Kurgulardan…Maudie

Maudie
Hayatın bütünü çoktan çerçevelenmiş, işte tam burada!
Maud
Film harika.
Kanadalı sanatçı Maud Lewis’in gerçek hayatını anlatan biyografik bir film.

*

Ah-ga-ssi (2016)Hizmetçi

Hizmetçi, katman katman üst üste biriken, kıvrıla kıvrıla ilerleyen, film boyu hiç dağılmadan her şeyin yerli yerine oturduğu hikayesi ve Chan-wook Park’ın her kareyi bir fırsat olarak gören gösterişli ve detaycı yönetmenliği her türlü övgüyü hak ediyor. Akış boyu her kırılmadan sonra, gösterdiğinden fazlasını sakladığını özellikle açık eden, gizemle tatlandırılmış Dickensvari anlatımı göz kırptırmıyor. Harika sanat yönetimi ile izleyiciden bir kültür filtresi talep etmeyen oyunculukları filme değer katıyor. Demiş filmi öneren M.C Aşlak, yorumun tamamı için tıklayınız.

Güney Kore insanı şaşırtıyor.

*

Işık Tanrısı -Roger Zalazny

Roger bir şairdi. Önce, sonra, daima. Kelimeleri şarkı söylerdi. Tıklayınız

Uzak bir dünyada yeniden kolonileşmeye zorlanan insanlık, teknolojinin gücünü kullanarak tanrılaşmış ve özel yetenekler geliştirmiştir. Orijinal mürettebat teknolojik üstünlükleri elinde tutarak düşük teknoloji düzeyinde bir toplum oluşturmuş ve kendilerini ölümsüz tanrılar olarak taçlandırmışlardır. Aralarından bir tanesi, Sam, İblis tutan, Işık Tanrısı bu düzene son vermek istemektedir. Sürgün edildiği manyetik bulutsudan bilinci geri çağrılan Sam… Cenneti yıkmaya kararlıdır.

Devamını oku “Kurgulardan…Maudie” →

Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı ve diğerleri

Bu haftanın ilk önemli filmi yine biyografiydi: Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı

Hastalıkların etkenlerini bulmak ve yeni tedavi yöntemlerini test etmek için “ölümsüz” bir hücre dizisi aranıyordu. Hücrelerin laboratuvar ortamında çoğalmaya devam etmesi ve uzun süre dondurulabilmesi gerekiyordu. Onlarca yıl çeşitli insanlardan doku örnekleri alınmasına rağmen hiçbir hücre insan vücudu dışında birkaç günden fazla dayanmıyordu.

Henrietta Lacks 1951 yılında John Hopkins’te rahim ağzı kanseri tedavisi gören genç bir siyahi kadındı. İzinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alındı. Bu hücrelere Henrietta Lacks’in ismini kısmen de olsa gizlemek amacıyla HeLa adı verildi. HeLa genomu nedeni tamamen açıklanamayan bir şekilde insan vücudu dışında ölmeden çoğalmayı başardı ve günümüze kadar geldi. Bu sayede birçok hastalığın tanı ve tedavisinin önünü açtı.
Neler neler, inanamazsınız!
Buyuk acıların yol açtığı bir olaydan dünya insanina ölümsüz bi katkı. Üzülmeden seyredilemiyor film, isterseniz sadece makaleyi tıklayıp okuyun.

*

The Expanse

The Expanse’ı daha önce duymuş hatta ilk bölümünü de yarısına kadar izlemiştim ama çok dağınık gelmişti bana. Ya da kafam meşguldü bilemiyorum. Dizi iki sezondur devam ediyormuş ve şimdi bir de Hugo ödülü alınca şuna bir daha bakayım dedim ve ilk bölümü peş peşe izledim, gerçekten battlestar galactica benzeri uzayda geçen kaliteli bir kurgu olduğunu anladım. Böyle önünde iki sezonu bulunan ve devamı da çekilecek olan iyi bir dizi bulmak herkese nasip olmaz 🙂 Bu arada olay Dünya, Mars ve Astroid kuşağında öbeklenmiş 3 ayrı medeniyeti ve onların kaynak paylaşımı konusundaki derin çekişmelerini anlatmakla işe başladı. Bilhassa Dünyanın bugününden mutlu olmayıp depresyon çekenlere bu diziyi öneririm 🙂
“Günümüzden 200 yıl sonrası… Deneyimli dedektif Miller, oldukça zengin bir ailenin kayıp kızını bulmak için bir uzay gemisi kaptanıyla işbirliği yapar. Olayı araştırdıkça kahramanlarımız, insanlık tarihinin en büyük komplolarından biri ile karşı karşıya olduklarını fark ederler.”
Ek: Bu notu paylaşıncaya kadar biraz daha ilerlemiş bulundum:
The Expanse dizisi için, şu an için yedi bölüm seyrettiğim kadarıyla kesinlikle ümit vadediyor. Expanse; Enginlik anlamına geliyor tabi henüz-ilk bölümler itibariyle- enginliğe dair pek bir şey olmadı, daha çok rollerin oturması, uzayda yaşamın gösterilmesi, insanların buna inandırılması ve ard arda gelen aksiyonlarla genç seyirciyi diziye bağlama çabası veriyor senaristler.
*
Geçtiğimiz bir ay boyunca Yuval Noah Harari’nin iki kalın kitabını okudum. Acele etmeden sakince okudum, özellikle Hayvanlardan Tanrılara Sapiens gerçekten lezzetliydi, bazı şeyler öğrendim, bir çok şeyi de hatırlattı ve yeniler için esinlendirdi. Kitaplar hakkında epeyce de paylaşımda bulundum. Homo Deus henüz bir önceki kadar olgun değildi bana göre, yine de pek çok kitaptan daha ilgi çekici.
*

Devamını oku “Henrietta Lacks’in ölümsüz hayatı ve diğerleri” →

Bilişim/İletişim Çağı ve AlphaGO

1980’lerde İnternet’in kullanımının yaygınlaşması ve nihayet 1995’te tamamen serbest bırakılmasından sonra endüstri sonrası terimi yerini enformasyon sözcüğüyle değiştirmiş[, kavram Türkçeye Bilişim Çağı ya da Bilgi Çağı olarak yerleşmiştir. Günümüzde “Bilişim Çağı” terimi, 1990’lardan bugüne kadar olan süre için kullanılmaktadır.
Alberts, Papp ve Kemp’e göre Bilişim Çağı başlıca sekiz alandaki teknolojik gelişmeler üzerine kurulmuştur:
 
Gelişmiş yarı iletkenler.
Gelişmiş bilgisayarlar.
Fiber optik iletkenler.
Hücresel (mobil) iletişim teknolojileri.
Yapay uydu teknolojisi.
Gelişmiş bilgisayar ağları.
Gelişmiş insan-bilgisayar etkileşimi.
Dijital (rakamsal) iletişim ve veri sıkıştırma.
*Techworm’dan alıntı
 
Görünen o ki bu sekiz dalda uzmanlaşma en azından önümüzdeki 300 yıla damga vuracak.
Diğer yandan, Gayrı resmi (çünkü resmi olarak halen Yakın Çağ devam ediyor görünüyor) Bilişim ve iletişim çağında, en büyük şikayetin bilgi ve iletişim eksikliği oluşu kafa karıştırıcı!
*
Homosapiens için çanlar çaldı mı?
Skynet olası bir geleceğin habercisi miydi bir çok bilimkurgu gibi
Lee Sedol ile gururlanmak konusu? Dünyanın en eski ve en zor strateji oyununda yapay zekaya 4-1 yenilen fakat bu kadar da sevilen Lee Sedol Güney Koreli ve sanırım 9 dan oyuncusu. Bakın hakkında neler söylenmiş:
“9 dan seviyesindeki Go stratejileri hakkında fazla bir şey bilmiyorum ama spor hakkında oldukça bilgiliyim ve Lee Sedol’ün tüm seri boyunca gösterdiği soğukkanlılık ve asalet herhangi bir şampiyonluğa yakışır seviyedeydi. Kendisi maçtan önce sıklıkla Go’nun Roger Federer’i olarak tanıtılıyordu ve bu tanımı ne kadar hak ettiği ortaya çıktı. Onun savaşçı ruhu ve durdurulamaz görünen bir rakibe karşı aniden gelişen deha parlamaları, Federer’in İsviçreli efsaneyi geride bırakan genç ve kuvvetli rakibi Rafael Nadal ile olan efsane rekabetini anımsatıyordu. Lee Sedol neredeyse kimsenin yaşayamayacağı, kendisinin de geleceğini hiç hayal edemeyeceği bir deneyim yaşadı: Ona şöhret ve servet getiren yeteneğin bir dizi sıfır ve birler tarafından geride bırakılabileceğinin yavaş ve ızdırap verici farkındalığı.” İstanbul GO Okulu’ndan alıntı

galaksiler aşkına!
Bir dizi sıfır ve birler tarafından geride bırakılabileceğinin yavaş ve ızdırap verici farkındalığı
#AlphaGO #Sapiens

Tekillik-Ray Kurzweil

Önce şu yazıya göz atmanızı rica ediyorum: Tekillik -Tıklayınız

Tekilliğin eninde sonunda gerçekleşeceğini biliyoruz ama hemen hemen herkesin kafasına takılan soru şu: İnsanlık tekillikten korkmalı mı? Bilimkurgu hayranı herkes bilir, makineler insanlardan daha zeki hale geldiğinde dünyayı ele geçirmek ister. Elon Musk, Stephen Hawking ve Bill Gates gibi dünyanın önde gelen bilim insanları ve teknoloji uzmanları böyle bir gelecek olasılığı konusunda bizi ara sıra uyarmayı bile ihmal etmiyor.
Ancak Kurzweil bu şekilde düşünmüyor. Aslında o tekillik konusunda endişelenmiyor, hatta bunun gerçekleşmesini sabırsızlıkla beklediğini söyleyebiliriz.

Ancak bizim endişemiz aslında makinaların bizi ele geçirmesi değil (zaten ele geçirmiş durumda- bu merhaleyi atladık çoktan), şahsen taaaa Sümer zamanından tanrı Enlil’in endişesini paylaşıyorum ben: Manen gelişmemiş, şefkat düzeyini artırmamış insanın böyle süper güç elde etmesinin gezegenin bizzat kendisi için bir tehlike arz etmesi sorunsalını düşünüyorum. Bu öylesi bir tehlikeydi ki Tanrı Enlil tüm insan ırkının yok olmasına izin vermişti de kardeşi Tanrı Enki (teknoloji tanrısı) böylesi bir yok oluşa dayanamayıp yarı tanrı Nuh’a kurtuluşun planlarını vermişti!
Durum göründüğünden ciddi. Fakat aradan en az on bin yıl geçti belki insan varlığı bu arada yeterli şefkat katsayısını geçmiştir diye umalım. Umalım mı?

SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi

Sevgili Sibel Atasoy ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim çünkü; hepimizin hayat içinde soruları ve bilinmezlikleri var! Bu sözsel gezintiyi paylaşırken belki merak ettiğiniz soruların cevabını bulabilirsiniz…

 

Neslihan Yazıcılar:

İlk romanınız ‘Sırıtkan kırmızı ay’ da zamanda yana doğru zarif J bir atlayış var. Son roman Laniakea’da ise sadece zamanın değil mekanın ve gerçeklik algısının da değiştiği başka bir evrene geçiyor kahramanımız.

İlk romanınızdan son romanınıza kat edilen bu yolun referanslarından söz edebilir misiniz?

Sibel Atasoy:

Laniakea’yı yazarken hatta bittikten sonra bile bu söylediğiniz benzerliğin farkında değildim. Tuhaf değil mi? Farkına vardığımda çok şaşırdım, gerçekten de her iki romanın kahramanlarının başına gelen olay bir şekilde benzeşiyor, adeta onları saran atmosfer sihirli denebilecek bir kazayla değişmiş. Aynı zamanda her iki romanın kahramanı bu sıra dışı sıçramayı yapabilmelerini oldukça acı veren gerileme/kayıplara borçlular, öyle ki her ikisi de eski algının gerçekliğine dönebilmenin müthiş çabasını gösteriyorlar fakat değişim süreci başladığında bunun mümkün olamadığı anlaşılıyor. Böylece sonraki kabul ve keşif aşamasına geçilebiliyor.  İki roman arasındaki uzunluğun on beş yıl olduğunu düşünürsek bu süreye bir insanın iki esaslı değişiminin sığabileceğini görüyorum. İlk değişim muhtemelen Bir Kadını Öldürmek kitabımda olmuş diyebiliriz.

İlk ve son kitaptaki en bariz fark, ilkinin kahramanı kendi atmosferinde 5 kişiyi etkiler biçimde dönüşürken, son kitapta Serap, ülkesinin hatta dünyanın değişimini özellikle 2037 yılı sahneleriyle apaçık ilan ediyor. Yine ilk kitapta dönüşümün kişisel ve duygusal nedenleri olduğunu görüyoruz fakat Laniakea tam bir kaza! Gerçeklik algısı, tüm dışsal ögelerin içsel yansıması olarak toptan bükülüyor! Bu terim fantastik edebiyatın ve büyücü diye nitelendirilen yüksek bilinçli şahısların gösterebildiği bir şifa mucizesidir diyebilirim.

Neslihan Yazıcılar:

Bir kadını öldürmek demişken, o romanınız tercihe bağlı olarak birden fazla düzlemde okunabilen bir roman olarak dikkatimi çekmişti. İsteyen aynı anda iki roman hatta iki düzlemi birleştirerek bir üçüncü romanı da okuyabiliyor.  Bu kurgunun bir nedeni var mıydı? Yukarıda bahsettiğiniz ilk değişim bu kurguyu zorunlu mu kılmıştı?

Sibel Atasoy:

Bilinçaltımda neler olup bitiyor bunu pek bilemiyorum, belki de şartlar böylesi değişik bir kurgulamayı gerektirecek şekilde hizalanmıştı. Bir Kadını Öldürmek kitabı benim evrenin o gün itibariyle (2004) görebildiğim bir fotoğrafını çekmiş olan, Oyun Kuramı adını verdiğim beş sayfadan ibaret bir akış ile başladı. Böylece kitabın tek sayılı bölümleri deneyimsel, çift sayılı bölümleri kuramsal bir dizin içinde sürdüler. Bu yazım sitilinin başka bir örneği olduğunu sanmıyorum. Bir kararla böyle yapmadım, öyle olmasına izin verdim.  Annemin de sıklıkla söylediği gibi acayiplikler herhalde benim ayrılmaz bir parçam J Örneğin Venüs Bağlantısı kitabımda da isterseniz kitabı okur, isterseniz en başta okuyucuya sunulan Einstein’ın beş bilinmeyenli denklemi yöntemiyle kurduğum bulmacayı çözersiniz, her iki türlü de katil kimmiş anlaşılır! J

Neslihan Yazıcılar:

İnsanın yaşadığı kaba, sert ve acımasız gerçeklikten daha iyi ve sevgi dolu bir evrene kaçışı olarak da okunabilir mi Laniakea?

Devamını oku “SİBEL ATASOY İle Yaptığımız Söyleşi” →