Günün b-akışları

Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz. (tıklayınız)

**

Karar, öncelikle başka seçeneklerin varlığından haberdar olmayı gerektirir. Kitaplarda, filmlerde ve günlük hayatınızda insanların şöyle dediğini duyarsınız: “başka seçeneğim yoktu!”… Bu durum sahici ise tanrı olma konumu diyebiliriz, yani kendini bilememe durumu. Pisagorcular 1’i sayı olarak görmezmiş çünkü o kendini bilemeyen, hiç olanmış (o zamanlar daha 0 icad edilmemiş). Demek ki karar aşamasına gelebilmek için öncelikle başka seçeneklerin olduğuna AYMAK lazım. Veya zaten biliniyor da tercih edilmiyor ise kişinin başka seçeneği olmadığını söyleme yalanından kurtulması lazım; böylece şunu diyebilir: “başka seçenekler vardı ancak bedeli çok pahalıydı bana göre ve ben de burada kalmayı seçtim, bu benim kararımdı!” evet amenna bu harika, karar kılıcının kestiği yara acımaz. Kendine acıyamazsan ve bu durumda canın acırsa bile şöyle dersin “kendim ettim kendim buldum, istersem burdan çıkmak için yeni bir karar verebilirim”.
Ancak bu aşamadan sonra seçenekler arasında karar verebilmenin mekanizmasına geçebiliriz 🙂

**

“Çapkın zamparadan hoşlanır elbette” dedi Yandım Ali Reis
“Sarhoş da esrarkeşten hoşlanır” dedi Uluç Ali Reis
“Deli de zirzoptan hoşlanır” dedi Domuz Ali Reis
Sonra üçü birden kahkahayı bastılar.

Kızıl Kadırga, Çocukluğumun en popüler kitabı, herhalde elli kere filan okumuş olmalıyım. Nerdeyse her hasta olup yatağa çakıldığımda bi kez devirirdim onu, sonra kişisel tarihimin içinde kaybolup gitti.

“Otur evlat! Bir gün gelecek, bu güneş bizi bu çardağın altında çok arayacak ama, biz o zaman yunus balıklarının karnında bulunacağız. Elin değmişken kafayı çek! Kanın kaynarken gönül kadehini ahu gözli gelinlerin aşk şarabiyle doldur.”

Ben bikaç şey çıkarıyorum bu sözlerden ama başkaları da olabilir tabi: 1.Ölümü kendine müttefik yapıyor ki şu anın kıymetini bilebilsin.
2. Açık denizlere çıkıyor ki, Yunusa yem olabilsin. (liman içre bu olamazdı herhalde)
3. Yunustan azına razı değil, gözü yukarda
4.Güneşin bile mani olamayacağı şeyler var, gelir çardağın altında arar ama bulamaz! ve
5. Demir tavında dövülür, gençken ve kanın kaynıyorken yapacaklarını yap da aklında kalıp seni sonraları bozmasın.:))))

Yazar (Abdullah Ziya Kozanoğlu), çok ilginç bi adam, çok tatlı bir nüktedanlığı var. Her cümlesi yeni bir kahkaha nöbetine tutturuyor insanı. Hımmm bu durumda neden hastayken hep bunu okumuşum sorusunun bir cevabı bu olsa gerek; güldürüyor (üstelik bel altına vurmadan) ve düşündürüyor. Kitapta Servantes’in de olması o zaman çok ilgimi çekmişti. Kitaptaki olaylar esnasında Don Kişot’u yazmaya çalışıyor! Ve sanırım küçük yaşlarımdayken don kişota epeyce saygı besliyordum 🙂

“Çıldırmak üzereyim Servantes” dedi Camgöz
Servantes soğuk bi espriyle cevap verdi: “Önemi yok, biz ikimiz (yanındaki caferi göstererek) daha önce çıldırarak sizden önce bu işi başarmış bulunuyoruz. Bu olaylara aklı başında, ümit ve neşe içinde giriliyor, sonra böyle ziller takıp, zıvanası çatlamış çürük seyran sandalları gibi akıntıya kapılıp sürükleniliyor. Alışırsın.”

Şans ya da kaza faktörü,

Benim düşüncem odur ki, şans ya da kaza faktörü, üçüncü kuvvettir yani etkisiz kılan kuvvet (Gurdjieff onun gerçek âlemin malı olduğunu söyler). İkinci kuvveti etkisiz kıldığında biz oluşan duruma şans deriz, birinci kuvveti etkisiz hale getirdiğinde ise buna kaza deme eğilimindeyiz.

Kişinin ya da Jung’un daha kapsamlı sözcüğü ile psişenin, en küçük bölümü olan ego, yani ben olma iradesi, üç kuvvet kanunu gereğince tek başına yeterli değildir. İşte bu sebeple girişimci yanı temsil eden eril yön, şans faktörünü görmezden gelme eğilimindedir ve bu çok doğal bir reflekstir, doğası gereğidir. Ben bu kavramları atom altı kavramları ile de benzeştiriyorum. Örneğin proton, birinci kuvvetin taşıyıcısı, elektron ise ikinci kuvvettin. Bu durumda nötronların “etkisiz kılan” kuvvet olma ihtimali doğuyor.

Aslında karar mekanizması yazısında bahsettiğim, ortalamaya vahşice çekilme de tamamen ilk iki kuvvetin birlikte çalışmalarının eseridir. Dualitik varoluşumuzun temeli üç kuvvet kanunu gereğidir, bunu değiştiremeyiz. Bu kanuna tabi olmayan âlemler var mıdır? Bununla ilgili olarak maddenin dördüncü halini irdelemek gerekir düşüncesindeyim. (Yazının tamamı oldukça esinlendiricidir, tıklayınız)

**

KAZA sözcüğü OyunKuramı‘nın da temeli imiş:

OYUN BİRde KAZA eseri olur ve ölür.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

**

sa: Aynı kişiler aynı oyunu oynasalar (örneğin canasta) bile aynı oyun olamaz 🙂 Davranış modelleri bile kişilere göre değişi, hele onun ötesinde bi de dağılım perileri var! :)))

AS: dolayısıyla, her an değişen bir oyun içinde oynamaya çalışıyoruz, geçmiş oyun deneyimlerimiz bize sadece bulanık bir yön çiziyor 🙂

sa: Eh işte insan olmak bu yüzden çok zor fakat haz alabilme yetisi için de başka bi alternatif henüz bilmiyorum, bu açıdan bakılınca da insan olmak muhteşem bi şey

AS: herşeyini bildiğimiz bir oyunun keyfi kalmazdı…

sa: Kesinlikle katılıyorum. İşte bu sebeple bişeyi 12 dkdan daha uzun hatırlayamıyomuşuz (yani sürekli iç konuşmma yapıp ezberlemezsek), ya da 12 sn, emin değilim. Ezberlersek de, artık yeni hiç bi şeye açılamayacağımız bi kafese kilitlemiş oluyoruz kendimizi! Buyrun burdan yakın.

Karar Mekanizması

Topluluklarda yönetim şeklinin ve buna bağlı olarak karar mekanizmasının nasıl olacağı insan var olalı beri tartışılıyor, yeni yöntemler deneniyor. Şimdiye kadar yapılmış tüm önerileri bildiğimi iddia etmeksizin, kendi yaşam deneyimimden çıkarsadığım ve “şimdilik” bana makul gelen durumu anlatmaya çalışacağım.

Demokratik yöntem nedir: Genel kabul gören tanımı aşağı yukarı şöyle: “Demokrasi halkın yönetimi, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen siyasi yönetim biçimi. Genel olarak, temsil, çoğunluğun yönetimi, partiler arası karşıtlık ve yarışma, alternatif hükümet şansı, kontrol, azınlık haklarına saygı gibi temel kavram ve düşüncelerle belirlenen politik sistem.”

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Basitçe söylemek gerekirse, bir yönetim biçimi olarak demokrasi olsun ya da olmasın zaten çoğunluk yönetir! Sebebi tamamen fizik kanunudur diyebiliriz. Bildiğimiz “dünya” görüntüsünden tutun da her neviden “gerçeklik” çoğunluk sayesinde mevcut olabilmektedir. Bildiğimiz her şeyi, çoğunluğun seviyesi belirler. Bunu “ortalamaya çekilme kanunu” ile gayet sade bir biçimde kanıtlamak mümkün. Topluluğun genel algı seviyesi, aşağı ve yukarı pikleri ortaya doğru emer, böylece bildiğimiz dünya görünür olur.
Bu öylesine vahşi bir dengelemedir ki, çok özel yöntemler olmadığı takdirde aynen bir kara delik gibi iş görür. Ortalamadan kurtulmanın yolu insan tarihinin başladığı dönemden beri hemen hep birbirine benzer “güç” göstergeleri ile aşılmaya çalışıldı. Önceleri fiziki güç iş başındaydı, sonraları onun yerini para ve son zamanlarda bilgi (enformasyon) almaya başladı. Böylece “güç” tiranları ile yönetilmeye başladık.

Demokrasi bizi fiziki güç tiranlarından korumak için geliştirilmişti bence. Demokrasinin özelliği öncelikle ifade edildiği gibi “çoğunluğun yönetimi” değildi; çünkü çoğunluk zaten doğal yöneticidir. Demokrasi, azınlık fikirleri korumak, onları gayya kuyusunda kaybetmemek için alınmış bir önlem idi. Fakat güç, para ve enformasyon şekline dönüşerek demokrasi önlemini bertaraf etmeyi başardı. Böylece el elde baş başta Muhammed miraçta kaldı!

Aslında ben devletler bazında değil daha ufak topluluklardaki karar alma mekanizmalarından bahsetmek için bu yazıya başlamıştım. Fakat modeller pek de değişmiyor. Aşağıda ne varsa yukarda da o var! Hatta bir tek insanın bünyesinde cereyan eden karar mekanizması da aynıdır. Duyarlılığı artan topluluklar yönetim biçimleri konusunda hayli dikkatli davranmaya, dolayısı ile demokratik yöntemleri beğenmemeye başladılar çünkü açıkça “ortalamaya çekilmek” istemiyorlar. Haklıdırlar da! Ve fakat bunun bir kendini beğenme vesilesine dönüşmesini de istemiyorlar. O halde “topluluğun her üyesini karara ortak edelim”, böylece sorun çözülsün istiyorlar.  Bu sihirli formülün adı konsensüs/uzlaşma imiş.

Nedir kısaca uzlaşma yöntemi: “Bize göre konsensüse varmak, ortaklaşa ve özgür irade temelinde, tüm muhatapların kabul edebileceği kararlara varmaktır. Azınlıklar ezilmemeli veya onların üstünden atlanmamalıdır. Bir sorunun diğerleri tarafından anlaşılmama hissine kapılmadan ya da başka rahatsızlıklar duyulmadan herkesin kabul edebileceği, tahakkümsüz ve şiddetten arınmış çözümü hedefleyen bir yöntemdir.”  

Topluluktaki her üye karara katılana kadar devam eden dinleme/anlama/ikna/eğitim turları anlamına gelen bu yöntemde zaman faktörü neredeyse hiç dikkate alınmıyor. Fakat zaman bir insanın yanında nedir ki diyenler olabilir.  Bir insan kazanalım o bize yeter gibi fevkalade duyarlı bir yaklaşım söz konusu olan. Daha önce sol kökenli topluluklarda denenmiş bir yöntem. Ve gördüğüm kadarı ile zaman konusunun bu kadar hiçe sayılması daha sonra binlerce sayfa öz eleştiri yapılmasına da yol açmıştı.  Fakat benim aklıma takılan başka hususlar var.

Bir kere varoluşun temel çarkı olan düzen ve kaosun mevcudiyetini tam anlamak gerekiyor. Düzenin kalitesi kaosa dayanma gücüne bağlı olarak artabilir, bunun bildiğimiz karbon bazlı yaratımda başka yolu yok. Başka evrenlerin nasıl çalıştığını henüz bilemiyoruz. Benim aklıma takılan soru tam da burada devreye giriyor, herkesi aynı fikre ikna ederek nereye varabiliriz? (Faşist düzenler bunu zorbalıkla yapıyor zaten, o zaman biz sadece diktatöre mi karşıyız, sonuç memnun edici miydi?) Düzeni yani var olan yapıyı tekâmül ettirecek ivmeyi sonra nerden bulmayı ümit ediyoruz? Kararı veto ederek yapıyı terk edenlerin birleşmelerini mi bekleyeceğiz?

Aranızda “Zar Adam’ı” okuyan varsa, Dr. Rhinehart’ın tam da bu noktada devreye girdiğini hatırlayabilecektir. Bu konuda günlüğüme yazdığım notları paylaşmak istiyorum:

<

p class=”MsoNormal” style=”line-height: 16.8pt; margin: 0cm 0cm 10pt; background: white; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>Kitabın yazarı  Luke Rhinehart bir psikiyatr olarak gerçekten samimi itiraflar yapıyor kitabında. Örneğin “niye başarılı olamıyoruz?” diye cesur bir soru yöneltiyor hem meslektaşlarına hem de biz okurlarına. Bu  önemli bir sorudur. Cevabı da bence oldukça açık, yeter ki bunu duymaya hazır olalım.
Psikoloji, doğrudan ya da dolaylı olarak insan davranışlarını bilimsel yöntem ve tekniklerle inceleyen bilim dalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bilim dallarında olduğu gibi genelleştirmeler üzerinden hareket etme zor(un)luğu içerisindedir. Oysa insan, Jung’un tanımıyla psişe, bizim bilinçle hâkim olduğumuz kısmından kat be kat büyüklükte karmaşık bir yapıdır üstelik her kişide apayrı çalışan bir sistematiğe sahip. Böyle olunca, genelleştirmeyle elde edilmiş “yöntemler” fayda etmemektedir.

Yazar ve psikiyatr Luke, bu durumun ümitsizliğini hem hastaların gözleminden hem de bizatihi kendini gözlemleyerek anlamıştır. Bir insan birçok “ben”den oluşan bir yapıdır. Bu tespit Jung, Gurdjieff gibi ustalar tarafından zaten çoktan yapılmıştı. O halde birçok “ben”den oluşan insan tek kişiymiş gibi davranmayı, stabil bir görüntü çizmeyi nasıl başarıyor? Hepimizin bildiği gibi, bu benlerden bi tanesine patronluk yapma yetkisi veriyor, diğerlerini ise bastırıyor, hatta birçoğu ile tanışmaya bile kalkışmıyor hayatı boyunca. Bastırılan diğer benler ise kişide muhtelif ölçülerde nevrozlara sebep olur. Bu durum hemen dünyadaki tüm insanlar için geçerli ve derecesi hastalık boyutuna varmamış olsa da belli düzeylerde hepimizde mevcut.

<

p class=”MsoNormal” style=”line-height: 16.8pt; margin: 0cm 0cm 10pt; background: white; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>Bu durum toplumlardaki azınlık halklarını andırıyor, neticede toplum, insanlar  topluluğu olduğuna göre, nevroz sorunu neredeyse aynı biçimde arazlar ile görünür hale gelir. Peki Luke, bu soruna ne çare öneriyor?
Bir karar vermesi gerektiğinde, kendi içindeki diğer benlerin isteklerini de dikkate alacak bir çözüm buluyor:
zar yöntemi! Bu gelişigüzel bir yöntem değil, gayet ince düşünülmüş bir plan bana göre.
Birçok insan bu yöntemi “sorumluluktan kaçma” olarak algılıyor olabilir, fakat zaten benlerden biri hasbelkader patron olduysa hayat boyu onu sorumlu kılmak hakça mıdır zaten?
Ayrıca zar atarken, benliklerinin hepsine eşit hak tanımak zorunda kalmıyor bu yöntemde. İçindeki her bir benin hakkını onun ölçüsüne göre demokratik olarak paylaştırıyor. Örneğin en çok istediği çözüm şekline altıda iki veya altıda üç olasılık hakkı tanırken, en az istediği seçeneğe yirmidörtte bir, ikiyüzkırkaltıda bir vs. olasılık hakkı veriyor. Böylece işi tamamıyla şansa (ayrıca eşit şansa) bırakmamış oluyor. Eğer zarlara anlamları yüklerken tüm benlere eşit olasılık hakkı vermiş olsaydı, şu an demokrasinin taşıdığı handikapları göze alacaktı.
Fakat içindeki o minik benleri de görmezden gelmemiş oluyor. Zar atılıyor, en düşük olasılık bile gelmiş olabiliyor, işte o durumda topluluğun en küçük azınlığının isteği yapılıyor. Buyrun size AÇILIM!
Buradaki sihirli sözler şunlar:

<

p class=”MsoNormal” style=”line-height: 16.8pt; margin: 0cm 0cm 10pt; background: white; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>1. Ban bir çok benden oluşuyorum
2. Patron olarak tayin ettiğim BENi ömür boyu sorumluluğa mahkum etmeyeceğim.
3. Azınlık benlerime kendi ölçüleri oranında kendilerini yaşamalarına fırsat vereceğim.
4. Zar yöntemi dışında hiç bir istekte uzlaşmıyoruz. Çünkü aslında uzlaşma bir aldatmacadır.  Tüm benlerim kendi isteklerini gerçekleştirmek için fırsat bulacaklar.
5. Zarın sonucunu asla tartışmayacağım.

<

p class=”MsoNormal” style=”line-height: 16.8pt; margin: 0cm 0cm 10pt; background: white; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;”>Böyle bir uygulama kulağa çılgınca gelebilir! Ve fakat bence mevcut efendi-köle uygulamasıyla toptan çıldırmayı beklemekten evladır. Kitabı, cesareti olan herkese tavsiye ediyorum.
https://blog.sonsuz.us/?p=2597

Bu kadar cesur olabileceğimizi sanmıyorum ama yine de aklıma takılan soruları açıklamama biraz yardımcı olabildi sanırım. Uzlaşma metodu, insana duyulan gerçek sevgi ve saygı dozajının henüz yeterince artmamış olduğunu söylüyor bana. Fakat bunu itiraf etmeye hazır değil, tam bir Avrupalı yöntemi. Sahte nezaketler artık beni kesmiyor. Peki ben herkesin fikrine geçit verebilir miyim? Tabi veremem, ama en azından veriyormuş gibi görünmek de istemiyorum, ne kendimi ne de başkasını kandırmak istemem. Yeni Dünya, daha önce denenmiş yöntemlerle inşa edilemez.

Bu konuların iyice hazmedilmesi ancak yaşayarak olur bunu bilecek kadar yaşlıyım ama yine de Ken Wilber’in “Her Şeyin Teorisi” kitabını dikkatle ve hani konsensüs yöntemindeki gibi gerçekten anlamak için “dinlemek/okumak” gerektiğini düşünüyorum. Ben uzunca bir özet çıkarmıştım, adresi: https://blog.sonsuz.us/?p=130 , ancak kitabı okumadan kimsenin yararlanamadığını da fark ettim.