TAO ve TE kavramlarını anlatmak da işte böylesi bir koan: YOL’a yol desen,
yordam desen, ahlaka ve geleneğe takılır ayağın, SÖZ’e söz desen, anlam desen,
mantığın ve usçuluğun zincirlerine… ERDEM’e erdem desen, iyi-kötü ikilemine
takılır ayağın, YAŞAM’a yaşam desen, kuvvet, enerji desen, pozitif bilimlerin
kavramlarına…
*
vay anam babam vay! Hay bin kokmuş galaksi köftesi

Tasavvuf felsefeleri ile Lao Tse’nın Taocu’luğu arasında derin bir yakınlık
var. Ama burada da yüzeysel bir sözcük benzerliğine takılmamak gerek – ‘YOL”
bir bakıma “tarikat” sözcüğünün kökü olan Osmanlıca “tarik” (yol – yordam –
yöntem) sözcüğünü anımsatıyor. Ama TAO, tarikatin “tariki”yle, “yol”uyla da
tam özdeş değil. Örneğin Yunus Emre,
“Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat kapısı andan içerü.”
diyor. Bu anlamda alırsak, TAO, hem üzerinden gelinip geçilecek yoldur – Tao
Te Ching’de bundan “insanın YOL’u” diye söz edilir; ama hem de “hakikat
kapısı”nın ta kendisidir – ki buna da Tao Te Ching “Göğün YOL’u” der: “O”,
herşeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir.

“ERDEM’li kişi
ERDEM’i bilmez
ondan ERDEM’lidir o
ERDEM’siz kişi
çabalar ERDEM’i yitirmemeğe
ondan ERDEM’sizdir o…” (38)
YOL’u yitirince ERDEM
ERDEM’i yitirince aşk
aşkı yitirince adalet
adaleti yitirince ahlak
sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak
ve başıdır huzursuzluğun…”

 

Beste, aşkın kıvılcımıdır

İsmail Emre – Beste, aşkın kıvılcımıdır. Allaha yaklaştıran bütün kelâmlar makamla çıkar, makamsız gidilmez. Aşk böyle söyler. ölüm hâlinde veyâ hasrette kalmış bir insan, eli kulağa atıyor, bir beste veyâ makam tutturuyor. Kur’ânda makamla gelmiştir, yâni aşkla. Cebrâil, aklın aşka yaklaşmasıdır. Cebrâil, bir kudrettir, mânevî bir kudret…

Adamın birinin merkebi kaybolmuş. Camide va’zeden Nasrettin Hocaya ricâ ediyor ki duâ etsin, cemâat da âmin desin de merkebi bulunsun. Hoca birisine bir yular getirtiyor ve cemaata soruyor: “Ey ahâli! içinizde hiç aşk mâcerâsı geçirmemiş varsa, meselâ, mala mülke, kadına kuşa, Allaha filân âşık olmayan biri varsa parmağını kaldırsın. Birisi ayağa kalkıyor: “Ben hiçbir şeye âşık olmadım” diyor. Nasreddin Hoca, eşeğini kaybeden adama dönüyor: “Al şu yuları da git bu adamın başına tak, senin eşeğin odur” diyor. Herif de mîrasyediymiş. Etraftan: Şu adama bir eşek parası ver de kurtul, yoksa seni sürükleyip götürür” diyorlar. Adam, bir eşek parası verip o kötü vaziyetten kurtuluyor.

Nasreddin Hocanın hâlini bilmeyenler, bu fıkraları güldürücü bir hikâye olarak dinlerler. Halbuki Hocanın bütün sözleri tasavvufî ahlâkı ve tasavvufî hakîkatı anlatan birer kimyâdır. Korkusu olsa Timurleng’in karşısına çıkar mıydı? Evliyâ olmasaydı ona: “Ben zâten futa’ya kıymet biçmiştim, senin ne kıymetin var ki…” diyebilir miydi? ” Lâ havfün aleyhim ve lâyahzenûn: Onlar için korku diye bir şey yoktur, hüzünlenmezler de” âyetini sırrına mazhar olmasaydı, yâni evliyâ olmasaydı, Timurlenge bu sözü söyliyebilir miydi?
**
Yani bi üstat olduğu kesin Molla Nasreddin’in. Onu Gurdjieff hocam hadsiz sever. ve tabi kuantum fizikçi arkadaşlarım da 
Annem her kim olursa bir çocuğa hediye alacaksa, dünya yolu yürüyüp bir Nasreddin Hoca kitabı bulur  Çocuk okumazsa yanına oturtup kendi okur ki duysun! :))))

Aşkı anımsamak adına…

Her insan, özünde aşkın farkında. Nasıl olmasın ki, karanlıkta çakan bi ışığın farkında olmamak imkansız. Aşk yalnızca karşı cinse duyulan bi şey değil bunu çoğu insan bilir. Aşk, bir mıknatıs gibi seni -ilgini- talep eden, karşı konulmaz bütünsel bir esrikliktir. Hep o’nun içinde bulunmak isteriz biz insanlar ama ne çare ki belki aynı oranda olmasa da güvenliği de severiz. İşte bu ikincil tercihimiz hayatın realitesi haline gelir, onu alışkanlıklarımızla besler büyütürüz. Öyle büyütürüz ki aşk çok nadir çakar olur o bulutlar arasından. Ve biz bu durumda ne yardan ne serden vaz geçemeyenler ne yaparız?
Tüm zamanlar boyunca yaptığımızı tekrarlarız, geçmiş bir aşkın küllerini deşeleriz, onun hissini şu ana getirebilmek için akla gelmedik icatlar yaparız. Tüm konular eski bi aşkı anımsamak üzredir temeline inerseniz. Hep nostalji hep nostalji!
Oysa…
Herkes bilir oysayı 🙂

Aslında ilkel çağlardan beri bu uygulama pek değişmiyor. Bakınız C. Caudwell, Yanılsama ve gerçeklik kitabında ne demiş:

…kabile, bir kolektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kolektif tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kolektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kolektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını bir araya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

Aşkınız kutlu olsun.

Biraz ateş biraz duman, ortada insan. 
İmkan dahilinde olan
.

Lütfen önce şu adresten “imkân dâhilinde olan” nedir bir okuyun sevgili frekanslar, o zaman yaptığımız açıklamalar ve benzetmeler daha iyi yerine oturacaktır. https://blog.sonsuz.us/?p=4301

Arabi’nin önerdiği “ortada olabilen insan”, mümkün varlık, bence “yeni dünya” literatüründeki “yükselmiş üstadın” ta kendisidir. Su anda insanlar tahterevalli gibi iki yana yatmış durumdalar. Yükselmiş usta, her iki yönünü de bilir, yani yaratanı ve yaratılmış olanı. Standart insan ise kendini yaratılmış olanla özdeşleştirmiş olduğundan çelişkiler yumağı olarak yasayıp ölür.  Çok kaba isimlendirmesiyle buna bilim ve din diyebiliriz ama keşke bu kadar basit olsaydı. Kimse dilinin söylediği tarafta bile değil maalesef. Yani hem sağlıklı bi kuşkuya (adem/gölge) sahip olacaksın hem de sağlıklı bir imana, eşit seviyede olacaklar bünyende. Bu da Carlos Castaneda’nın Yaqui bilgeliğindeki “inanmadan inanmaktır “işte! Bir savaşçının olmazsa olmazı.

Arabi’nin aktarımından yola çıkarak; Tam olarak iman/Nur tarafına geçersen, imkanlı varlık olmaktan çıkıyorsun. Peki ne zararı var bunun? Çünkü Yaratıcı, bilinci büyütmek için bu illüzyonu kuruyor(en azından bize en yakın gelen sebep bu, tanrı kendini bilmek istemiş). Bilinci büyütmek için ise muhtelif realite düzlemlerine ihtiyaç var, ve onları kurup anlamlandıracak olan da Adem diye nitelendirilen “birey bilinci” yani şüphe. Şüphe (ayrılık bilinci) olmadan kıyas yapamazsın, anlamlar bulamaz onları istediğin kadar değiştiremezsin. Bunları yapamıyorsan, yani mümkün varlık/yükselmiş üstat konumuna gelemiyorsan sadece oyunun donörü oluyorsun. Oyun kurucu, mümkün varlik olmasan da yasamana izin veriyor çünkü oyunun devamını yeterli bi sure sağlamak istiyor. Her zaman dediğim gibi, sentez yapamıyorsan bari çocuk yap.

Zaman yani Öz/AN boyutunu bünyemize kattığımızda artik 3. Boyutta olmayacağız. Bu ne demektir? Artik bilinç ve bilinçaltı bölünmüşlüğü olmayacak, böylece sentez icin şu an uğraşmakta olduğumuz kadar caba göstermeyeceğiz, çünkü her şey apaçık ve net, an olmuşsun artik, iste o zaman cok daha yüksek düzeyde yaratıma ortak olacaksın, birlikte yaratmak denen muhteşemliğin hazzına varacaksın. Ha! bal yiyen baldan usanır o başka! Usanınca da uçurumdan(*) atlarsın, nur olursun. Bu arada uçurumdan atlamak için daha cok yolumuz var, önce bi ışık hızını gecelim hele. Benim tahminim sudur ki, ışık hızını geçmek atom alti parçacıklarının yapısını değiştirir. Yani mümkün varlık bi nura bir de ademe bakacak ya, ayni andalık yok. Fakat bu bakışlar arasındaki mesafe o kadar kısalacak ki sonunda ayni anda iki tarafı görebilecek,  iste bu takyon evreni olacak. Ben oralarda biraz hizmet etmek isterim herhalde J Aslında hepimiz oralarda, tüm düzeylerde hizmet ediyoruz da, algimiz yalnızca 3B boyutunda takılı uyanıkken. Ben artik algımın da takyon evrenine geçmesini arzu ediyorum.

Bu konu aynen aşk ilişkileri icin de geçerlidir. Madem bugün sevgililer günü belirtmeden geçmeyelim. Eger kisi kendi sandığı gölgesi ademde kalıyorsa, nuru göremiyordur ve gerçekten aşık degildir, baska bi sey icin ilişki kurmaktadır. AŞIK olan kendi gölgesi Ademden bi sure icin cikar ve nur ile adem arasında “İmkan dahilindeki insan” olur böylece nurdan (Aşik olduğu insandan) nemalanır, fayda temin edip fayda verir. İşte Tanrı sevgisine geçmeden önce aynı mekanizmayı deneyimleyebilme fırsatı verdiği icin AŞK cok büyük bi şeydir, henüz gölge olanı birdenbire MÜMKÜN VARLIK haline getirir. Tabi aşk suresince olur bu, kişisel askların suresi bellidir, bitince kisi yenilenmiş gölgesine döner ama ne gam! Bır kere imkanlı varlık olabilmiş insan artik bunu unutamaz ve hayatini bu pozisyona bir daha ve sonsuzca ulaşmaya adar. Âşkınız kutlu olsun.

“İmkan dahilinde varlık”, otomatik pilottan çıkmış insandır, bir başka benzetmeyle.

Her ne aşkınız varsa o kutlu olsun. Para, iş, güç, mekan, sanat, bi başka insan, guru, fikir. Fark etmez kutlu (*) olsun da ne olursa olsun. Aşık olduğunuz şeye kavuşacaksınız.  AŞK, Secret vari istemeye benzemez, gerçekten oldurur, eski gölgenizi/olduğunuzu sandığınız kişiyi öldürür ve yeniden doğarsınız.

 

(*) CC öğretisinde 3. Dikkate geçerek özgürleşmek anlamında kullanılan metafor

(*) Bilirsiniz KUT, öz Türkçede RUH anlamına geliyor. Kutlu olsun dediğimiz her şeyin ruhlu olmasını diliyoruz aslında.