Bilgi Eritmek!

Acı ve sevinç OYUN ölçer malzemesidir.
Çok sayıda insan yutarak büyümüş bilgiler ACI sayesinde eritilir.
Eriyen bilgi SEVİNCE dönüşür.
Acı çeken insan BİLGİ eritmektedir. Sevinç ise kısa sürer; çünkü BİLGİ tam eritilmez özüne dönmez, bilgi leşi olarak dışa atılmaz. Bu sebeple eriyip tortulaşan BİLGİ yeni bilgiler oluşturup yeni insanlar yutmaya başlar.
Bu aşamadan her geçiş İnsanın kapsama oranını etkiler.
Bilgi edinmek değil bilgi eritmek kapsama oranına etki eder.
(Oyun Kuramı-sa)

  • Hanife Altuntas bilgiyi eritmenin acıdan başka yolu yok mudur?

    Sibel Atasoy Var çok kolay ama çok da zor! İnsan zihnine aldığı bilgiden zorla da olsa vaz geçebilir bi ihtimal fakat hücrelerine_özüne intikal eden bilgi insanın zaten kendisidir ve bu durumda bilgiden vaz geçme KENDİNDEN vaz geçme anlamına geleceğinden resmen ölüme eş bir edimdir. O halde sen söyle varmıymış başka yolu?

    Hanife Altuntas yokmuş:) ama mesela bi savaşçı için bilgiyi erime, ortalama bi insana göre daha acısızdır gibime geliyor. daha doğrusu acılıdır da , savaşçı bunu umursamadığı için kabul edilmiş bi duruma dönüşür bu.

    Sibel Atasoy E tabi, savaşçı sınıfına adım atabilmek için, kendini önemsemeyi minimuma indirmiş olmak lazım. Yoksa CC kitapları okuyup ezbere almakla savaşçı olunmuyor 🙂
  • Hanife Altuntas evet.cc nin bizatihi kendisi bunları yaşamış olmasına rağmen, onyıllar süren bi çabanın sonunda ulaşabilmişti buna..

    Sibel Atasoy Kendinden vaz geçmek zor, prensipte kendimizi sevmediğimiz için hasta eder, ve gölgemizde kendimize taptığımız için de özgürleşemeyiz. Bu ne karmaşıklıktır sister! :)))
  • Hanife Altuntas

    gölgemizi görmezden gelmekten vazgeçmek zorundayız. gölgemizle buluşmak, el sıkışmak zorundayız. diyorum amaaa demekle olmuyor işte.ben sandığım şey, 40 yıldır özene bezene inşa edilen bu yapı direniyor. illa sıkı bi depreme mi gerek var diyorum bu binaların yıkılması için? durum çok karışık gerçekten ve tek yok sahiden de – en azından benim için- savaşçının yolu olarak görünüyor. sarsılmaz niyetle bu yolda yürümek nasip olur inşallah.

    Sibel Atasoy Harika özetledin. Sen -gözlemlediğim kadarıyla-gerçekten bi savaşçısın Sister. (Gel de Dövüş Kulubünü anma)

Dolduranlar ve Boşaltanlar

Epeydir aklımda olan ise, “gidenler ve dönenler“kavramı. Varoluşun dışarı taşan (yanlış hatırlamıyorsam buna sudur etmek deniyor) kısmı benim “gidenler” terimime uyuyor. Onlar tamamen nötr bir başlangıç yapıyorlar,  sanki sıfır noktasındaymışçasına yeni başlıyorlar keşfe. Yolculukları boyunca deneyerek bilgi ediniyorlar, birbirine ekliyor ve biriktiriyorlar. Bunlara “inşa” edenler desek yeridir galiba.
“Dönenler” ise kapasiteleri oranınca maksimum bilgi ile donanmış durumdalar ve kaynağa dönüş yolculuğunda, yeniden nötr hale gelmek için mevcut bilgilerini dağıtarak, ağırlıklardan kurtulmak çabasındalar. Bunlara da yıkıcılar demek istemiyorum fakat dezinşa anlamına gelecek bi fiil şu an aklıma gelmedi. Bu iki kavramı düzenciler ve anarşistler diye tanımlasak bile  tam yerine oturur mu emin değilim. En iyisi dolduranlar ve boşaltanlar diyelim basitçe!

Gidenler ve dönenlerin insanlar olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, onların iki çeşit olduklarını varsayabiliriz. Ancak bunlar dıştan bakıldığında aynı insan görüntüsündeler, fiziki bir farklılıkları görülemiyor.

Şimdi, özellikle inanç sistemleri konusunda şüpheleri olan oldukça büyük insan kitlelerinin eminim akıllarına zaman zaman takılan bazı sorular var. Bunlar bilinen son dönem medeniyetimizin ünlü felsefecileri bilim insanlarınca da hissedilmiş hatta söze de dökülmüş.

Nedir bu soru, nedir bu ikircikli durum?

Basitçe şöyle özetleyebilirim; Gördüğümüz ya da aklımızla olduğuna kani olduğumuz şeyler dışında, bilmediğimiz bir yerden bizi yöneten, bizden daha bilinçli merciler var olduğu sanısı neden bunca rağbet görüyor?

Bir yerde belli bir gurupta nerdeyse ölçülebilir belli miktar bilgi varken birdenbire oraya o gurubun aniden ortaya çıkaramayacağı ölçüde kapsamlı bir bilgi akışı olduğu tarihte defalarca tekerrür etmiş, peki bunları nasıl yorumlayabiliriz?

İnsanlar çoğunlukla, bu durumu kendilerinden güçlü bir makamın varlığına atfederek, önceleri animistik sonra da tek tanrıya havale edilmiş inanç sistemleri geliştirmişler. Ve bundan oldukça rahat ve mutlu, gayet huzurlu görünüyorlar.

Bu tür inanç sistemlerini (kısaca din diyelim)kabule yanaşmayan (çünkü muhtemelen özgür iradenin ihlali gibi gördükleri ve birey bilincinin gelişmesine engel teşkil edeceğini düşündükleri için) ancak toplu bilgi ithalini de görmezden gelemeyen bazı kişiler de, evrende bizden önce yaşayıp daha çok bilgi biriktirmiş olan bilinçli varlıklar/medeniyetler olduğunu ve onların zaman zaman bize bu tür yardımlar yapmakta olduğunu kabul etmekle huzur buluyorlar. (UFO teorileri ve kanallık yani medyumluk sistemleri)

Her ikisini reddeden kişiler de var. Bunların görüşleri daha çeşitleniyor, genelleme yapmak zor. Ancak bu kişilerin pek de huzuru yokmuş gibi görünüyor. Eğer bunu onlara söylersen, huzura erişmenin hedef olmadığını söyleyenler çıkabiliyor.

İlk iki gurup karar verme yetkisi, ve yaşam sorumluluğunun en önemli bölümlerini üzerinden attıkları için hafiflemiş durumdalar belki, huzurlu oluşlarını bu şekilde açıklayabiliriz.

Son zamanlarda Kuantum fiziğinde beliren ilginç gelişmeler ışığında, insanın da tıpkı atom altı varlıklar gibi hem dalga hem de parçacık özelliğini gösterdikleri sıkça konuşulmaya başlandı (en azından ben senelerce bu konuda konuşup-deniyorum). Ve bu gelişmeler ışığında insanın “ilişki-biz bilinci” yani dalga yönünün ikibinyıldan beri epeyce ihmal edildiği çoğu yerde kabul edilip dillendirilmeye başlandı.

Bizler bir ağ örüntüsüyle birbirimize bağlı olabilir miydik?

Benim gibi birçok insan hatta kurum bu soruya evet diye cevap veriyor artık. O halde yeniden “gidenler ve dönenler” teorime geri dönmek istiyorum.

Ve şu soruyu yöneltiyorum: “Ne olduğuna bi türlü karar verilemeyen büyük montanlı bilgiler, dönenlerden gidenlere aktarılıyor olabilir mi?”

Madem bir ağla birbirimize bağlıyız, bunu yapmak çok kolay olur. Trans hallerinde, rüyalarda, yani insanın bildik mutabakat rüyası-bilinen dünya-dışına çıkabildiği, algılama noktasının gevşediği tüm anlarda (kazalar, narkoz durumları, rüyalar, dış madde kullanımı, büyük doğa oluşumlarının-dağlar gibi-esriklik veren etkisi) ağ ile bağlı bulunduğumuz Birleşik alandan gelenlere açık olmaktayız. “Sezgi”sel bilgi olarak tanımladığımız şeyler de dahil, hayal ve kuram oluşturan her türlü insan ve mesleğe ulaşabilen bilgileri kastetmekteyim.
Eğer bu yayın, Dönenler tarafından yapılıyor ise, onların da dönüş yolundaki mesafe ve konumları uyarınca kapsayıcı ya da daha kapsayıcı bilgiler göndermesi olasıdır. Ve bu onların mecburiyetleridir! Bi yardım ya da iyilik değil, boşaltım ve nötre dönme çabalarının sonucu, fiziksel bi şeydir sadece.

Ezcümle ortada kutsallık atfedecek bir durum olmayabilir, yine de fizik işimizi görür gibi geliyor bana.

Gelelim insanların, gizemciliğe, bilinmeyene duyduğu düşkünlüğe! İnsanda mevcut “eril” yan, rekabete, oyunculuğa ve şüphe yoluyla deneyim e girme ve böylece birey bilincinin köklenmesine olanak sağlayan bir unsur. İnsanın diğer yanı olan “dişil” yan ise, örtük, doğurgan, değişken, kaygan ve puslu bir alan olarak karşımıza çıkar. Dişil yanımız bu özellikleri ile gerçekten iştah uyandıran, kendi derinlerine doğru çekmeye çalışan, gizemli olduğu kadar estetik, gönüllü bir AV görüntüsü vermekte.
Gönüllü AV olur mu diyeceksiniz? Kim av olmak ister ki!
Soralım kendimize kim gönlüyle AV olmak ister?

Şimdi sokağa çıksak (internet sokağı da olur), kadın erkek ayırt etmeden yüz kişiye av mı avcı mı olmak istediklerini sorsak, sizce ne cevap alırız?
Ben kendini AV olarak görenlerin az olabileceğini sanıyorum çünkü son üç bin yıllık dünya medeniyeti, avcı yetiştirmeye çalıştı!

AVCI’nın eril-yanımız olduğu ve hatta GİDENLER’den olduğunu çıkarsamak çok da yanlış olmayabilir. DÖnenler ise, gönüllü AV olurlar, çünkü onları da kendi yollarına, nötr olana doğru çekmek için bi YEM gerekmektedir. Aksi takdirde, nefesi verir orda kalırız, geri toplayamadığımız takdirde o belli ki son nefesimiz olacaktır! Belli yerden dönüş olmasaydı sürekli genişleyerek yok olan bi evrenle karşılaşabilirdik. Ortada bu tür genişlemeyi ve tersi çöküşün oluşmasını engelleyen bir çekici-atraktör-çekirdek olabilir. İşte gönüllü av bu noktada işe yaramaktadır bence.

Uzattıkça uzatabilecek gibi göründüğüm bu yazıyı yeterince noktasında bırakmak için kendimi zorluyorum, belki sizlerden gelebilecek sorular bu teoriyi çürütür, ben de rahat ederim.

Aslında her insanın GİDEN ve DÖNEN yönleri olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Meğer ki gidene “eril”, dönene “dişil” yönü atfettik bu durumda her insanın iki yönünün de değişik evrelerde işlerlikte olduğunu kabul etmiş oluruz.

Birinci bölümde açıkladığımız inanç/din sistemlerinin (aslında ilk iki görüş birbirinin iç/dış tekrarı olmaktadır) DÖNENlerden kaynaklandığından hemen hemen emin olduğumu rahatça söyleyebilirim.

Beni böylesine ikna eden ise Kaynağın durumudur.
Kaynak nötr durumda olduğu için onu tanımlamak mümkün olmaz. O bizim için her daim BİLİN-E-MEZ olacaktır. Bu durumda açıktır ki, dışardan gelen ve birçok tanımlama, sınıflama ve yargı (olumsuz olumlu fark etmez) içeren bu bilgiler, BİLİN-E-MEZ den değil BİLİNMEYENden gelmektedir. Yani benim teori dilinden söyleyecek olursak, DÖNENlerden gelmektedir.

BİLİNEMEYEN ise şaman öğretilerde tam bir yutulma aşamasıdır. Örneğin Carlos Castaneda kanalı ile elde edilen Toltec öğretisi; “büyücülerin Bilinmeyen zannıyla Bilinemeyen’e dalmalarının bir felaket olduğunu söyler.
Orada otantik bir lisanla ifade edilen durum aslında (bence) basitçe, BİLİNÇin yok oluşudur. Aynı şeyi Muhiddin Arabi de Mümkün Varlıkları tanımlarken açıkça göstermiştir.

O halde , DÖNENlerden gelen bu bilgiler (inanç sistemlerine dönüşen ya da dönüşmeyen), yanlış ya da gereksiz midir? Şahsen ben onları düşman ilan etmeyi anlamlı bulamıyorum. Atalarımızın serüvenleri yoluyla elde ettikleri bilgiler; “onlara AV olmayı kabul etmediğim takdirde- varlığımı zenginleştiren, meraklı ve yararlı akışlardır.

Av olmayı kabul etmemek nedir diye sorulursa buna cevabım, karar verme yetkisini asla dışımdaki herhangi bi şeye, ikinci ele devretmeyecek oluşumdur. Bu kararlılığım, her türlü kavram ve kelimeyle çeşitlendirilebilirse de basitçe efendi-köle ilişkisini kabul etmeyeceğimin ifadesidir.

ASIL olan, kendi birinci elden deneyimlerim ve onları akıl terazimde yoğurduğum ve genel ağ sistemine bağlamakta sakınca görmediğim bireysel irademdir (Aslında ağ sistemine bağlanmamak benim elimde de değil, bu doğamızın bir parçası zaten). En sade biçimiyle ifade edecek olursam;  kendi ayaklarının üzerinde duran, dikleşen insanım ben.

Eğer ben bir çocuksam,  her aklı başında, vicdan ve bilgi sahibi ebeveyn, bu istek ve kararlılığımı mutlulukla karşılar.

Aslında baştan beri ileri sürdüğümüz ve özetle anlatmaya çalıştığımız bu konu insanlık tarihi boyunca temel tartışma konusu ve çok derin konularmış gibi yorumlanıyor. Buna katılmıyorum; çünkü olan biten mekanizmalar her derinlikte aynen sürmekte ve her seviyeden insanın her bir örnekte görebileceği şekilde mevcuttur.

Gözlerinizle gördüğünüz herhangi bir canlıyı bir süre yorumsuz ve gözlemci statüsünde seyrederseniz, durumu apaçık görebilirsiniz. Bir fizikçi atom altında, bir biyolog hücrede, bir sosyolog toplumda, bir tarihçi incelediği her olayda bu mekanizmayı rahatça bulur. Bilimsel bi araştırmanız yoksa da fark etmez, kendi çocuğunuzu, yoksa ebeveyniniz nezdindeki kendi çocukluğunuzu, bi çobansanız koyunlarınızı, bi çiftçiyseniz ürünlerinizi, bi çöpçüyseniz topladığınız çer çöpü izleyiniz, göreceksiniz.

Örneğin ben bir anne ve çocuk olarak her iki yöne doğru bu mekanizmayı gözlemledim. Oldukça önemli veriler elde ettim. Oğlumun kendi ayakları üzerinde durması, kendi kararlarını alması için elimden geldiğince kendimi geri çekmiştim. Aldığı kararların sonuçlarından memnun olmadığında bunu onu eleştirme vesilesi yapmadım. Her deneyimin başarı olduğunu, bu durumdan ne öğrendiğini merak ettiğimi söylerdim. Böylece büyüdüğünde de kendi kararlarını tamamen bağımsız alan, sonuçlarından kendini sorumlu tutan birisi olmuş gibi görünüyor. Bazen benim iyi yapabildiğimi düşündüğü konularda yardım istiyor (dikkatinizi çekerim bu konuları da ben beyan etmedim, kendi gözlemleriyle bazı konularda yetkinliğime karar vermiş olmalı), tabi ben de elimden gelen katkıyı -sadece ihtiyacı olduğu kadarıyla sınırlı- sunuyorum, ne bi milim eksik ne bi milim fazla, sadece talep ettiği kadar.

İtraf etmeliyim ki, oğlum doğduğu andan itibaren hep ondan çekindim hala da çekinirim! Belki bazılarınıza garip gelebilir; çünkü eskiden bu davranış modeli tersine işlerdi. Neden çekindiğimi anlamaya çalıştığımda iki neden bulguladım. Birincisi, yetişkin olana kadar benim gözetimime verilmiş bir varlıktı (doğurduğuma göre böyle olmalıydı) ancak onu tanımıyordum! Meselenin en hassas noktası da buydu. Ne yapmaya geldiğini bilmiyordum. Ve bütün bu bilinmezliğe karşın ona yol gösteren konumuna düşürülmüştüm. Bundan daha çekinilesi bişey düşünemiyorum.
İkincisi ise, Gözeten konumumu elden yitirme gibi bi tehlike altında oluşumdu. Yani onun gözünde saygınlığımı yitirebilir ve sorumluluğumu yerine getirememe durumunda kalabilirdim. İşte bu da ikinci çekincemdi. Ancak birincinin yanında önemi kesinlikle daha azdı diyebilirim.

Oysa kendi çocukluk konumuna baktığımda, yine benzer şeyler görmekle birlikte bazı durumlar daha farklıydı. Örneğin annemin hep benden çekindiğini hissetmiştim (hala da devam eder), ancak benim ikinci çekince nedenim onun ilk sırasında yer alıyor olabilirdi. O bana kendi doğru bildiklerini empoze etmeye çalıştı (bütün anneler gibi), fakat sanırım beni ezmeye hiç niyetlenmedi. Belki içten içe buna erkinin yetmeyeceğini hissediyordu, belki de merhametliydi, bilemiyorum. Gerçi bana sık sık “ayrık otu” derdi. Ne demek istediğini o zaman pek anlamazdım, tuhaflığımı belirtmeye çalıştığını sanır güler geçerdim. Ancak ilerleyen zamanlarda annemin bahçe işlerini ne çok sevdiğini, onlara canı gibi baktığını ve en büyük düşmanının da ayrık otları olduğunu gördüğümde kafamda bazı ampuller yandı!
Bir çocuğu ezivermek öyle kolay ki, hele 0-4 yaş arasında, her an kırılıverecek incecik bi bitki gibiyiz. Ama bir ayrık otu? Ne arsız ne feci bişey o! Kökleri çok sağlam, üstelik bakıma ihtiyacı filan yok, estetiği yok. Buna rağmen yaptığınız her estetik şeyi darmaduman eder! Resmen düzen bozucu.
Demem o ki, kendi çocuğunuz ve çocukluğunuza bile bakmanız, bilinmeyenle ilişkinizi (bilinemeyen değil) hangi seviyeden sürdürüyor oluşunuz hakkında epey ipucu verir.

Sibel Atasoy

29.09.2011

Güce Tapınma-Bilgi

Diktatörlük ilginç bir olgu. Öyle bi karizması var ki, boynunu vuracak celladı mutluluktan uçarak seçersin, öyle seversin ki, baltanın keskin ucunu bile hissetmezsin!
Güce tapınma, insanlığın genlerinde var galiba.

  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Kurban olma genlerimizde var bence… :))

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü İnsanoğlu,paraya sahip olunca;olmayanlara binbir tuzak kurarak korkunun himayesi altına alıyor.Korkunun olduğu yerde de hemen teslimiyet başlıyor.Gücümüzü(erk) farkında olmadan teslim edip,güçlerine güç katıyoruz.Karanlık çağlar boşuna denmemiş.Çok şükür ki ‘it’s over!:)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Bence de korkunun mevsimi bitiyor. Geçenlerde bahsettiğim Tüfek,çelik Mikrop kitabında,168 İspanyolun koca İNKA imparatorluğunu nerdeyse bir günde yok ettiklerinin öyküsü vardı. Bu hayretlik olgunun ardında hep bilgi var. Bilginin tüm kullanıma açık hale gelmesi internet sayesinde oldu. Şimdi bana göre önümüzdeki merhale lisandır. Çünkü total bilgiye erişmenin şu an tek engeli lisan farkları. Ne olup ne bitecek meraktayım 🙂

“Bilgi eskiden sadece belirli elit, aristokrat ve yer altı örgütlerinin elindeydi, oysa şimdi birden bire tüm kullanıma açılıverdi. Bilginin her devirde toplam bi kütlesi olduğu söylenegelmiştir. Az sayıda insan elindeyken onların birim başına düşeni çoktu ama şimdi aynı miktar bilgi birdenbire yedi milyara bölünüverince, birim insana düşen bilgi miktarı az görünüyor! Yani zenginler parayı, bazı aristokratlar bilgiyi, siyasetçiler gücü paylaşmaktan hoşlanmazlar, bu bir matematik meselesi! Aslında BİLİNENLER, matematik ve fizikle açıklanabiliyor.
Herkesin kolayca paylaşabildiği yegane şey, öbür dünyadaki servettir. Bilinmeyeni paylaşmak hep kolay gelmiştir.”sa

Elvan E Bilgiye ulaşmak hiç bir dönem bu kadar kolay olmamıştı,bilgiyi özümsemek hiç bir dönem bu kadar zor olmamıştı…..
Sibel Atasoy Doğrudur. Sebeplerden biri muhtemelen eskiden bilginin özümsenmesi metodundan başkası bilinmiyordu ))))Şimdi sahtelik dünyayı çepeçevre sardı ve özümsenme denen işlem tüm bu sahteliğin ortasında gözlerden ırak minik bi adacık gibi kaldı!
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Şu anda dünyada olan güç savaşı muhtemelen bilinçsizce de olsa hangi lisanın galip geleceği üzerine yapılıyor. Görünen o ki bu savaşta finale kalan arapça ve ingilizce oldu. Türkçe zaten osmanlılar tarafından yarışmadan çekilmişti. Fakat buna mağlup denebilir mi? hiç sanmıyorum. Çünkü osmanlılar, arapça ve farsçayı üzerine fransız sosu dökerek bi anadolu lisanı haline getirdiler. Evet biz bilgiye erişme yarışmasında elendik amaöz itibariyle zenginleşmiş de olabiliriz. Tabi tamamen yanılıyor da olabilirim 🙂

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Tamamen katılıyorum bu fikre…Osmanlı Devleti sayesinde oluşan dil “imparatorluk” diliydi..Zenginlikti..Cumhuriyet Türkçesiyle daha da zenginleşti..Moğolca kelimelerle daha evrensel oldu.;-)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolca kelimeler? Nedir onlar? Nasıl oldu bu ekleme?
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü imparatorluk dili de olsa sonuçta osmanlıca yarışa katılamadı, elendi. Artık kazananın ingilizce veya arapça olması bizim için hiç fark etmiyor bence )
  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolca kelimeler çok eski tarihlerden bu yana Türk dilinde kullanılmaktadır…Dil aile yakınlığı ve coğrafya birliği bu etkilenmeye neden sanki…Bal,Çağ,Ordu gibi sözcükler bunlara örnektir..Çoğaltılabilir..Cumhuriyet döneminde ise M.Kemal’in “Güneş-Dil” teorisi doğrultusunda Öz Türkçecilik ile birlikte Türkçe’de bulunmayan ekler de Moğol dilinden alındı..Bunlara örnek ise “tay” ekidir…Yargıtay,Danıştay,Sayıştay gibi..”Güneş-Dil” teoreminden daha sonra yine M.Kemal döneminde vazgeçildi hatırladığım kadarıyla..Ama “tay”lar kaldı..:)

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Moğolcadan geldiğini bilmiyordum. TC döneminde ingilizce sözcüklerde epeyce geldi sanırım, aslında bilim ve kapitalizmin dilinin ingilizce oluşu da bunu hızlandırmış olabilir.

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü Sonraki zamanlarda İngilizce Bilim ve Teknoloji dili ,İtalyanca ve Fransızca ise Hukuk dili olarak Türkçede yoğunluk kazandı elbette..İlerleyen zamanlarda ise Turizm sayesinde Rusçadan kelimeler ile zenginleşeceğiz…:)))))

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü ‎:) Dikte etmesin de ne olursa amenna

Günün b-akışları

Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz. (tıklayınız)

**

Karar, öncelikle başka seçeneklerin varlığından haberdar olmayı gerektirir. Kitaplarda, filmlerde ve günlük hayatınızda insanların şöyle dediğini duyarsınız: “başka seçeneğim yoktu!”… Bu durum sahici ise tanrı olma konumu diyebiliriz, yani kendini bilememe durumu. Pisagorcular 1’i sayı olarak görmezmiş çünkü o kendini bilemeyen, hiç olanmış (o zamanlar daha 0 icad edilmemiş). Demek ki karar aşamasına gelebilmek için öncelikle başka seçeneklerin olduğuna AYMAK lazım. Veya zaten biliniyor da tercih edilmiyor ise kişinin başka seçeneği olmadığını söyleme yalanından kurtulması lazım; böylece şunu diyebilir: “başka seçenekler vardı ancak bedeli çok pahalıydı bana göre ve ben de burada kalmayı seçtim, bu benim kararımdı!” evet amenna bu harika, karar kılıcının kestiği yara acımaz. Kendine acıyamazsan ve bu durumda canın acırsa bile şöyle dersin “kendim ettim kendim buldum, istersem burdan çıkmak için yeni bir karar verebilirim”.
Ancak bu aşamadan sonra seçenekler arasında karar verebilmenin mekanizmasına geçebiliriz 🙂

**

“Çapkın zamparadan hoşlanır elbette” dedi Yandım Ali Reis
“Sarhoş da esrarkeşten hoşlanır” dedi Uluç Ali Reis
“Deli de zirzoptan hoşlanır” dedi Domuz Ali Reis
Sonra üçü birden kahkahayı bastılar.

Kızıl Kadırga, Çocukluğumun en popüler kitabı, herhalde elli kere filan okumuş olmalıyım. Nerdeyse her hasta olup yatağa çakıldığımda bi kez devirirdim onu, sonra kişisel tarihimin içinde kaybolup gitti.

“Otur evlat! Bir gün gelecek, bu güneş bizi bu çardağın altında çok arayacak ama, biz o zaman yunus balıklarının karnında bulunacağız. Elin değmişken kafayı çek! Kanın kaynarken gönül kadehini ahu gözli gelinlerin aşk şarabiyle doldur.”

Ben bikaç şey çıkarıyorum bu sözlerden ama başkaları da olabilir tabi: 1.Ölümü kendine müttefik yapıyor ki şu anın kıymetini bilebilsin.
2. Açık denizlere çıkıyor ki, Yunusa yem olabilsin. (liman içre bu olamazdı herhalde)
3. Yunustan azına razı değil, gözü yukarda
4.Güneşin bile mani olamayacağı şeyler var, gelir çardağın altında arar ama bulamaz! ve
5. Demir tavında dövülür, gençken ve kanın kaynıyorken yapacaklarını yap da aklında kalıp seni sonraları bozmasın.:))))

Yazar (Abdullah Ziya Kozanoğlu), çok ilginç bi adam, çok tatlı bir nüktedanlığı var. Her cümlesi yeni bir kahkaha nöbetine tutturuyor insanı. Hımmm bu durumda neden hastayken hep bunu okumuşum sorusunun bir cevabı bu olsa gerek; güldürüyor (üstelik bel altına vurmadan) ve düşündürüyor. Kitapta Servantes’in de olması o zaman çok ilgimi çekmişti. Kitaptaki olaylar esnasında Don Kişot’u yazmaya çalışıyor! Ve sanırım küçük yaşlarımdayken don kişota epeyce saygı besliyordum 🙂

“Çıldırmak üzereyim Servantes” dedi Camgöz
Servantes soğuk bi espriyle cevap verdi: “Önemi yok, biz ikimiz (yanındaki caferi göstererek) daha önce çıldırarak sizden önce bu işi başarmış bulunuyoruz. Bu olaylara aklı başında, ümit ve neşe içinde giriliyor, sonra böyle ziller takıp, zıvanası çatlamış çürük seyran sandalları gibi akıntıya kapılıp sürükleniliyor. Alışırsın.”

yeye yeee haye yeee, o yeyeye , hoo ya yeeee

Bilgiyi en hakiki elde ediş (hücresel) doğrudan deneyime d-ayanır. Fakat birinci elden deneyenleri de can kulağı ile dinlemek lazım, bu hem dinleyene hem anlatana o anda harika bi duygu yaşatıyor, üstelik bilginin ikinci en iyi ediniş yöntemi de bu. Deneyimlerimden yola çıkarak böyle düşünüyorum. Tabi bi de en süper hiperi; ani bilgilenme var, bunun nerden geldiğini bilmiyorum, fakat birden “bilirsiniz!” tam bi şüphesizlik anıdır ve üzerinde bi daha asla fikir yürütmezsiniz. Bu şahanedir (bana çok olur şükürler olsun) ama aşk gibi aramakla bulunmayan bişeydir, gelirse gelir:)

Gelin bi tekerleme yapalım bunu:

Birinci elden deneyerek X ikinci elden dinleyerek X Bilinmeyenden bilmeyerek

heyyyy… heyoooo

şarkı besteleyin bundan, süper bi melodisi var 🙂

Birinci elden deneyerek
oooyooo…heyoo….ooooo
ikinci elden dinleyerek
heyoooo, heyoooo… hoooooo
Bilinmeyenden bilmeyerek
yehooo yehooo hoooo

Nakarat
Birinci elden deneyerek X ikinci elden dinleyerek X Bilinmeyenden bilmeyerek
yeye yeee haye yeee, o yeyeye , hoo ye yeeee

**

Parrot
Parrot dies
he’s now in Paradise

Bu perrot (papağan), Huxley’in ADAsındaki he an yanıbaşınıza konan ve “şimdi ve burada” diyen olsa gerek 🙂

**

Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince karıncalar balıkları. Bugünkü üstünlüğüne güvenme. İlerde kimin üstün olacağına ancak suyun akışı karar verir. (kızılderili atasözü)

**

“Fırtınanın gücü ne olursa olsun, eğer yağmura saygın varsa; seni bekleyen bir gökkuşağı mutlaka vardır!..” -Alfred Capus-

**