Üç Cisim Problemi

Üç Cisim Problemi, insanın doğasından insanlığın geleceğine, bilimin konu edindiği en son teorilerden çeşitli felsefi tartışmalara pek çok konuyu masaya yatırırken, bazen politik kurgu, bazen polisiye ve bazen de katı bilimkurgu sularında yüzüyor. Bunların hepsini akıcılığından hiçbir şey kaybetmeden başarıyla harmanlıyor. Bunun için yazarın kendisi kadar çevirmeni Zeynep Özmeral’ı da tebrik etmek gerek. Ben, kitabın İngilizce çevirisinden Türkçeye çevirileceğini düşünüyordum ama doğrudan Çince gibi çok zor bir dilden anlaşılır, akıcı ve kaliteli bir tercüme gerçekleştirmiş.

Hikayemiz Çin’de 1966-1976 arasında yaşanan Kültür Devrimi sırasında başlıyor. İdeolojik körlük çığrından çıkmış, Kızıl Muhafızlar adlı gençlik grupları polisin ve ordunun hiçbir müdahalesi olmadan şiddet eylemleri düzenler olmuştur. Bilime karşı büyük tepki duymaktadırlar ve kendi ideolojileriyle bağdaşmadığına inandıkları teorileri reddetmekte, bu teorileri öğreten bilim insanlarını öldürmektedirler. Hikayenin başında Ye Wenjie’nin babasını bu şekilde kaybetmesi, hikayenin kalanına büyük etki edecektir.

Wenjie, sonraki yıllarda ordu içinde görev alacak ve en sonunda kendisini çok gizli bir araştırma programının içinde bulacaktır. Gerek başını ABD’nin çektiği Batı Bloku, gerekse Çin’in o dönemlerde yollarını ayırdığı Doğu Bloku’na karşı rekabet etmek için Çin yönetimi bilimsel bir sıçrama gerçekleştirmek istemektedir. En umut vadeden alan olarak dünya dışı yaşam araştırmaları belirlenir. İşte Wenjie, teknik bilgisinden dolayı bu projeye dahil olur. (Okan Akıncı’dan alıntı)

Maddenin temel doğası gerçekten de kanunsuz olabilir miydi? Dünyanın düzeni ve istikrarı, evrenin bir köşesinde oluşan geçici bir dinamik denge ya da kaotik bir akıntıda kısa ömürlü bir anafor olabilir miydi?
Nişancı Hipotezi nedir?
İyi bir nişancı her on santimde bir delik açan bir atışla hedefi vurur. Farz edelim ki, bu hedef düzlemi üzerinde iki boyutlu zeki canlılar yaşıyor. Onların bilim insanları evrenlerini gözlemleyip nasıl bir yasa keşfetmiş olabilirler?
Bilimsel keşifleri şu olmuş: “Her on santimde bir evrende bir delik vardır!”

Ursula K. Le Guin’e Teşekkürname

Okumayı öğrendiğimden önce bile kitaplara başlamıştım ben. Büyüklerimden kimi boş ya da ikna edilebilir görsem hemen kitaplarımı kucaklarına koyar bana okumalarını beklerdim. Okuma sonrasında ise büyük bir hızla, günde iki kitap hızıyla devam ettim, tüm ömrümü bu açlığı gidermeye hasrettim.

Le Guin ile karşılaşmam daha geç yıllarda oldu ama görünen oydu ki, pek çok alanda benzeşiyorduk. Tam açıklanamayan gizemli bir amacın üyeleriydik sanki. Kendisini “Lisedeyken, birçok zeki Amerikalı çocuk gibi, yaban diyarlardaki bir yabancıydım. Berkeley Halk Kütüphanesini sığınağım yapmıştım ve hayatımın yarısını kitaplarla geçiriyordum,” diye prezante ediyor. Benzer şekilde ben de babamın evimizdeki, şehir kütüphanesinden daha zengin kitaplığına gömülmüştüm. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım daha ziyade sosyoloji, tarih, siyasi tarih, antropoloji temalarında okumak ve aralara serpiştirdiğim Dünya klasiklerini öğütmekle geçti. Tıpkı Le Guin’in söylediği gibi “Onlar gibi yazmak istediğim insanların büyük bir kısmı ya yabancıydı ya ölü, ya da ikisi birden. “ Aradaki tek fark ben yazar olmayı profesyonel anlamda hiç düşünmemiştim, okumak öyle sevinçli ve büyüleyiciydi ki bu aklıma gelmedi. Küçük yaştan beri uydurduğum öykü ve masalları kardeşlerime ve komşu çocuklara anlatmak ve uzunlu kısalı makaleler yazmak benim için yeterliydi.

Tamamen başka bir meslekte severek ve yaratıcılığımı ortaya koymak suretiyle tatminkar bir iş hayatım oldu, bu meşguliyet okuma hızımı günde bir taneye düşürmüş olsa da, mutluydum. Fakat gün geldi tüm bu veri girişi ve üzerinde gece gündüz demeden nonstop düşünme eylemleri, hayatımı yeniden şekillendiren, eskiyi bütünüyle silen bir patlamayla devreye giriverdi. Sonraları okuduğum bir makalesinde başıma gelenlerin doğasını daha iyi anlayabildiğim Le Guin’in şu tespitiyle karşılaştım, “Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.” İşte tam da böyleydi benim durum.

Siyasi bir eyleme dökmüş olmasam da doğam gereği tüm gençlik yıllarımda kendimi anarşist buluyor, insanların düzen denilen bu illete nasıl bulaşmış olduklarını sorguluyordum. Uzun yıllar onları buna iten ihtiyacı bulmaya adadım kendimi. Sanırım otuzuma yaklaştığımda dünyanın, devletlerin “zaman ve idealist” açıdan tekrarlayan döngülerini tespit etmiş, kendimce bir nebze tatmin olabilmiştim. Belki bu sebeple ilgim dıştan içe yöneldi. Kendimi keşfetmek istiyordum artık. Bu yolculukta Jung ve Gurdjieff ile Taoizm ile karşılaşmam kaçınılmazdı. Ve sanırım Le Guin’in Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli kitaplarıyla da…

“Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı,” diyordu Ursula .

Bu keşfin ardından kuantum fiziği ile tanışıp felsefesini öğrenip sindirmeye çalıştığım uzun bir dönem geliyordu. Bu yolculuğum esnasında artık Le Guin’in tüm kitaplarını inceden inceye tekrarlarla okumuş, yeni kitabı çıkar mı diye gözüm yeni çıkanlar listelerinin takipçisi olmuştu. Sonunda Sırıtkan Kırmızı Ay kitabımın yazıldığı yıla gelmiştik, 1999 deprem yılına.

Le Guin hakkında tanıtım yazılarında onun, feminist, sol görüşlü, anarşist duruşuna dikkat çekilse de aslında Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan keskin üst-söylemlerden kibarca sıyrılan, kimsenin duygularını incitmeyen biri. Bu tavrı ile yazdıklarının üst düzeyliğine benim açımdan ilave bir hayranlık eklenmiştir.

Rüyaların yapısını araştırdığım ve rüya görüşmeciliğini kişilere tanıtmaya çalıştığım uzun soluklu çabalarım da bu büyük ustayla paralellik arz ediyor. İnsanlardan başlayarak tüm düzenli yapıların iyileştirilmesi/şifalandırılması amacını araştırdığım onca öğreti sonuçta beni eski şamanik kökenleri anlamaya itti ve orada bütünüyle şunu anladım ki Ursula Le Guin, zaten tüm bunları benden bir kuşak önce incelemiş, öğütmüş, bünyesine dahil ederek isimlerinden bahsetmeye gerek bile duymaksızın tüm o muhteşem kitapların kurgusu içinde bizlere hazır olarak sunmuştur. İşte onda hayran olduğum budur.

“Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir… Ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır – tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi.” Der Ursula.

 

Bir Kadını Öldürmek kitabımda; “Kuralları, yeri geldiğinde yıkmak için, iyi öğrenin,” demiş olduğumu hatırlattı bu bana.

“Duymak istiyorsan, sessiz ol,” diyor. “Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz.”

O gerçekten bir seyyah, şu an 87 yaşında ve umarım daha uzun süre kendi yolculuğunu bizlere anlatmaya devam eder.

“Bana göre önemli olan, belirli bir iyileşme umudu sunmak değil, hayal ürünü ama ikna edici bir alternatif gerçeklik sunarak kendi aklımı, böylelikle de okuyucunun aklını, şu anki yaşayış şeklimizin insanların yaşayabileceği tek yol olduğuna dair tembel ve ürkek düşünme alışkanlığından kurtarmaktır. Adaletsiz düzenin sorgusuz sualsiz devam etmesine izin veren bu atalettir çünkü.”

Son olarak da Bay Orr durumu olarak sık sık örnek verdiğim Rüyanın Öte Yakasını vurgulamak isterim: “Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yenileniyor olduğunu ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve bu rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?”

 

İyi ki varsın ve varlığın bizlere mükemmel bir rol model sundu, zihinlerimizi parlattı, içimizi sıcaklıkla, ışıkla doldurdu. Teşekkürler Ursula K. Le Guin.

Sibel Atasoy

08.03.2017

Kaynak: http://kayiprihtim.com/dosya/edebiyat-dunyasinin-kadinlarina-ilham-veren-harika-kadinlar/

 

 

Passengers ve Dahası

Dün gece Passengers filmini izledim, güzel bir konu işlemişler. Sıkılmadan izleniyor. Son yarım saatte olanlar ise Bilimkurgu sınırlarının ötesine geçip başka bir boyutun yardımını filan gerektiriyor,yani insana atfedilecek şeyler değil yaşananlar, bu sebeple BK uzmanlarını hiç de mutlu etmediğinden eminim 🙂

Bu filmden hatırımda kalacak sahneler herhalde, geminin harikulade dış dizaynı (5000 kişi kapasiteli) ve kozmos bahçesini açıkta seyrettiğin teraslardır. Tabi kosmoza balıklama atladığın küçük gezintiler.
Ha bir de önceden fragmanında görüp bizi şaşırtan yerçekiminin kalkıp yüzme havuzu suyunun havada yaptığı dans! Tabi buna yüzerken yakalanan kahramanımız için hiç de hoş bir anı olmadı.
*
Çok eskiden okuduğum bir kitap bu sabah raftan önüme düşünce, onu da bi tekrar etmem gerektiğini anladım: L.Y.Watson-Ölüm Yanılgısı
Bunun doğru olduğunu varsayarsak, sara bir bozukluğun belirtisi değil, belki de tedavisidir.
Ölmek, hemen klinik ölümü izleyen bir anlık br süreç değildir. Ani ölüm vakalarında bile olağanüstü karmaşık, birbirine bağlı geçmişi yaşayış dizilerine zaman vardır.
Ölüm, bütün yaşam boyunca vardır ve yaşamın sürekliliğini sağlayabilmek için, kritik anlarda onun öğelerinden yararlanılmaktadır. Artık organizmayı YAŞAMAK İÇİN ÖLEN biçiminde tanımlamaya başlayabiliriz.
*
Oscar adaylarından birini daha izledim. Bu yılki adaylar bir tuhaf, ne iyi ne kötü diyebiliyorsunuz. Geçen yılki adaylar çok etkileyiciydi kıymet bilememişiz, hatta bi kaç yılın oscarlarına yetebilirlerdi. Neyse Hell or High Water için hiç bir akılda kalıcı konusu olmamasına rağmen yine de güzeldi diyeceğim. Teksas’a gitmiş hatta bi kaç ay yaşamış gibi hissediyorum şu an kendimi. Müzikler şahane, çekim güzel, oyunculuklar harika! Konusuz bir film ancak bu kadar iyi olabilirdi. Yani sıradan ve akılda kalmayacak bir kurgu; iki kardeşin Texas’ın batısında bir dizi banka soygununa karışması ve biri kızılderili diğeri de emekli olmak üzere olan iki polisin bu kolay avın peşinde koşmasını anlatıyor. Fakat aslında kızılderililerin olan bütün bu toprağın orduyla bile değil bankalar aracılığıyla yağmalandığını, fakirliğin tıpkı illetli bir hastalık gibi nesilden nesle geçtiğini dert ediyor bu film. İnsan üzülüyor tabi.
Bu arada bölgesel ata sözleri, mizah içeren konuşma ve atışmalar da zevk veriyor. Fakat ille de müzikleri…
*
Üç Cisim Problemi bu hafta bitmedi, halen elimde. Ted Chiang’tan sonra Cıxın Lıu artık çağdaş Çinli Bilimkurguculara iyice dikkat kesilmemi sağladı. Bu çok eski büyük medeniyetin epeyce acı görmüş uzantıları dünyaya neler söylüyor siz de merak etmiyor musunuz?

Kavramsal bir yerinden oynatma

Önsözde Dick’in BK’nin ne olup olmadığıyla ilgili görüşleri var, bu görüşler hikâyeler için bir perspektif oluşturabilir, daha da ötesinde türe burun kıvıranlar için ağza vurmalık terlik vazifesi görebilir. BK iyidir, iyi bir şiir kadar iyidir, bazen daha da iyidir. Dick ne güzel anlatıyor mevzuyu aslında:

“Biz bilimkurgu okur yazarları (şu anda bir yazar olarak değil okur olarak konuşuyorum) bilimkurgu okuyoruz, çünkü okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir olan bir şeyin zihnimizde harekete geçirdiği zincirleme tepkiyi seviyoruz.” (s. 8) Neyse, Dick der ki her uzay macerası BK değildir, ileri teknolojinin yer aldığı her metin BK değildir, bir metnin BK sayılabilmesi için temel malzeme olan ayırt edici yeni bir fikir lazımdır. Ayırt edici ve tutarlı bir fikir. Olmuş veya olabilecek olaylara karşı insanın konumu bellidir; bir yabancı. Geçmiş hatırlanamayacak, bilinemeyecek kadar geride, gelecek yok veya öngörülemez, öyleyse toplumu bu bilinmeyene itmek gerekir. “Bilimkurgunun özü budur, toplum içindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıcı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir.”

Kaynak

Bir Dahi: Ted Chiang -2

Önceki Bölüm için Tıklayınız
Yetmiş iki Harf – Ted Chiang
17700 kelime, ilk yayım Tor 2000
**
Nitem: TDK’nın son yıllarda ortaya çıkardığı İLK AD anlamında kullanılmış, ÖN İSİM gibi. Sıfat yerine de kullanıldığı olur.
Gençlik yıllarımdan beri ilk isim ve kelime kaynağını merak etmiştim, imkanlarım ölçüsünde her yere baktım ve bir yaratım-büyü dili diyebileceğim ilk dillerin kaynağı nedir bulamadım. Bazı bilimsel tahminler olsa da bunlar da Big Bang teorisi misali şeyler. Dinler ise detay vermeden, Adem’e bu isimleri verdiğini söylemiş geçmiş gibi görünüyor. İşte Ted bu mükemmel öyküde konuyu ilginç bir şekilde işliyor, kaynağı dert etmiyor sadece ilk isimlerin nasıl kullanıldığına dair bizi düşünmeye zorluyor.
İnsan Biliminin Evrimi: Metainsan-insan ikiliği üzerinden yürüyor. Metainsan, insanın yarattığı bir üst model. İnsan gibi düşünmüyor, çok daha karmaşık işlemler yapabiliyor ve insanlar onların bilimsel buluşlarını ancak tefsir edebiliyor. Chiang’ın yarattığı bir problem de bu; acaba bazı insanların temel özellikleri farklılaşsa bireysel ve toplumsal yaşam nasıl değişir? (Bodoslamadan kitap -alıntı)
Bu kısa öyküde Metainsanlar deneysel araştırmaların üzerinde hakimiyet kurunca bulgularını sadece DST (dijital sinir transferi) üzerinden erişilebilir kılmışlardır.  İnsanların Metainsan durumuna uyumlanabilmesi için embriyo hücre doğumuna başlamadan önce Sugimoto gen tedavisi yapılması gerekiyor fakat aileler çocuklarına bunu yapmak istemiyor çünkü onunla iletişimi kesilecek, toplumun tamamen dışına çıkacak diye metainsan çocuk sahibi olmak göz korkutucu oluyor! Bu durumda insanların zeki olanları  Metainsanların buluşlarının tercümelerini yapmak ve okumakla yetinsin sonucu çıkıyor ve şimdilik bu durum toplumu mutlu etmeye yetiyor.
Tüm öyküleri gibi bu da elmas gibi parlıyor Ted’in. Galaksiler aşkına
*
Gördüğünüzü Beğenmek
Güzel ve çirkin arasında görsel ayrım yapmayı önleyen Uzman teknolojik bir sistemin sizin yerinize karar vermesine müsaade etmek, yetişkinlik anlamına gelmez. Yetişkinlik; farkları görmek ama önemli olmadıklarını fark etmek demektir. Teknolojik bir kestirme yok!
 
burada yola çıktığı konu teknolojik fakat bunu metafor olarak kullanabiliriz de. Tıpkı ahlaki/moral sistemlerin iyi/kötü, doğru/yanlış tespitlerinin bizi yönetmesi de uçağa binmek (uçamıyorum diye uçağa binmekten vaz geçmiyorum sonuçta) gibi, binebilirim tabi ama farkları kendiliğimden görme ve bunların keyfi farklılıklar olduğunu bilmem yerine geçmez. İlki kabul görme, sevilme, ait olma ihtiyacımı görür fakat ikincisi beni yetişkin/olgun yapar.
Yazar alıntıladığım öyküde çok güzel açıklamış, keşke tüm öykülerini yayınlayabilsem bu dahi adamın  Okumanızı önermekten başka yapacak bir şey yok