Akıl; Bir Makine mi?

beyinİnsan beyninin kavranışı, modern bilimin doğuşu ve kapitalist toplumun ortaya çıkışından bu yana geçen son 300 yılda önemli ölçüde değişti. Beyinin algılanış tarzı, tarihsel olarak, mevcut dinsel ve felsefi önyargılarla bezenmiştir. Kilise için akıl “Tanrının evi” idi. 18. yüzyılın mekanik materyalizmi, aklı saat mekanizması gibi işleyen bir makine olarak görüyordu. Son zamanlarda ise akıl, olasılıksal olayların olası olmayan bir toplamı olarak tanımlanmıştır. Katolik ideolojinin her şeye egemen olduğu Ortaçağda ruhun bedenin bütün parçalarına sızmış olduğu söylendi; beyin, beden, akıl ya da madde ayrıştırılamazdı. Copernicus, Galileo ve nihayet Newton ve Descartes’ın mekanik materyalist görüşlerle ortaya çıkmasıyla bu bakış açısında bir kayma oldu. Descartes için dünya makine benzeri bir şey ve canlı organizmalar da yalnızca özel tipte saatimsi ya da hidrolik makinelerdi. Bilime egemen olan ve makineyi canlı organizmalar için bir model olarak alan özgün bir dünya görüşünü meşrulaştıran temel metafor işlevi gören de bu Kartezyen makine imgesidir. Beden, parçalara ayrıldığında özsel niteliğini yitiren ayrıştırılamaz bir bütündür. Tam tersine, makinelerse, anlaşılmaları için sökülebilirler ve sonra tekrar bir araya getirilebilirler. Her parça ayrı ve çözümlenebilir bir işlevi yerine getirir, ve bütün, birbiri üzerine etkisi olan ayrı parçaların işleyişiyle tanımlanabilen düzenli bir tarzda işler.
Devamını oku “Akıl; Bir Makine mi?” →

Organik ve İnorganik

organik

Nicelik ve nitelik yasası, modern fiziğin en tartışmalı yönlerinden biri olan ve başka bir yazıda daha ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz sözde “kesinsizlik ilkesine” de ışık tutmaktadır. Tek bir atomaltı parçacığın tam konumu ve hızını bilmek imkânsızsa da, çok büyük sayılarda parçacığın davranışını büyük bir kesinlikle öngörmek mümkündür. Bir örnek daha vermek gerekirse: radyoaktif atomlar ayrıntılı bir öngörüyü olanaksız kılacak şekilde bozunurlar. Oysa çok sayıda atom istatistiki olarak o denli güvenilir bir hızda bozunur ki, bilimciler tarafından dünyanın, güneşin ve yıldızların yaşını hesaplamak için “doğal” saatler olarak kullanılırlar. Atomaltı parçacıkların davranışlarına hükmeden yasaların, “normal” düzeyde işleyen yasalardan farklı olması gerçeği, tek başına niceliğin niteliğe dönüşümünün bir örneğidir. Küçük ölçekteki olayların yasalarının geçerli olmaktan çıktığı kesin nokta, 1900 yılında Max Planck tarafından ortaya konulan etki kuantumuyla tanımlandı.

Koşulların dizilişi, belirli bir noktada, inorganik maddenin organik maddeye yol açtığı nitel bir sıçramaya sebep olur. İnorganik maddeyle organik madde arasındaki fark yalnızca görelidir. Modern bilim ikincinin birincisinden nasıl çıktığını tam olarak keşfetme yolunda hayli ilerlemiştir. Yaşamın kendisi atomların belirli bir tarzda örgütlenmesinden ibarettir. Hepimiz atomların bir toplamıyız, ama “yalnızca” atomların bir toplamı değil. Genlerimizin şaşırtıcı karmaşıklıktaki dizilişi içinde sonsuz sayıda olanaklar var. Her bireyin bu olanakları azami ölçüde geliştirmesini sağlama görevi yaşamın gerçek görevidir.
Devamını oku “Organik ve İnorganik” →

Ölüm Yanılgısı Hakkında

Cinsel üreme sonucu doğan organizmalar gelişiyor,olgunluk dönemine erişip çoğalıyor, ancak bölünme yoluyla yaşamını birçok kez yenileyen bakterilerin tersine, yaşlanıp ölüyorlardı. Cinsellik için ödemek zorunda kalmış olduğumuz bedel, ölümdür!
Ölümsüzlüklerini yitirme karşılığında, organizmalar bireysellik kazanmışlardır. Sonu olmayan bir sürecin geçici evreleri olmak yerine, kendilerine özgü benzersiz bir niteliğe sahip bireyler durumuna gelmişlerdir. (Ölüm Yanılgısı)
Aslında bu bedeli cinsellik için değil, evrim adına ödemiş olduğumuzu da yukardaki ifadeyi düzeltmek amacıyla söylemiş olayım; çünkü bölünme yoluyla farklı bir canlı elde edilemiyor ancak döllenme yoluyla İKİDEN bi ÜÇ elde ediliyor. ve sihir ÜÇtedir bana göre, yani benim uydurduğum söylemle ÜÇ=sentez :)))
Bunun için ölümsüzlüğü yitirmeye değmez mi?

**

Uğruna ölümsüzlüğünüzü kaybettiğiniz çocuğunuzun size benzemesi ve sizin ideallerinizi sürdürmesi için ona baskı yapmanız ahmaklık olmaz mı?

**

Yeni doğmuş bir bebeğin yaklaşık iki trilyon hücresi varken bir yetişkinin 60 trilyon hücresi vardır ve her 24 satte bunun bir çorba tabağını dolduracak kadarı ölür(ölür mü yoksa got mu olur bilmiyorum) ve bedenden ayrılır; ancak yetişkinlikten önceki dönemde yerine yeni hücreler doğar. Otuz yaşımızı geçtikten sonra her yıl sinir ağımızın ortalama yüzde birini yitiririz. (Ölüm Yanılgısı)

Daha önce yaşamda müşahade ettiğim; 29 yaşından itibaren adına “canlılık” dediğim şeyin nerdeyse kimselerde (özellikle erkeklerde) kalmıyor oluşuna ilginç bir kanıt gibi duruyor bu hücresel tespit. Çünkü yukardaki bilgiye baktığımızda otuz yaşından itibaren ölüm sürecimizin başladığını; ancak organizmanın tümüne ne zaman ölü diyebileceğimizin bilinmediğini anlıyorum ben.

**

Sara krizleri (yüksek ateş ve benzeri şeyler,sanrılanma),sonuçta zararlı olabilecek durumlardan sıyrılabilmek için beynin çaresiz bir biçimde kendisini sarsma gereksinmesinden doğmaktadır. Beynin transı yaratabilmek için gerekli ritmleri kendi başına oluşturma yeteneğine sahip olduğu bir çok vakada tespit edilmiştir. Bunun doğru olduğunu varsayarsak tüm bu sanrılandırıcı vakaların bir bozukluğun belirtisi değil, belki de tedavisi olduğunu çıkarsıyabiliriz.

Böylece beden kendi kendine elektrokonvülsif terapi uygulayarak bu koşulları ortadan kaldırmakta, böylelikle de yaşamını sürdürmeyi güvence altına almış olmaktadır. Başka bir deyişle,  sürekli “büyük ölümü“, kısa süreli bir “küçük ölüm“le geçiştirmektedir.
(Ölüm Yanılgısından esinlenme)

**

Gözün diktatörlüğü altında bütün bilgiler görsel bir koda dönüştürülmekte üstelik iç yaşantıların bile buna uyması beklenmektedir. Eğer uymuyorsa halisinasyon gibi kelimeler icad etmiş bulunuyoruz.
“Gözlerimle görmeseydim inanmazdım!”
“İnanmasaydın görmezdin!”

**

Yetersizlik duyu organlarından değil, kafadaki bilgisayar programından doğmaktadır. İnsan duyarlılığının yayılım alanı bazen sanıldığından daha geniştir. Başkaları için işitilemeyecek denli yüksek frekanslı sesleri işiten, normal olarak görülmeyen dalga uzunluklarını gören özel yetenekli kişiler vardır.(ÖY)

Aslında zihnimizdeki bilgisayar programını durdurabildiğimizde sanırım hepimiz bi çeşit başka şeyler duyumsarız (görürüz demek istemiyorum), ve olasıdır ki, herkesin hissettiği/gördüğü birbirine benzemek zorunda değildir çünkü biliyoruz ki bilinçli gözlemciden bağımsız gerçeklik yok!

**

Elektrik sinyalleri (ne romantik!)

Önemli olan o elektrik sinyallerinin yorum kasedi! Ki nerdeyse onbeşyıldır bu kasedin nasıl ne zaman kimler tarafından doldurulduğunu yazıp çiziyorum. Sonunda böyle videolar yapıldığını görmek sevindirici. Ancak videonun sonunda söylendiği gibi gerçek hayat sandığımız bu şeyden bigün öylesine uyanıvermek çok olası değil. Beyindeki yorum kasedi değiştirilmeden bu uyanış gerçekleşemez. Değiştiğinde ise yine bir başka rüyaya uyanmak söz konusu olacak. Bunların hepsi rüya biri diğerinden daha hakiki değil, diğer bir deyişle oyun oyun içinde.

Video adresini vereceğim ama facebook adresleri bazen başka sayfalara çıkıyor:)

http://www.facebook.com/profile.php?id=100000352852204#!/video/video.php?v=1458932356227&ref=mf

Hatta beni izeyenler hatırlayacaktır çarpıcı bi etki yaratmak için “gözlerimiz içerden dışarı yansıtan bir projeksiyon aletidir” demiştim çok eski bi yazıda 🙂