Bilim / Tübitak / Darvin

TÜBİTAK’tan sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, şöyle dedi:

“TÜBİTAK, bilimin önündeki bütün kapıları açmak için vardır, bilime sansür koymak için değil… Bilimi ideolojik açıdan ele almak veya bilimi dini açıdan ele almak, kimsenin bir amacı olamaz. Bilim bilimdir, inanç inançtır. Bunlar kendi kulvarlarında yürüdükleri sürece birbirlerine yararlı olurlar.”

Burdan açıkça anlaşılıyor ki bu tür bir konuyu bilimsel ve dinsel açıdan aynı platformda tartışılması mümkün değildir.

Bilim için söylenen bazı açıklamalar şöyle:

Bilim, temelde,deney ve gözleme dayalı bilgi bütününü anlatır. Vikipedi

Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır. Bertrand Russel

Bilim, durağan olmayıp devamlı yenilenen bir yapıda olup, Din yenilenmeye yapısal açıdan karşıdır. Bu herhangi bir dinle ilgili olmayıp tüm dinler için geçerlidir. Genelde her din ondan önceki dinleri kabul etmekte ise de kronolojik olarak ondan sonrakileri kesinlikle kabul etmemektedir. Her din kesin ve son doğruyu söylediğini iddia eder, aksi durumda zaten inanılırlığını devam ettiremez ve kaybeder. Bilim devamlı olarak yenilenmekte ve bir önceki teoriler bir sonrakilere neden ve destek sağlamaktadır, bu matematikte bile böyle olmuştur ve olacaktır. Pek çok matematiksel çözüm geliştirildiği eski zamanlardan bu yana hala yeni formüller, sistemler, teoriler geliştirilmektedir ki bu da bilimin sürekliliğine bir örnektir.

Bilimsel düşünceye göre tartışan birinin herhangi bir konu için “yenisi bulunana/ispat edilene kadar bu böyledir” kısaca herhagi bir şey için “olabilir de olmayabilir de” anlamı çıkan bir cevap verebilmektedir. Dinsel düşünceye sahip birine göre böyle bir cevap mümkün değildir, dinsel açıdan herhangi bir şey ya böyledir ya da değildir, bu yarın değişemez. Bilim açısından Darvin teorisi “doğru da olabilir yanlış da”, dinsel açıdan Darvin teorisi “doğru da olabilir yanlış da” cevabı verilemeyeceğine göre bunun tartışılmasının gereği bile yoktur. Bilim, teknolojinin gelişmesi ile birlikte, yapılan deneylerle bir konudaki sonuçlar değişebilmektedir, bunun için de bilimsel düşünceye göre deneylerin sürekli olarak yapılması gerekmektedir. Böylece bir konudaki deney sonuçları değişebilir hatta değişmektedir veya değişmelidir, ancak böyle bir şey dinsel düşünce ile yapılamaz.

Peki, yukardaki düşünce kapsamında doğrusu hangisidir?

Doğru diye birşey yoktur, bu kişinin dünyayı yorumlaması ile ilgili kişisel bir kavramdır.

Bugün doğru olan yarın yanlış olabilir.
Burda doğru olan başka bir yerde yanlış olabilir.
Bana göre doğru olan sana göre yanlış olabilir.

Dolayısi ile herhangi bir konunun bilimsel ve dinsel açılarla aynı platformda tartışılması bugünki Tübitak / Darwin tartışması gibi “abesle iştigal”* etmektir.

Sevgiler & Selamlar
Aki

  • abesle iştigal etmek = yersiz, yararsız işlerle vakit öldürmek: “Yazarlarımızın çoğu yalnızca kendi ürünlerinin ne amaçla üretildiğini sayıp dökerek bir anlamda abesle iştigal ediyorlar.” -T. Uyar. / Güncel Türkçe Sözlük

Şiir ve Büyü

…

Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

Kitap özetinin tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=371

Kuantum Benlik semineri-1

  1. Bölüm : Bilimin Kesinsizliği 

Bu bölüme, Nobel ödüllü fizikçi ve aynı zamanda büyük eğitimci Richard.P. Feynman’ın “bilimin kesinsizliği” konferansından alıntılarla başlamak istiyorum; amacım bilimsel algılamanın nasıl bişey olduğuna dair kalıcı ve güçlü bir görüşe sahip olabilmenin önemini vurgulamak.

Richard P. Feynman Kimdir?

 

1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınır.

 

“Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. Gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyon (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

..

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.  

..

Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir.  Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez.

..

Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

..

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

 Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben İnanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

 Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.”

 

 Sibel Atasoy

27.09.2008 – konuşma metninden

Bilimin Kesinsizliği

Bilimin Kesinsizliği

 

Richard P Feynman

 

Yurttaş Bilim Adamının Düşünceleri

“Her şeyin Anlamı” kitabındaki “Bilimin Kesinsizliği” konferansından

 

 

 

Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı, örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. Fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir. Taraflar yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha Önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.

Birçok bilim dalı bu ölçüde gelişme göstermedi ve bu dallardaki durum fiziğin erken günlerindeki gibidir. Yani çok sayıda gözlem olmadığı için birçok tartışma yapılmaktadır. Bundan söz etmemin nedeni insan ilişkilerinin ilginç özelliğidir; eğer gerçeği belirlemenin bağımsız bir yolu bulunursa ihtilaflar sona erebilir

Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. Gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyon (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

Öte yandan, kontrol edilebilecek kuralların varlığı, bir tür mucizedir. Gravitasyonun ters kare yasası gibi bir kuralı bulmak mümkündür fakat mucize kabilinden bir şeydir. Bu tamamen anlaşılmaz bir şeydir, fakat size öngörüde bulunabilme olanağı sağlar. Bunun anlamı onun, henüz yapmadığınız bir deneyde neyin olmasını bekleyeceğinizi size söylüyor olmasıdır.

Ayrıca mutlak bir temel olarak, bilimin çeşitli kuralları karşılıklı olarak uyumlu olmalıdır. Gözlemler tamamen aynı gözlemler olduğu sürece, bir kuralı, bir öngörüyü, başka bir kuralın da başka bir öngörüyü vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bilim, özel bir iş değildir, tamamen evrenseldir. Ben fizyolojideki atomlar hakkında konuştum; astronomi, elektrik ve dünyadaki atomlar hakkında konuştum. Bunlar evrenseldir; karşılıklı olarak uyumlu olmalıdırlar. Atomlardan oluşmayan yeni bir şeyle ortaya çıkamazsınız. İlginçtir ki, akıl, tahminleri kurallara sokar ve kurallar en azından fizikte azaltılmıştır. Kimyada ve elektrikteki kuralları tek bir kurala indirgemenin güzel bir örneğini vermiştim Doğayı betimleyen kurallar, matematiksel kurallar olarak görünmektedir.Bu özellik, gözlemin bir yargıç hüviyetinde olmasından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, matematiksel olmak, bilimin zorunlu bir karakteristiği de değildir. O sadece sizin en azından fizikte güçlü öngörüler yapmaya yarayan matematiksel yasaları ifade edebilmenize imkan verir. Tekrar konuya dönersek, doğa niçin matematikseldir? Bu, bir sırdır.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.  

Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu – bu keşfedilmişti – .Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi. ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürülebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış fark edilebilir duruma gelebilecektir, ilk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarda çevrilmişti. O durumda dönen topacın  kütlesiyle dönmeyen topacın ki tam olarak aynı görünüyordu. |Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

 

Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı, bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı, tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü ekstrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir.  Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam, sadece yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu; “Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”

 

 Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonları gerektirdiğini göstermiştir.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben İnanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

 

Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

 

 

                                                                                        ***

 

 

Richard P. Feynman Kimdir?

 

1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınır.

 Sibel Atasoy

Ortaköy -2002

Bilim Tarihi- sempozyum

18-20 Haziran 2004 tarihinde Asos’ta yapılan Bilim Tarihi, Felsefesi ve Sosyolojisi Çalışma Gurubu 2.ci Ulusal Sempozyumu

 izleyici olarak katıldığım ilk bilimsel platform oldu.

 

Doğrusu İstanbul’dan yaklaşık dokuz saatlik bir seyahati gerektirdiği için kişisel tembellik sınırlarımı aşıyordu ama yine de bir şeyler ilgimi çekmiş olmalıydı ki kendimi aşma sıçramasını gerçekleştirip yoğun programım arasına kattım.

Birkaç saat önce döndüğümde aklımda ve gönlümde güzel anılar vardı ve her zamanki gibi bunların zamanın acımasız oku altında kaybolmasına içim razı gelmedi. O güzel anları kendi tarihime kaydetmeye ve dolayısı ile ölümsüz kılmaya karar verdim.

 

Oturum Cuma sabah saatlerinde onur konuğu Sn Erdal İnönü’nün ilginç sunumu ile başladı.

Sunum içerik olarak özetle Bilim Tarihinde her hangi bir sahada ulusal platformda isminin buluşuna verilmiş olduğu Türk Bilim adamlarının tanıtımıydı. Daha önce bu şekliyle hiçbir yerde karşılaşmadığım bu onurlu listeyi öğrenmekten fevkalade memnun oldum. Kısaca belirtmek gerekirse;

1.Akil Muhtar Özden – Tıp alanı – MUHTAR REFLEKSİ

2.Hasan Reşat Sığındım – Tıp Alanı – REŞAT-SHILLING TİPİ LÖSEMİ

3.Hulusi Behçet – Tıp Alanı – BEHÇET HASTALIĞI

4.Cahit Arf – Matematik – ARF AÇMAZI ve ARF HALKALARI

5.Sabri Ergun – Fizikokimya – ERGUN DENKLEMİ

6.Feza Gürsey – Fizik – PAULI – GÜRSEY SİMETRİSİ

7.Erdal İnönü – Fizik – WIGNER- İNÖNÜ DARALMASI

 

Sn İnönü, bu konuda tarih içinde atlanmış olabilecek bilim adamları olabileceğini ve eğer kendisine bildirilirse eksiksiz bir listenin yapılması için gereken çabayı göstereceğini de ilave etti. (Burada alınılan kıstas bu isimlerin uluslararası bir kitapta en az bir kez yer alması imiş)

 

Daha sonra Prof. Beno Kuryel, Bilimin sınırları üzerine bilgikuramsal bir inceleme sundu. Özetle Bilim felsefesi değil bilgi felsefesi üzerinde durmak gerekebileceğini söyledi ve deneyselliğin kaçınılmazlığını ön plana çıkardı. Sorular bölümünde kendisine Einstein’ın bir sözünü hatırlattım: “Bir kuramın bilgi haline gelmesi için deneysel çalışmanın şart olduğu ancak deneyi yapan bilim adamının NEYİ ARADIĞININ daha da önemli olduğu” Sonra “bilgi ile BİLME arasında nasıl bir fark gördüğünü sordum. Kısa bir kararsızlık anından sonra “fark olmadığını” söyledi.

 

Yine ilk günün sunumları arasında en ilgi çekici olarak, Sn Doç.Dr Haluk Berkmen’in “nedensellik” hakkında ve aslında kuantum kuramının fevkalade bir özetini dinledik. Kendisi Birleşmiş Milletler bünyesinde 25 yıla yakındır yurt dışında çalışmış olan bu kıymetli bilim adamı, sakinliği ve tanınan süreye tamı tamına bağlı kalması ile de dikkat çekiciydi. Konuşması süresince (sonradan beni gözlemiş birinin ifadesiyle) sürekli kafa sallamışım ve heyacanımdan kıpır kıpırmışım. Garçekten de Hocanın sunumu bende kana kana su içme etkisi yarattı. Haluk bey nefis konuşmasını bir de şöyle bitirmez mi: “Bu bir hem hem durumudur!”

Neyse sorular bölümünde kendisine iki soru yönelttim: Birincisi, “şu an, geçmiş ve geleceğe doğru yaratma işleminin devam ettiği bir yer diyebilir miyiz? Yani bunu bir ağacın yukarıya giden dalları ve toprak altına uzanan kökleri gibi düşünürsek; geçmiş ve gelecek canlıdır ve yaratma süreci devam etmektedir. Toprak seviyesi ise algımızın bulunduğu yer yani ŞUAN dır.”

Sn Berkmen bu yorumuma TAM olarak katıldığını söyledi. İkinci sorum olan “sanal geçişler ve dokungaçlar” konusuna sonra konuşalım, süre aşımı olmasın dedi.

Bu sunumdan itibaren kendisiyle tanışmak ve eğer mümkün olursa üzerinde çalışmakta olduğum oyun teorisini kendisine ulaştırmak için müthiş bir istek duydum. Bir iki sunum sonra bir baktım Haluk Bey dışarı çıkıyor hemen onu takip ettim ama birden gözden yitiriverdim. Öylece kapıda kararsızlıkla beklerken birden uzaktan geldiğini gördüğümde size heyecanımı anlatmam zor; adeta yirmi yaşında bir üniversite öğrencisi gibi hissediyordum kendimi. Tam içeri girecekken önüne atladım ve “hocam izin verirseniz size bir şey ikram edebilir miyim?” dedim.  Kabul etme nezaketini gösterdi ve böylece daha sonra pekişecek dostluğumuzun ilk temeli atılmış oldu. Sohbetimiz tamamen kuantum fiziği üzerineydi, sorularımı ilettim ve amatör bir fizikçi olarak sanırım epeyce göz doldurmuş olmalıyım ki kendisi çalışmama göz atmayı kabul etti.

Akşam aynen kendisi gibi alçakgönüllü fakat gönül doyuran eşi Sevim Hanımla da tanışıp sohbet ettik. Umarım aramızda atılan bu sevgi-saygı köprüsünü uzun süre devam ettirebiliriz.

 

Çok sıkı bir program yapılmıştı. Akşam yemeğinden sonra bile gece sunumları vardı. İlk gecenin sunumunda Prof.Dr. Atilla Bir, “Kitabü’l Hiyel” konusunu anlattı. Abbasi Hanedanı esnasında çalışmış olan Benü Musa’nın üç dahi oğlunun mühendislik buluşlarını (kitapların ve çizimlerin asılları bizdeki muhtelif resmi kütüphanelerdeymiş) gördük. Hemen hepsi pistonlar, sifonlar ve bunun gibi, ancak Hocanın ifadesine göre bazılarının düşünülmesi bugün için bile zor olan buluşların hepsi  Padişahın kullanımı için tasarlanıp yapılmışlar.

 

Yine ilk günün programı içinde yer alan,  ve sempozyumun düzenlemesini gerçekleştiren Sn Feza Günergun ‘ün  Truva’da ünlü bir patolog:  Rudolph Virchow hakkındaki sunumu ilginçti.  Virchow, bin sekizyüzlü yılların sonunda bir kazı işleminde Truva’ya davet edilmiş ve bir ay bölgede kalarak fionasını, florasını, ısı, basınç vs gibi ölçümlerini tarihe aktarmış. Hikayesi (padişahtan kazı izni alınması, zamanın bölge polis teşkilatı vs) ben de heyecanlı ve gizemli bir öykünün alt yapısını çağrıştırdı nedense. Hatta Feza Hanım’a bu konu ile böyle özel ilgilenmesinin daha altta bir nedeni olup olmadığını sorduğumda biraz  kararsızlık geçirdi ve birden bulunan bazı kafataslarına geçti. Her neyse bende soru işaretleri bırakan bir sunumdu.

 

Toplantıda sunum yapan iki Yunanlı bilim kadını vardı. Birisi İngilizce, diğeri Fransızca konuştu, konular benim açımdan fazla ilginç değildi.

 

İkinci günden aklımda kalan en etkileyici sunumlardan biri Prof. Gediz Akdeniz’in “Karmaşıklık ve sosyal sistemlerin değişiminde bir simulark olarak popüler kültürün yeri” konusuydu.  Gecikmiş yemek arasından hemen öncesine sıkışması benim açımdan dezavantaj oldu çünkü Gediz bey hem fizikçi olarak hem de konusu itibariyle ilgi çekiciydi.

Kaotik ortamların ve buradan doğacak sistemlerin simülasyonları üzerine konuştu. Önce Altın orandan sonra da kendi tanımlamasıyla “altın hareket”den bahsetti. Her şeyin dalga olarak sonsuzca periyodik hareket ettiğini, asla birbirlerine karışmadıklarını ve fizik ile kimyanın birleştiği noktalarda bir sıçrama gerçekleştiğini söyledi.

Minorty filmindeki “kötülüğün önceden tespit edilerek durdurulması” kavramının bu simülasyonlar çerçevesinde yapılabileceğini konuşma arasında geçiriverdi.

 En ilgimi çeken kısmı şuydu; “Orta doğunun sisteme entegre olmamış, küçük topluluklar halindeki yaşam biçiminin -insanlık tarihi için- alternatif bir yaşam şekli doğurabilmesi açısından dünyadaki  olasılığı en yüksek yer olması” fikriydi. Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinin planlarının (simülasyon çalışmalarının) bu olasılık üzerine yapıldığı tezi -şimdilik burada söylemek istemediğim- bazı ampullerin kafamda aydınlanmasına sebep oldu.

Kendisine şu soruyu yönelttim: ” Kötülüğü önlemeli mi? Bu bahsettiğiniz ALTIN hareketi bozmaz mı?” fakat tatmin edici bir cevap alamadım.

Gediz Bey, bende “doğuma yaklaşmış genç bir annenin telaşı ve sevincine” benzer bir ruh durumunda olduğu gibi bir izlenim uyandırdı. Umarım dünyaya gelecek bebeği anlama ve tanıma şansımız olur.

 

Sn Acar Savacı’nın “Sibernetik’ten yapay sinir ağlarına 40 yıllık serüven” konuşması gerçekten ilginçti fakat hemen arkasından konuşan İzmir Ekonomi Üniversitesinden Sn Can Özcan’ın “Kasparov’un isyanı ya da evrim içindeki rolleri açısından karbon atomuyla insanın karşılaştırılması” sunumu harikulade bütünlük yarattı.

Özetle, kararsız ve dengesiz olanın bir şey YAPTIĞINI ve “beğenmeme durumunun” evrime yol açtığını söyledi. Kasparov Deep Blue’ya yenildiği ikinci oyununda şöyle itiraz etmiş: “bir program böyle davranamaz bu işe insan eli karıştı!” yani oyunun bir anında DeepBlue’NUN makine gibi davranmayı kesip insani bir atak yaptığını söylemiş. Ve bu durum Sn Özcan’a göre EVRİMin insan ırkından başka bir yere sıçramak istediğinin belirtisi olabilirmiş.

Konuşmanın bütünü, zeka dolu bir heyecan içeriyordu. Çok etkilendim hatta sunumunun yazılı metnini de rica edip aldım. Can Bey, insanın EVRİMin amacı olmadığını hatta onu hiç umursamadığını söylüyordu, o bir şekilde yoluna devam ediyor; bizle ya da bizsiz!

 

İkinci günün sabahında yoğun bir yağmurla başladık ama sonra güneşli bir günle devam ettik. Gece yarısı otobüse bindiğimizde, kafamda pek çok şey dans ediyordu; nasıl olmasın, günde 12 saatden iki günde 24 saatlik bir bilgi taarruzunda kalmıştık. Heyecanlı bir yorgunluktu.

 

Organizasyona, sunumda bulunan değerli hocalara ve beni bu güzel aktiviteden haberdar eden fizikçi arkadaşım Metin’e minnettarım.  Ha tabii bir de bu sıkıştırılmış bilgi günleri ve yolculuk koşullarına imkan sağlayan bedenime teşekkürler.

 

Sibel Atasoy

20.06.04 – Ortaköy