Bilgi ve Varlık seviyeleri

  1. Bilgi ve varlık seviyeleri dengeli olmalıdır; insanın gelişmesinin üzerinde cereyan ettiği iki çizgi vardır: “bilgi” ve “varlık” çizgileri. Doğru tekamülde her iki çizgi birbirlerine paralel olarak, birbirlerine yardımcı olarak gelişirler. Bunlardan biri daha uzun olursa insanın gelişmesi yanlış olur; er ya da geç gelişme durur.

42. Eğer bilgi varlığı aşarsa, o insan bilir ama yapma gücüne sahip değildir. Bu yararsız bilgidir. Varlık bilgiyi aşarsa, o insanın yapma gücü vardır ama neyi yapacağını bilemez. Kazandığı varlık gayesiz hale gelir ve onu kazanmak için gösterdiği çabaların yararsız olduğu görülür.

  1. Bilgi başka şeydir anlama başka şeydir. Anlama bilginin varlık ile ilişkisine bağımlıdır. Anlama, bilgi ve varlığın bileşkesidir.

  2. İnsan sadece kendini incelemenin ve müşahadenin değil fakat kendisini değiştirmek amacıyla kendi üzerinde çalışmanın gerekli olduğunu anlamalı “her şeyi bir bütün halinde BAŞKALARININ ONU GÖRDÜĞÜ GİBİ kendisini bütünüyle görmelidir.”

  3. Bu amaçla insan, hayatının farklı anlarına, farklı duygusal durumlarına ait kendisinin “mantal fotoğraflarını” çekmeyi öğrenmelidir.

  4. Eğer bir insan bir şeyi hatırlarsa onun için hatırlanması daha önemli olan diğer on şeyi unutur. Ve özellikle kendisi ile ilgili olan şeyleri, belki evvelce çektiği o “mantal fotoğrafları” kolaylıkla unutur.

Çalışmanın bütünü için bakınız:

BİLGİ’nin seni yutmasına izin verme!

“Sakın ola BİLGİ’nin seni yutmasına izin verme!” dedi
“Bilgi mi, e, şeyyy, yutma mı? Bilgi nedir ki?”
“Yaşadığın bi şeyin ayrıntılarını ve çıkarsadığın sonuçları birine anlatırsan, bilgi vermiş olursun”
“Anladııım, iyi ama bu güzel bi şey gibi görünüyor, değil mi yoksa?”
“hımmm, sana şöyle anlatayım. Diyelim sen bütün o şeyleri İştahlı’ya anlatmıştın. Sonra o da annesine anlattı, annesi de Hod’a anlattı, sonra o da kızına anlattı, o da torununa anlattı…”
“kulaktan kulağa oyununa benziyor”
“Aynen öyle! İnsanlar bunu bir de yazı dedikleri şeyle yaparlar, böylece katı ve değişmez hale getirdiklerini sanırlar!”
“Oysa değişir mi?”
“Her şekilde değişir, kulaktan kulağa da olsa yazılsa da fark etmez. Senin yaşadığın her ne idiyse tamamen sana özeldi, aynı şeyi başkası farklı yaşayabilir, üstelik bunların her biri de farklı açılardan sonuç çıkarır!”
“Aaaaa… Çok tuhaf?!”
“Deneyimlediğin her ne ise tamamen sana özeldir, tabi çıkarsadığın sonuç da sana özeldir! Başka kimsenin işine yaramaz, hatta zararlı bile olabilir.”
“Ne diyosun? Ama ben şimdiye kadar çok anlattım. Desene çok zarar verdim arkadaşlarıma, anneme, kardeşlerime, gözetmenlerime! Olamaaz, bunu bilmiyordum, hiç bilmiyordum!” diye ağlamaya başladı Meraklı

“Bi Dakka bi Dakka, bunu hep yaparız, bi tek sen yapmıyorsun ki!”
“Ama niye kimse, biri, çıkıp da bizi uyarmıyor Yaruk ana?”
“Dur dur dellenme hemen! Anlatırız çünkü paylaşma arzumuz çok baskındır. Ayrıca bizi dinleyenlerden gelen tepkileri, karşı görüşleri veya onaylamaları önemseriz. Sesimiz karşı dağa çarpıp bize dönmüş gibi olur, bu uçsuz bucaksız alemde kendimizi yalnız hissetmemek için de yaparız bunu. İşin bu kısımları kendimizi tanımak, güvende hissetmek için gerekli olur ve bu kadarla kalsa zararlı bi etkisi de olmaz.”
“Aaa? Öyle mi? O zaman ben bundan başka bişey yapmıyorum. Oh biraz rahatladım şimdi”
“Bi de ama’sı var tabi. Bu bilgilerin kişiye özgün olduğunu ne anlatan ne de dinleyen bilmeyince ortalık karışıyor! Özellikle hayran olduğun birinin anlattıkları sanki tüm zamanlar ve tüm kişiler için geçerliymiş gibi geliyor dnleyene ve o bilgiler zihnine yerleşiveriyor! Böylece BİLGİ o kişiyi yutmuş oluyor.”
“Feci bişey bu!”
“Oysa bu yaşama gelmenin onuru, senin bilgiyi yutabilmenle doğru orantılı.”
“Bu nasıl oluyor?”
“Çok kolay, bilgiyi dert etmezsin hiç, onlar sessiz sedasız, iddiasız biçimde tüm hücrelerinde bulunur. Onlara ihtiyaç duyduğun her an otomatikman imdadına yetişirler.”
“Peki hücrelerime nasıl girmişler?”
“Her nefes aldığın an,  her merak edip sorduğun, oynadığın yani yaşadığın an, o bilgilerden avuç avuç yutarsın zaten. Farkında değilsin ama böyledir dünyanın düzeni. Sen yaşadıkça onlar hücrelerine dahil olurlar, geçen her hafta, yılda kendilerini yenilerler. Yeter ki, yaşamaya, denemeye istekli ol. Ve tabii anlatarak, yazarak bilgi aktarımı yapılamayacağını da bil. Paylaşma güdümüze saygıyla bak, anlatılanları, onu anlatanı tanımak ve onurlandırmak için dinle, özgünlüğün mucizesinin tadına var, ona kendini ayna olarak sunma nezaketi göster; çünkü o ya da başkası da sana aynısını yapacak.”

sa

Yeryüzü bir kütüphanedir.

Blgi Bütün nesnelerin doğasında mevcuttur.

Yeryüzü bir kütüphanedir; onun kitapları, binlerce yıllık taşlardır, yapraklardır, çimenlerdir, çiçeklerdir, derelerdir, kuşlardır ve bütün hayvanlardır.

Ayakta Duran Ayı

Sioux Kabilesi

*

“Every creative act reveals God and expands His being.
I know that may be hard to comprehend.
All creatures are doing their best to help God in His birth of Himself.
”
– Meister Eckhart

Bi de şurdan bakın: http://primaxstudio.com/stuff/scale_of_universe/

Apaçık bilgilenme nedir?

Gerçek şudur ki, ben-bilinci bir bilgi(lenme) olsa da, bu bilgi tümüyle özel bir türdendir. Her zaman uğraşmakta olduğumuz apaçık bilgi(lenme)den ayrımı dolayısıyla, ona saymaca olarak, “apaçık olmayan bilgilenme” diyebiliriz. Bilgisel sürecin amacı apaçık bilgilenmenin sağlanmasıdır. Apaçık olmayan bilgilenme, apaçık bilgilenmeyi sağlamak yolunda bir araç olarak karşımıza çıkar. (Lektorski)

Basitçe ne bildiğini bilmiyorsan, yani dalga yönünde salınarak tüm bilgiye sahipsen, buna bilgilenmişsin diyemeyiz demek istiyor. Burada mesele bilginin kendi eril yönünde açığa çıkmasıdır.
Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz.

Fakat iş aymakla da bitmiyor. Aslında bitmeliydi ama bitmiyor; çünkü bizler unutkanız, fena halde uyumaktayız. Bu sebeple bu müşahede üzerinde çalışma yapılmadığı takdirde bir süre sonra yeniden apaçık olmayan bilgiler denizine olmasa da, oraya giden bir akarsuya düşer!
O halde ne yapmalıyız?
Henüz önermeler halinde bulunan bilgileri, apaçık hale gelmiş bilgilendirmeden yararlanarak çıkarımlar(dipnot1) yapmalıyız. Bu işlemden doğru sonuçlar alıp almıyor oluşumuz pek de önemli değildir. Doğru çıkarımlar yapsak bile o da kendi AYMAsına kadar kendi malımız olmayacaktır nasılsa. Bu işlemin önemi, apaçık bilgi haline gelmiş olanı “kendimize unutturmayacak kadar yeterli miktarda ve şekilde tekrarlamış” olmamızdır. Böylece o artık, bizde kalır.

Bir toplukta her işleve, dolayısıyla o işlevi en iyi yapana şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü hiçbir işlev diğerinin yerine geçemez. Bilinçlenme zorlu bir yoldur, onu sevinçli bir yola çevirmek de elimizde, tersi de. Apaçık olmayan bilgilerin taşıyıcılarına çok ihtiyacımız var ama tek başına yetmez. Onları müşahede etmemize vasıta olacak işlevlere de deli gibi ihtiyacımız var. Tabi kendi çabamız olmadan hiç bişey kar etmez. Kendi işlevinizi başkalarına dayatmak kimseye fayda sağlamaz. Bize yararı olabilecek yegâne ön şart, kendi işlevimizi (en iyi yapabildiğimiz, yaparken zevk aldığımız) bulmak ve sonra onu yetimizi dibine kadar zorlayacak biçimde kullanmamızdır. “Daha iyisini yapabilirdim” şüphesi içimizde kalmadan, gelip geçmeliyiz hayat hazretlerinden.

sa

Çıkarım. Tdk: Verilmiş bir ya da daha çok önermeden sonuç çıkarma edimi. Doğruluğu doğrudan doğruya bilinmeyen bir önermenin, doğru olarak kabul edilmiş olan başka önermelerle bağlantısına dayanarak doğruluğunu çıkarma işlemi. Şu biçimde de söylenebilir: “Belli önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluklarından ya da yanlışlıklarından, başka önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluk ya da yanlışlıklarını çıkarmak.” Önce gelen önerme ya da önermeler doğru ise çıkarılan sonuç da doğrudur, yanlışsa sonuç da yanlış olur. Çıkarımın kendisinin yanlış olması söz konusu değildir: Bütün iki bacaklılar insandır. Kuş iki bacaklıdır. Kuş insandır. Burada çıkarım doğru yapılmıştır; ama yanlış olan birinci önermeden çıkan sonuç da yanlış olmuştur. // İki türlü çıkarım vardır: Bir öncüllü çıkarım-dolaysız çıkarım: Tek bir önermeden -> evirme -> tersevirme ya da -> altıklık yoluyla yapılan çıkarım. Çok öncüllü çıkarım (tasım) -dolaylı çıkarım: Aralarında ortak bir -> orta terimin bulunmasiyle birbirine bağlanabilen iki ya da daha çok önermeden yapılan çıkarım, bk. tasım

Eski/Yeni Dünya-5

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

Böylece insan, kendini anlamak ve bilmek için belleğini dışa aktardı ki bu insanın dışsallaşma dönemi oldu, buna teknolojik dönem de diyebiliriz. Stiegler’in bu yorumunda “dış” fiziki gerçeklikleri gösteriyor gibi olsa da bunun gölgesi de zihinlerimizde sanal olarak mevcut.

Bu işlemin Tanrıya öykünme olduğunu sanırım herkes görebiliyordur. Hani Tanrı da kendini bilmek istemişti ya! Evreni yaratarak kendini dışsallaştırmıştı. Onun yarattığı insan evladının da aynı yolu izlemiş olması bence şaşırtıcı değil.

Burada onbinlerce yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. İnsan kendini dışsallaştırırken bence sorun yoktu çünkü bu bireyleşmenin (ve bir anlamda tanrılaşmanın) bir yoluydu. Fakat özellikle yazının icadından sonra bu nehir tersine de akmaya başladı. Yani dıştan ithal bilgi zihne akmaya başladı. Fakat burada normal olmayan bir işleyiş var, dikkat ederseniz dışsallaşırken bilgi gerçek bellekten çıkıyordu, oysa geri dönüp geldiğinde gerçek belleğe değil sanal belleğe doluyor. Zihin, içindeki bilgiler yoluyla insanın kendini gerçekte olmadığı biri sanmasına sebep oluyor.

Bunun sebebi de açıktır, insanın gerçek belleği ancak “deneyim” ile oluşur! Yaşamdaki her şey aynı kurala tabi; kuram/hayal ve deney birbirini izlemek zorundadır, tıpkı yürümek için sağ adımın sol adımı izlemek zorunda olduğu gibi.

Tam da ithal bilgilerden bahsederken birden bunu çok daha önceleri bir vizyonda gördüğümü ve yazdığımı hatırladım. Geriye giderek taradım ve onu Bir Kadını Öldürmek kitabının sekizinci bölümünde buldum:

Birçok öğreti kendisine “ışık” rehberini almıştır. Sanki ışık karanlık sayesinde olmuyormuş gibi.

Oysa ben kendimi çoğunlukla yabani bir şaman gibi hissediyorum. Karar vermek istemiyorum, seçim yapmak istemiyorum, tanımlamak istemiyorum.

Her yaptığım tespit, her tanım beni biraz daha öldürüyor. Fakat yine de içimde bilemediğim bir itki bunu yapmam için beni zorluyor.

Bu oyunun içine daha ne kadar BİR malzemesi atacak ve onu öldüreceğiz?

Nereye kadar isim vermeye devam edeceğiz? Bu işlem büyünün dik alası değil midir? İsim vermek şeyleri adeta demir bir kafes içine ve sonsuza kadar hapsetmek gibi geliyor bana.

Bana bu satırları yazdıran, aslında hiç anlatmadığımda doğruluğundan en ufak şüphe duymadığım, yalnızca bildiğimi, sözlere ve kavramlara dökmek suretiyle eksilttiğim ve çarpıttığımı fark ediyor olduğum halde beni buna zorlayan Dünyanın kendisi değilse nedir. Varlığını sonsuza kadar sürdürmek isteyen dişi canavar. Oyunların ilahesi.

Eskiden bilgilerle oyalanırken ve belki içten içe onları onaylayamazken, anlatıyor, yazıyor olmak normaldi; çünkü kendime yandaş arıyordum. Onaylanmak ihtiyacı içindeydim. Topu başkalarına atıyordum; “onayla ki inanabileyim” ya da karşı çık ve içime şüphe tohumları at, böylece o bilgiden vazgeçebileyim.

Oysa şimdi bildiklerimi onaylatmaya da yok etmeye de ihtiyacım yok. Çünkü ben kuru ağaç kabukları gibi ortalarda uçuşan “bilgi”leri gördüm. Onlar vaktiyle bir ağacın gövdesindeyken şüphesiz canlılardı oysa şimdi birer atık onlar, ölüler. Dünyanın toprağına düşüp onu besleyecek gübre olmuşlar.

Ben zaten bilinenim, bilmenin ta kendisiyim.

Şimdiye kadar söylediklerimi ve bundan sonraki her şeyi hemen unutacağım. Çünkü onlara ihtiyacım yok. Artık not almaya da ihtiyacım yok.

Oyunun sistematiğine ters düşmeyecek kadar bir şeylerle oyalanacağım.

Bir kadınla asla ters düşmemelisiniz.

Bir kadın ancak sizi kendi isteğiyle bırakırsa serbest kalabilirsiniz.

Bütün bunları sadece fiziksel olanla anlamaya çabalamayın. Ben burada size OYUNa rağmen oyunu anlatmaya çalışıyorum.

Size bir kadına karşı donanımlı olabilmeyi öğretiyorum.

Başka ağaçlardan kopmuş kabukların (bilgi) benim bünyem için bişey ifade etmeyeceği açık değil mi? Fakat o kabukların yine de hoş bir tarafı var, insan kardeşlerimin yürüdükleri yolları gösterir, bazen ibretle bazen sevinçle onları seyrederim, ama sadece seyredebilirim. Kabuk bir kez gövdeden koptu mu artık tarih oldu demektir. İşte ben de bu sebeple Yeni Dünya’nın hayalini kurmak için sıkça çocuklara bakacağım, onları dinleyeceğim.

Yukarıda alıntıladığım bölüm insanın fizik bedeni, gezegen, diğer gök cisimleri ile ilişkilerimiz konusunda birçok ipucu sunuyor. Bir kaç sayfa önce bir şey sormuştum: “zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!”  Korunmuş kelimesinin yanına (!) işareti koymalıydım aslında, umarım okurlar işaret olmaksızın bile ortada bir bit yeniği olduğunu “hissetmişlerdi”. Her şeyi açıkça yaz diyorlar bana, evet sıkça eleştiri alıyorum bu konuda. Oysa yazamayacağım için değil yazmamın faydası olmayacağı için örtük(dipnot1) bir lisan kullanıyorum. İnsan egosu, kendi keşfetmediği şeyleri massetmeye açık değil. Sınırları keskince oluşturulmuş cam kavanozlar gibiler.

Bu soruyu açıklamak için her kelimeye ayrı ayrı bakmak gerekecek. Anlaşılan o ki, zihinle korunmamış(!) olsa insan, ortada et kütlesi olmayacak, başka bir şey olacak! Biz gerilim yazarları, ortada bir suç varsa önce bundan kim menfaat sağladı diye sorarız.

-Devam edecek ama sorular olmadan pek de uzun sürmez sanki-