Gorme ve Buyuculuk

Don Juan, “GORMEnin, dostlardan ve buyuculuk uygulamalarindan bagimsiz bir surec oldugunu ileri surmekteydi. GORMEnin, baska insanlari etkileme ugrasi demek olan buyuculugun cikarci uygulayimlariyla bir ilintisi olmadigina gore, bunun dogal bi sey oldugunu belirtti. GORME , buyuculuk degildir ama hep karistirirlar bu iki seyi, ustelik gorme buyuculuge ters duser cunku GOREN kisi her seyin onemsizligini kavramistir.

Bir baska dumancik uygulamasindan sonra Don Juan, bir savascinin bos yere kendini ortaya koymayacagini, yol ortasinda durup marizlenmeyi beklemeyecegini ve siradan insanlarin kaza dedigi seylerden cogu kez kacinilabilecegini soyledi ve soyle ilave etti: “Yasam kosullari, olcup bicip onlardan yararlanma alistirmalaridir bir savasciya, oysa sen yasamin anlamini bulmaya calismaktasin. Ne yapsin yasamin anlamini bi savasci!”

Yasamin anlamindansa comezini GORMEye ulastirmak istegiyle dopdolu oldugunu gorebiliyoruz bu yakinmada 🙂

Kendimi sana gormeyi ogretmeye adamisim, der DJ, ancak once bir savasci olmadan GORMEK insani enez kilar. Gostermelik bi alcakgonulluluk takinmana, cekilmene kacmana yol acar. Ilgisizligin yuzunden curuyup gider govden. Unufak olmayasin, silinip gitmeyesin diye seni bi savasci yapmaktir ilk gorevim. Seni bi kez zor kurtarmistim o dostundan hani hatirlarsin, cunku kalkanini yitirmistin. Nedir bu kalkanlar dersen, insanlar neyle ugrasiyorlarsa, iste o seyler onlarin KALKANlaridir. Senn de kendi dunyanin ogelerini secmelisin artik. Bi savasci o bilinmedik ve amansiz guclerle karsilasiverir; cunku zaten onlari arayip durmaktadir. O gucler bi geliverdiler mi uzerine, apisip kalacaksin; yarigin aciliverecek, korkudan da yasamin ucup gidiverecek sen karsi koyamadan. O halde yapilacak ilk sey hazirlanmaktir. Bu guclerden biri karsina dikilir de yarigini acarsa, kendi kendine kapatmalisin yarigini. Bunu basarabilmen icin sana buyuk erinc ve zevk veren bir takim seyler bulman secmen gerekir; aklini korkundan uzaklastirmak ve yarigini kapatip kendini sapasaglam yapabilmek icin, bile bile kullanabilecegin seyler… Savascinin kalkanlarini olusturan seyler, nesneler YUREK TASIYAN BI YOLDAKI seylerdir. Bi savasci olmanin ilk kurali ise siradan insanlarin olumlerine kadar yapadurduklari IC KONUSMAYI kesmendir. Bunun icin once gozlerini biraz olsun rahatlatmak icin kulaklarini kullanmayi ogrenmelisin. Dogdugumuzdan bu yana dunyayi degerlendirmek icin gozlerimizi kullanmisizdir, bi savasci bunun farkindadir ve dunyayi dinler. Dunyanin sesine kulak verir. Bu dinleme isini buyuk bi sabirla yapmalisin. Dunya soyledir boyledir demeyi durdurursak, dunya da oyle soyle olmaktan cikacaktir. Sorun su ki, insanlarin yaptigi seyler, bizi cepecevre saran guclere karsi birer kalkandirlar. Bu seyler bize rahatlik verir, guven duymamizi saglar. Insanlarin yaptigi bu seyler dogrudur ve cok onemlidir; ama yalnizca kalkan olarak. Ne yazik ki siradan insanlar olarak ne yaptigimizi, bu seyleri hic ogrenemeyiz ve bunlarin yasamimiza egemen olarak yasamimizi yikmalarina goz yumariz. Hatta diyebilirim ki insanliga gore, insanlarin yaptiklari bu seyler dunyanin kendisinden bile buyuktur ve onemlidir. Siradan bi insan icin dunya bi giz olmamistir hic. Ve yaslaninca da, artik yasamasina bi neden kalmadi sanir. Yasli biri icin dunya tukenmis degildir, yalnizca insanlarin yaptigi seyler tukenmistir. Ama kafasi oyle karismistir ki sersemce, dunyada kendisi icin bi giz kalmadigini sanir. O kalkanlar karsiliginda odenen igrenc bir bedeldir bu! Bunu bilen bi savasci dunyayi sonsuz bi giz kaynagi ve insanlarin yaptigi seyleri de sonsuz bi sacmalik diye ele alir.

 

Hangi görme

“Kafamızda gez gez dur” demişim ya, az önce yürüyüş yaparken başıma gelen ilginç olayı anlatmam şart oldu:
Hızlı hızlı sahile doğru yürürken sağ tarafta “dikkat… fındık” diye bi tabela ilişti gözüme. Fındık diyarından yeni dönmüşüz ya birden dikkatimi çekti ve fren yapıp tabelayı yeniden okudum, şöyle yazıyordu: “dikkat! Özel araç çıkabilir” !!! Haydaaa… Fındık bunun neresinde, hani insan benzer bir harf ya da kafiye bulur da uydurur, bu nemenem bi uydurmadır, şaştım kaldım. Bi kaç dakika daha yürüdüm, kafam harıl harıl sebep arıyor, “fındık” kelimesini gözümle görmediysem bile kulağımla apaçık duyduğumdan eminim! düşün düşün veeee buldum tabi, çok komik hem de! Tam o anlarda elimle saçımı düzeltmiştim, burnuma elime sürdüğüm kremin kokusu gelmişti ve krem yoğun bir fındık kokusu içeriyordu!!! Demek ki o anda zihnim “fındık” demiş ama ben tabelada fındık okumuşum! Çok uzun zamandır gözümüzün aslında kör olduğuna dair yazarım, bu olay da kanıt gibi oldu 🙂
Kafamızın içinde sürekli tanım yapan ve üstelik bunu gayet belirgin bir sesle kulağımıza üfleyen ses! Sanırım işte bu ses, Don Juan’ın ivedi olarak susturmamızı istediği; “iç ses” olsa gerek.

Başka biri dese anlamakta zorluk çekerdim, böyle bi saçmalık içinde kendimizi güvende ve gerçeklikte sanıyoruz ya, güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum.

**

Sizi tıpkı yerdeki bir ağaç, evdeki bir çiçek yada yan avludaki bir gül bahçesi gibi canlı, gelişen bir criatura, bir varlık olarak gören bir sevgiliye/dosta sahipseniz,
size gerçek, yaşayan, soluk alıp veren bir kendilik olarak; insan olan, ama çok güzel, ıslak ve büyülü şeylerden yapılmış bir kendilik olarak bakan bir sevgiliye ve dostlara sahipseniz,
sizdeki criatura’yı destekleyen bir sevgiliye ve dostlara sahipseniz,işte aradığınız insanlar bunlardır. Onlar ömür boyu ruhunuzun dostları olacaktır.(CE)

**

Bazen “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demek “gerekir. Önemli olan “köprüyü geçinceye kadar” kısmını akılda tutabilmek. Bu samimiiyetsizlik değildir, bir savaşçının kararlılığıdır. Savaşçı olmayanların bi kısmı daha köprünün yarısına gelmeden köprü fikrini unutmuş olurlar. Diğer kısmı da ayıyı unutur! Her ikisi de felaketle sonuçlanır… demiyeceğim (heyooo şaşırttım işteee), bişey farketmez. bizim aracılığımızla olgunlaşan bi ruh ya da bi bilinç var, öyle sallanıp duruyo 🙂

**

Göz görmeyince gönül katlanır,  göz görünce dert katlanır.

Göz görmeyince gönül katlanır; ikiye katlanır, dörde katlanır, tıka basa dolu bir yükle içine doğru çöker. yumruklamak istersiniz kalbinizi, rahatlatacakmış gibi gelir (metafor değil; gerçekten fiziksel anlamda) ancak birkaç dakikalığına bir rahatlama yaşatır. göz gözü, gönül de gönlü görmek ister ama “kalp kalbe karşıysa” gerçekleşir ancak. insan içine çıkmak rahatlatır; gezilir, tozulur, üç insan eforu sarfedilir aklı ve gönlü meşgul etmek için. işe yarar da.

sonra akşam eve dönülür, yatağa uzanılır. gönül katlanmaya devam eder. ikiye, dörde, sekize.

bir kağıdın en fazla 7 kere katlandığını duyduğumda çok şaşırmıştım. kağıttan başka türlü bir şekilde olsa da; gönül beni her gün şaşırtıyor.

(kumuyebo, 31.10.2011 14:03)

gözden ırak olan gönülden de ırak olur

Gerçeklik-illüzyon-kurgu

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

(Boşluğa basamak dizenler, selam olsun sizlere-tıklayınız)

**

Görsel olarak öğrenenler için bu konuyu son yıllarda en güzel açıklayan film İnception (başlangıç) idi bana göre. Birkaç kere seyredilip detayları farketmeli. Bu film, hem gerçeklik fikrini, hem rüyaları hem de şizofreni gibi farklılıkları anlamak için ders niyetine kullanılabilir.

**

Birey bilinci, gölgelerle çarpışa çarpışa güçlenir.
Tüm zamanların en büyük kandırışı bu manevra olabilir hani 🙂

**

inception filminde, rüyada olduğunu anlamak için “başlangıç”ı düşündürür,, buraya nerden geldin hatırlıyor musun?” der. Yoo bi şey hatırlamıyosundur birden bi sahneyle başlayıvermişsindir. O zaman hah işte rüyadasın denir. Ama ben güya gerçek hayatıma baktığımda da nerdeyse ilk hatırladığım tek sahne dört yaşımda, ondan öncesi yok. Öyleyse “gerçek olduğuna inandırıldığım” bi rüyadayım. İnsanların ölüm deneyimi diye anlattıkları hep birbirine benzeyen görüntülerinde, bir kanal içinde ilerledikleri, sonra birden bire müthiş bi ışık gördükleri filan söylenir ve orada bizi karşılayan varlıklar, melekler vardır. Oysa bu deneyim ne kadar da doğum eylemine benzer! Demek ki rüyanın başı ancak ölürken hatırlanıyor, ona da başlangıç diyebileceksek! Resmen yumurta-tavuk döngüsü :)))

**

Bilindiği gibi yaklaşık yirmi senedir kamuya açık günlük tutarım. Ve bazen kimilerinin ilgisini çekip ara ara takip etmişlerdir. Onlardan birisi altı yedi sene önce şöyle bir yorum yapmıştı:” sen kendini hep bir başkasının gözünden, dışardan nasıl göründüğünü merak ediyorsun” demişti, aslında belki biraz da eleştiri kokuyordu, yani neden bunu dert ediyorum diye. Oysa ben gerçekten aynalara bakarak… kendini tanımaya çalışandım. Onlar olmasa kendimi bilmem mümkün değildi. Bi güven eksikliği de değildi bu, kendime sınırsız güvenim vardı ama “kendim” nedir onu bilmiyordum! Tabi aradan bunca zaman geçti ve özellikle mitleri ve simgeleri çözdükçe hele Human design’ın oldukça aydırıcı bilgisinden sonra bazı şeyler daha anlaşılabilir oldu. Peki sizler kendinizi nasıl biliyorsunuz? Nasıl bir yöntem izlediniz?
(Bu soruyu musalla taşından önce sormak istedim!)

**

Her insan kısıtlı ömrunde kendi kuyusunda sondaj yapıyor ya da kulesinden gözlem yapıyor. E peki başka kuyularda ya da kulelerde ne yapılmış diye gerçekten merak eden yok mu? Varsa bile bunun yolu nedir? Kulende ya da kuyunda bu merakını giderebilir misin?

**

Uykuda dinleniyorum, hem de her açıdan (ama kimler dinliyor! bilmem) Türkçeyi seviyorum :)))
Elalemin telefonları dinlenir benim de uykum!
Günaydınnn frekanslarrr

Öyle böyle değil walla dostlar; her gece yatarken bir çok sancılar ve ağrılar içindeyim, adeta gün boyunca mıknatıs gibi çekiyor bedenim, sonra bi yatıyorum ve teslim oluyorum küçük ölüme. Sabah uyanıyorum ki tüm bilgiler(sancılar) çekilip alınmış benden! Tuhaf şeyler…

**

Doğa bizi yarattı, sonra içimizde bilinç filizlendi. Biz interneti yarattık. Her birimiz bir hücreyiz, sonra toplaşarak dokuları oluşturduk (facebook, tweeter vs vs.) şimdi dokular faaliyette. Merak ediyorum internetin ruhu (bilinci) de filizlendi mi?

**

Benim bildiğim ve Oyun Kuramında yazdığım sanırım buna benzer, bir herşey olmaya müsait hamur var (safi potansiyel) bir de onu olduranlar yani bilinçli gözlemciler 🙂

**

Özgürlük ver ki özgür kalasın. Yaratılmasına katkıda (bilinçli gözlemci) bulunduğun her şeye; çocuğuna, projene, halkına, şirketine, organizasyonuna, çalışma gurubuna özgürlüğünü ver! Sana dönüşü muhteşem olur. Söz veriyorum:)

**

Bi can frekansım vardı, bazen şöyle derdi “Sibel annelik yapma bana!” ve  bunu bana hatırlattığı için ona tarifsiz minnet duyardım; çünkü davranışım farkındalıksızdı. Büyüdüğünü bilemeyiz biz anneler! Ama bize hatırlatılırsa bunu görebilecek farkındalık var artık bazı kadınlarda. Bilinç ayakları üzerinde durdu artık. Çekilin ve eserinizi seyredin yahuuu 🙂

**

Bir zamandır çocuk boyalarıyla oynuyorum. Ay ne harika bi şey.. Ondört yıl önce yine oynamıştım bi süre, o zaman cam üzerine boyuyordum, şimdi kağıda. Bembeyaz kağıdın başına geçmek tuhaf bi duygu veriyor insana. Parmak boyalarım guajlarım yanda su yanımda, bakışıyoruz bi süre ama beklemekle olacak bi şey yok anlıyosun bi yerinden başlaman gerekiyor! İlk suyu damlattığın ilk boyayı parmakladığın zaman bişey başlıyor aranızda. Kağıdın her noktası sırayla bi şeyler talep ediyor senden. Eksik kaldıysa itiraz ediyor, beğenmediyse düzelt beni diyor. Acaip bişey. Her oyun yaklaşık kırk dakka sürüyor. Sonra kalkıp oyunumuza şöyle dört bi açıdan bakıyorum sonra onu geride bırakıp başka bişeye örneğin bişey okumaya, seyretmeye yönlendiğimde GÖZ ayarımın kaymış olduğunu farkediyorum, gözüm yuvasında kayık, bi terslik var! Sonra kendi kendine sanki bi kanal ayarlaması yapıyor, gözüm başka bi frekansa kendini ayarlıyor! Gerçekten bedenin bu çok yönlülüğü beni hep şaşırtıyor 🙂

Duyu organları, özellikle burun

Fiziki bedenimiz başta olmak üzere diğer bedenlerimizin de yönetim merkezi baş gibi görünüyor.

Başı ele aldığımızda beş duyu organımızın da burada oluşu herhalde şaşırtıcı değil. Bedenimizin duruş şekli çerçevesinde duyu organlarının baştaki konumlarının bazı içrek anlamları olabilir mi diye düşünüyorum.

Örneğin gözler, dikey bir bağlantının üst bölümünü oluşturmakla birlikte, sağa ve sola konumlanmış iki adetten oluşuyorlar. Onları dengeleyen ise yine dikey bağlantının alt bölümündeki ağız oluyor ve bir tane. Ağız hem tad alma duyusunu hem de çok öğündüğümüz konuşma işlevini yerine getiriyor.

Dikey bağlantı ne anlama geliyor? Ben bunu bireysel bilincin göstergesi, varlığı olarak anlamak eğilimindeyim. Göz ve ağız, çift yönlü işlem gerçekleştiriyor,  hem diğer duyu organları gibi frekansı dışardan içeri alıyor ve bunu içteki tanımlamalarla eşleştirerek  anlama dönüştürüyor, hem de konuşmak yoluyla içten dışa doğru yayın yapıyor.  Ağızın tek olması, dualitenin bu organdaki her işlemde birlikte iş gördüğünün bir işareti olabilir.  Ağızdan çıkan her söz çift anlamı da taşımak durumundadır gibi.

Bir diğer duyu organı olan kulak da yine iki tane olup yanlara monte edilmiş ve konumları itibariyle yatay varoluşu simgeliyor. Birey olmanın tersine  bileşikliğin iletişim aracı. Sadece dıştan geleni alan tek yönlü bir organ. İki yönde birer tane olması dualitik olanın ayrı ayrı hissedilişini simgeliyor olabilir.

Organların en ilginci bence burun. Dikey ve yatay varoluşun kesiştikleri yerde tam ortada yer alıyor. Tek yönlü, dışardan içeri yayın alıyor. Ve fakat baştaki stratejik konumu nedeni ile kokuyu en hassas iletişim haline getiriyor. Koku alma hassasiyetinin kadınlarda bariz biçimde yüksek oluşu bilimsel bir gerçek (bu genelleme için özür dilerim). Ayrıca insan için en hayati işlev olan NEFES de burun vasıtasıyla bedenle irtibatlanıyor.

Bu organlardan dikey üst ve alt organlar isteğe bağlı ve son derece limitli frekansı içeri alabiliyorlar. Gözünüzü kapattığınızda akış duruyor, ya da zihniniz meşkulken yine sadece bakıyor fakat görmüyorsunuz. Keza ağız da öyle, istemediğinde kendini kapatıyor, tad almayı ve konuşmayı kesebiliyor.

Oysa kulaklar ve burun, dışardan yardım almaksızın veri girişini kesemiyor!
Batı tarzı varoluşun temeli olan dikey iletişim, insanları doğdukları andan itibaren kendi organlarına yani gözlere ve ağıza yönlendiriyor ve onları kutsuyor. Belki bu sebeple “dinleme” konusu hep lafta kalıyor, yapılsa da (bilinçli hali) etkili değil nezaketen oluyor.

Yatay iletişim, (bileşiklik), dikey iletişim (bireylik), burunda kesişiyor ve (birleşiklikle) taçlanıyor.

Öylesine daha önce düşünmediğim şeylerdi, epeyce eksik kalmış olması muhtemeldir, belki bu konuda bilgisi olanlar konuya katılma inceliğini gösterirler.

EK: Van Gogh Neden kulağını kesti? Öylesine aklıma geliverdi bu soru.

“1888 yılının 23 Aralık gecesi Vincent van Gogh kan revan içinde hayat kadını sevgilisi Rachel’e koşmuş ve uzattığı bezle ‘‘elindeki nesneyi dikkatlice yerine yerleştirmesini‘‘ istemişti. Ressamın nesne diye tanımladığı sağ kulağını fazlaca içtiği alkolün etkisiyle tıraş bıçağı ile kestiği sanılıyordu. Yıllarca tam bir açıklama getirilemeyen bu esrarengiz olaydan 113 sene sonra uzmanlar yeni teorilerin peşinde.”

Bence Vincent, yatay iletişimi kesmek istiyordu. Sağ kulak ise tonale yani bilinenlere işaret ediyor olabilir. Belki ünlü ressam bildikleriyle iletişimi engellemek istemişti. Bu niyetinin işe yaradığı,  bu işlemden iki yıl sonra ölmüş olması ile kanıtlanmış oluyordu.

Elektrik sinyalleri (ne romantik!)

Önemli olan o elektrik sinyallerinin yorum kasedi! Ki nerdeyse onbeşyıldır bu kasedin nasıl ne zaman kimler tarafından doldurulduğunu yazıp çiziyorum. Sonunda böyle videolar yapıldığını görmek sevindirici. Ancak videonun sonunda söylendiği gibi gerçek hayat sandığımız bu şeyden bigün öylesine uyanıvermek çok olası değil. Beyindeki yorum kasedi değiştirilmeden bu uyanış gerçekleşemez. Değiştiğinde ise yine bir başka rüyaya uyanmak söz konusu olacak. Bunların hepsi rüya biri diğerinden daha hakiki değil, diğer bir deyişle oyun oyun içinde.

Video adresini vereceğim ama facebook adresleri bazen başka sayfalara çıkıyor:)

http://www.facebook.com/profile.php?id=100000352852204#!/video/video.php?v=1458932356227&ref=mf

Hatta beni izeyenler hatırlayacaktır çarpıcı bi etki yaratmak için “gözlerimiz içerden dışarı yansıtan bir projeksiyon aletidir” demiştim çok eski bi yazıda 🙂