Radyolar, YENİ’den DOĞAnlar

Günaydınlar, aslında bi zamandır metro fm e sardımdı ama bugün farklı bi kanal dinleyeyim dedim. Zaten her gün epey bişeyi şeyi farklı yapıyorum (unutursam hatırlatıyorum kendime). Bi zamanlar (18 yıl önce) adada yaşarken ve yanımda küçük pilli bi radyo varken bi yerel istasyonu çok sevip dinlerdim. Bi gün deniz bisikletimle bi saat pedal çekip Fethiyeye gittim, radyonun yayın yaptığı yeri bulup şahsen teşekkür ettim. Sonra onlar da bana bi program yapmamı teklif ettiler. Uzatmayayım ben de Özgür Radyoda haftada bir “adım adım” diye bi program yapmaya başladım. Üç ay sürdü, sonra da radyo radikal söylemlerinden dolayı kapandı. Oysa ben çaldıkları alevi türkülerini çok seviyordum. Neyse, ilk programımda oldukça heyecanlanmıştım çünkü öylece ağzının ucunda duran siyah bi topa (mikrofon), o sanki yüzlerce kulakmış gibi konuşabilmeyi hissetmek zordu. İnsan bi şekilde teması, yansımayı duyumsamak istermiş orada bilfiil yaşarak öğrendim. http://www.joyfm.com.tr/live/ Gününüz harika geçsin frekanslarrrrr

**

Sevgili arkadaşlar, bizler, sayfanın sağ üst köşesinde göreceğiniz altı yöneticiyiz; dört kadın iki erkek, öyle şu an için kendiliğinnden oluşan, zaman içinde değişebiliriz. Her birimizin paylaştığı yazılar, bağlantılar ve yaptığımız yorumlar aynı isimle çıkar (YENİ’den DOĞAnlar Kulubü), hangimizin hangimiz olduğunu biz dahi bilemiyoruz 🙂 Ama tahmin etmeye çalışmak zevkli bi oyun oluyor. Siz de bu oyuna katılmak ister misiniz, kim kimdir oyunu’na? 🙂 Ayrıca sayfamızı beğenip aramıza katılanlarınızdan kimliği bu potada saklansın diye “yönetici” olmak isteyen olursa memnuniyetle kabul ederiz. Oyun olsun bizim olsun.

http://www.facebook.com/pages/YEN%C4%B0den-DO%C4%9EAnlar-Kulub%C3%BC/342197982471290

**

Bilinmeyenin engin maceraları olabileceğini; az çok deneyimlemiş olsak da dünyadaki izdüşümleri ve birleşim noktasının hareketinin (algımızın sabitlendiği nokta), bizler için her türlü günlük uğraşımız kadar emin olduğumuz/olağan kabul ettiğimiz bir mekanizma oluşu sebebiyle biliyoruz. Peki özgürlük, birleşim noktasının kayış yerleri ile alakasız bir durum mudur? Bu konuda düşünmüş olan var mı?
Bilinmeyenin engin maceralarını özgürlük arayışına tercih eden var mı burada? Varsa neden? Gerçek bi sorudur, merak ediyorum. Bu konuda deneyiminiz oldu mu? Nasıl bi şeydi? Ne hissettirdi? Tekrar deneme isteği oluştu mu?

Tonal/Nagual ve Bilmiyoruz

Sadece somut şeyleri TONAL olarak yorumlamak büyük bi yanılgı olur. Somut ya da soyut tüm bilinenler Tonal adasını oluşturur. Toltec öğretisinde Tonalin sadeleştirilmesi gereği vurgulanır ancak çok daha önemli olan ve tam anlaşılamadığını düşündüğüm ise TONALin “tek tarafa” toplanması gerekliğidir. Bu hayati derecede önemli bir işlem.

Burada kastedilen, Nagualin gerçekten tanımlanamaz olduğudur. Oysa insanlar, Nagual ya da Bilinmeyen hakkında sürekli yorumlar yapar, hatta bunlardan inanç sistemleri oluştururlar. Böylece sanki naguali kısmen biliyorlar-mışşş gibi yaparak efelik taslamaktan hoşlanırlar.

Bilinmeyen alanına girilip oradan bazı malzemeler getirilse bile bu malzeme o anda artık TONAL olur hem de getiren kişinin, bu bilinenlikte katkısı var anlamına gelir. Bu durum apaçık kuantumun başat ilkesidir: Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.
(Bu aynı zamanda BAK oyunumuzun da ana ilkesidir)

Don Juan şöyle der:

Savaşçının bilinmeyene yaptığı yolculuklar tıpkı ölmek gibidir; ancak onun salkımındaki tekil duygular ayrışmayıp, kendi birlikteliklerini yitirmeksizin bir parça genişler yalnızca. Oysa ölümünde bunlar çok diplere batarlar ve daha önce hiç birim olmamışçasına bağımsızca devinirler.

Bazıları ise, örneğin Viktor Sançez gibi Toltec öğretisine gönül vermiş biri bile Tonal/naguali basit bir dualite durumuymuş gibi sunuyor. Oysa dualite zaten bizatihi Tonalin önemli bir mekanizması, onun varedenidir (lisan ve rakamlar yolu ile).

“Ademden gayrı Hak talep idersen ma’rifetu’llah’tan bi-habersin”

Bu Bektaşi deyişinin bir diğer halk versiyoru da; “Allahın parmağı yok ki gözüne soksun” atasözüdür.

Manası ise şu fıkrada apaçık görülebilir:

Bir gün imama söylemişler sel olacak köyü terk ediyoruz sende gel, imam ben gelmem dinim bütün bana birşey olmaz demiş, herkes gitmiş imam camide sel başlamış hoca bakmış işler kötü minarenin ilk katına çıkmış hemen kayıkla gelmişler hocam gelin kurtaralım sizi, hoca yine demiş ben gelmem, ikinci kata çıkmış sel oraya kadar gelmiş yine bir kayık gelmiş hocam bak öleceksiniz gelin diye, hoca benim dinim bütün allah beni korur demiş.  Sular yükselince hoca minarenin üstüne çıkmış, helikopter gelmiş hocam bak gidecek yeriniz kalmadı gelin, hoca yine demiş allah beni korur. Derken sel minareyi geçmiş hoca ölmüş cennete götürmüşler, hoca meleklere ben tanrıya kızgınım ona okadar güveniyordum beni kurtarmadı demiş, tanrı yukardan seslenmiş ben o salağa iki kayık bi de helikopter gönderdim kendisinin suçu…….

Artık ciddi bi Bektaşi eğitimi aldığından hiç şüphe duymadığım Gurdjieff de aynı durumu şöyle hicvetmişti:

“Aslında öğrenci öğretmenin seviyesini hiç göremez ve ne derece aşağıda iseler o derece yüksek bir öğretmen isterler. (Genellikle insanın kendisi beş para etmediği halde İsa’nın öğretmenliğinden başkasını istemez.) daha aşağısına razı değildir.”

İşte hocanın kendine gönderilen iki kayık, bi helikopteri kabul etmemesi de tam bu sebepledir.

Okuma bilen her kimse kutsal bir kitabı okur (şüphesiz bulunduğu seviyeden anlar), ancak bi insanı okumak nerdeyse imkansızdır. Bir çok bilim dalı onu milim milim parçalayıp yeniden birleştirdi ancak nerdeyse hala hiç bişey bilmiyoruz.

Gidenler ve Dönenler-devam

Yazı başlangıcı için tıklayınız.

Aslında her insanın GİDEN ve DÖNEN yönleri olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Meğer ki gidene “eril”, dönene “dişil” yönü atfettik bu durumda her insanın iki yönünün de değişik evrelerde işlerlikte olduğunu kabul etmiş oluruz.

Birinci bölümde açıkladığımız inanç/din sistemlerinin (aslında ilk iki görüş birbirinin iç/dış tekrarı olmaktadır) DÖNENlerden kaynaklandığından hemen hemen emin olduğumu rahatça söyleyebilirim.

Beni böylesine ikna eden ise Kaynağın durumudur.
Kaynak nötr durumda olduğu için onu tanımlamak mümkün olmaz. O bizim için her daim BİLİN-E-MEZ olacaktır. Bu durumda açıktır ki, dışardan gelen ve bir çok tanımlama, sınıflama ve yargı (olumsuz olumlu fark etmez)içeren bu bilgiler, BİLİN-E-MEZ den değil BİLİNMEYENden gelmektedir. Yani benim teori dilinden söyleyecek olursak, DÖNENlerden gelmektedir.

BİLİNEMEYEN ise şaman öğretilerde tam bir yutulma aşamasıdır. Örneğin Carlos Castaneda kanalı ile elde edilen Toltec öğretisi; “büyücülerin Bilinmeyen zannıyla Bilinemeyen’e dalmalarının bir felaket olduğunu söyler.
Orada otantik bir lisanla ifade edilen durum aslında (bence) basitçe, BİLİNÇin yok oluşudur. Aynı şeyi Muhiddin Arabi de Mümkün Varlıkları tanımlarken açıkça göstermiştir.

O halde , DÖNENlerden gelen bu bilgiler (inanç sistemlerine dönüşen ya da dönüşmeyen), yanlış ya da gereksiz midir?

Castaneda, onların bizi avlamaya çıkmış  GÖLGEler olduğunu ve kendimizi onlardan korumamızı önerir. Şahsen ben onları düşman ilan etmeyi anlamlı bulamıyorum. Atalarımızın serüvenleri yoluyla elde ettikleri bilgiler; “onlara AV olmayı kabul etmediğim takdirde- varlığımı zenginleştiren, meraklı ve yararlı akışlardır.

Av olmayı kabul etmemek nedir diye sorulursa buna cevabım, karar verme yetkisini asla dışımdaki herhangi bi şeye, ikinci ele devretmeyecek oluşumdur. Bu kararlılığım, her türlü kavram ve kelimeyle çeşitlendirilebilirse de basitçe efendi-köle ilişkisini kabul etmeyeceğimin ifadesidir.

ASIL olan, kendi birinci elden deneyimlerim ve onları akıl terazimde yoğurduğum ve genel ağ sistemine bağlamakta sakınca görmediğim bireysel irademdir (Aslında ağ sistemine bağlanmamak benim elimde de değil, bu doğamızın bir parçası zaten). En sade biçimiyle ifade edecek olursam;  kendi ayaklarının üzerinde duran, dikleşen insanım ben.

Eğer ben bir çocuksam,  her aklı başında, vicdan ve bilgi sahibi ebeveyn, bu istek ve kararlılığımı mutlulukla karşılar.

Aslında baştan beri ileri sürdüğümüz ve özetle anlatmaya çalıştığımız bu konu insanlık tarihi boyunca temel tartışma konusu ve çok derin konularmış gibi yorumlanıyor. Buna katılmıyorum; çünkü olan biten mekanizmalar her derinlkte aynen sürmekte ve her seviyeden insanın her bir örnekte görebileceği şekilde mevcuttur.

Gözlerinizle gördüğünüz herhangi bir canlıyı bir süre yorumsuz ve gözlemci statüsünde seyrederseniz, durumu apaçık görmemeniz mümkün değildir. Bir fizikçi atomaltında, bir biyolog hücrede, bir sosyolog toplumda, bir tarihçi incelediği her olayda bu mekanizmayı rahatça bulur. Bilimsel bi araştırmanız yoksa da fark etmez, kendi çocuğunuzu, yoksa ebeveyniniz nezdindeki kendi çocukluğunuzu, bi çobansanız koyunlarınızı, bi çiftçiyseniz ürünlerinizi, bi çöpçüyseniz topladığınız çerçöpü izleyiniz, göreceksiniz.

Örneğin ben bir anne ve çocuk olarak her iki yöne doğru bu mekanizmayı gözlemledim. Oldukça önemli veriler elde ettim. Oğlumun kendi ayakları üzerinde durması, kendi kararlarını alması için elimden geldiğince kendimi geri çekmiştim. Aldığı kararların sonuçlarından memnun olmadığında bunu onu eleştirme vesilesi yapmadım. Her deneyimin başarı olduğunu, bu durumdan ne öğrendiğini merak ettiğimi söylerdim. Böylece büyüdüğünde de kendi kararlarını tamamen bağımsız alan, sonuçlarından kendini sorumlu tutan birisi olmuş gibi görünüyor. Bazen benim iyi yapabildiğimi düşündüğü konularda yardım istiyor (dikkatinizi çekerim bu konuları da ben beyan etmedim, kendi gözlemleriyle bazı konularda yetkinliğime karar vermiş olmalı), tabi ben de elimden gelen katkıyı -sadece ihtiyacı olduğu kadarıyla sınırlı- sunuyorum, ne bi milim eksik ne bi milim fazla, sadece talep ettiği kadar.

İtraf etmeliyim ki, oğlum doğduğu andan itibaren hep ondan çekindim hala da çekinirim! Belki bazılarınıza garip gelebilir; çünkü eskiden bu davranış modeli tersine işlerdi.Neden çekindiğimi anlamaya çalıştığımda iki neden bulguladım. Birincisi, yetişkin olana kadar benim gözetimime verilmiş bir varlıktı (doğurduğuma göre böyle olmalıydı) ancak onu tanımıyordum! Meselenin en hassas noktası da buydu. Ne yapmaya geldiğini bilmiyordum. Ve bütün bu bilinmezliğe karşın ona yol gösteren konumuna düşürülmüştüm. Bence bundan daha çekinilesi bişey düşünemiyorum.
İkincisi ise, Gözeten konumumu elden yitirme gibi bi tehlike altında oluşumdu. Yani onun gözünde saygınlığımı yitirebilir ve sorumluluğumu yerine getirememe durumunda kalabilirdim. İşte bu da ikinci çekincemdi. Ancak birincinin yanında önemi kesinlikle daha azdı diyebilirim.

Oysa kendi çocukluk konumuna baktığımda, yine benzer şeyler görmekle birlikte bazı durumlar daha farklıydı. Örneğin annemin hep benden çekindiğini hissetmiştim (hala da devam eder), ancak benim ikinci çekince nedenim onun ilk sırasında yer alıyor olabilirdi. O bana kendi doğru bildiklerini empoze etmeye çalıştı (bütün anneler gibi), fakat sanırım beni ezmeye hiç niyetlenmedi. Belki içten içe buna erkinin yetmeyeceğini hissediyordu, belki de merhametliydi, bilemiyorum. Gerçi bana sık sık “ayrık otu” derdi. Ne demek istediğini o zaman pek anlamazdım, tuhaflığımı belirtmeye çalıştığını sanır güler geçerdim. Ancak ilerleyen zamanlarda annemin bahçe işlerini ne çok sevdiğini, onlara canı gibi baktığını ve en büyük düşmanının da ayrık otları olduğunu gördüğümde kafamda bazı ampuller yandı!
Bir çocuğu ezivermek öyle kolay ki, hele 0-4 yaş arasında, her an kırılıverecek incecik bi bitki gibiyiz. Ama bir ayrıkotu? Ne arsız ne feci bişey o! Kökleri çok sağlam, üstelik bakıma ihtiyacı filan yok, estetiği yok. Buna rağmen yaptığınız her estetik şeyi darmaduman eder 🙂 Resmen düzen bozucu.
Demem o ki, kendi çocuğunuz ve çocukluğunuza bile bakmanız, bilinmeyenle ilişkinizi (bilinemeyen değil) hangi seviyeden sürdürüyor oluşunuz hakkında epey ipucu verir.

BİZ ve Birey olma hali, Sorularımız?

BİZe, kavram itibariyle  “Toplumsal Bellek Bileşimi” diyebiliriz sanırım . İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı. Birey bilinci oluşmadan terennüm edilen ya da denenen BİZ oluşumları gerçek biz değil, korkmuş BENler cemaatleri oluyor.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs gibi) yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir.

Bilinçli olmayanın göbeğinde oturan dişil ilke, eril ilkeyi doğurur. Bu onun yaratıcı eylemidir. Ancak eril ilkenin ayrışma/özgürleşme ve kendini, kendisi olmayan’a göre tanımlama eylemi sayesinde dişil ilke “biz bilinci”ni oluşturabilir.

Kendimizi aydırmak için sorular ve cevaplar:

T. Sence gelisme neye baglidir? Fikir birliligine mi, yoksa güvene mi? Seni yanlis anlamdiysam sen gelismeden yanasin. Bana tam tersi gibi geliyor. Fikir birligi olusturmak icin ki yapilan caba ile gelisme gerceklesebilir. Konsensüs bulmak icin insanlar fikir catismasina giriyorlar, cünkü onlar bu catisma olmadan kendi fikirlerinin de dogru olduguna inanmiyorlar.

S. Burada meselenin özü sanırım, her fikirin, onu algılayanın pozisyonu itibariyle doğru (ama tüm fikirlerin olduğu gibi EKSİK) olduğunu bilme aşaması. Bunu zihnen bilmek yeterli değil kalben bilmek lazım. İşte TBB her fikrin doğru ve eksik olduğunu kalben bilenlerce oluşturulabilir.
Her fikirden insanın bir araya gelmesi gerekmiyor. Şüphesiz insan kendine yakın frekanslarla uyum sağlayacaktır. Fakat uyum sağlayamadıklarının fikirlerinin de doğru olduğunu hala bilmeye devam eder. Onları dinler, ne deyip ne yaptıklarını samimi bir ilgiyle takip eder (içinde husumet duyguları uyanmaz), ancak o an itibariyle katılmadığı fikirlerin eylemi içinde olmaz. Buna mukabil, katılmadığı fikirler kendi fikirlerine yeni açılımlar getirme potansiyeline sahiptir.

Gelişme için kavgaya ve vahşete gerek yok, oyun oynadığını bilmek, gereken yarışma duygusunu canlı tutacaktır.
Bu oldukça zor bir konu farkındayım. Çok ince ayarlar gerekiyor 🙂

T. Ben de zaten savastan kastim senin deyiminde “oyun”du.

Baskalarinin fikirlerine katilmadigimizda kendi fikirlerimizin dogru oldugunu zannediyoruz, yine de karsi tarafin fikrine saygi göstermek, yani dinlemek bazen zor oluyor. Galiba insan bu konumda kendi kendini pek önemsememeli…

S. Tam anlatamadım. Karşı tarafın “fikrine saygı duymak”bir haldir şüphesiz, bugün Avrupanın bir çok yerinde bu duruma rastlanabilir. Ancak benim söylediğim bunu kapsayan bir haldir. Örneğin saygı halindeki avrupa şöyle der: “tamam katılmıyorum ama fikrine saygı duyuyorum. Eğer seninle kontakt kurmamı istersen doğrusu nedir sana öğretebilirim!”

Bu durum bir çeşit “abicilik” oynamaktır ve haller içinde de ehveni şerdir.
Oysa anadolu bilgeliğinde her deyişte de şahit olduğumuz daha kapsayıcı halde şu vardır: “senin bulunduğun yerden bakıyorum ve fikrinin DOĞRU olduğunu görüyorum, doğru bildiğin yolda git. Ben şu an bulunduğum yerden gördüğüm DOĞRUlarla meşgul olacağım bir süre. Gün olur devran döner, yine karşılaşırız bir yerde!”
Biraz hicvettim ama niyetimi anlatabildim mi acaba?

T. “agabilik” yapmanin ne demek oldugunu cok iyi anliyorum da söyle bir problem daha var. Sen Anadolu insaninin empati kurdugunu söylüyorsun. Dogrudur. Fakat her empati kurdugumuz insan kendi görüsü icerisinde dogruyu savunabilir ama ona biraz daha “disardan” (objektif tam diyemiyorum, cünkü objektifligin olmadini da biliyorum) baktigimizda yanildigini fark ediyoruz. Cünkü bazi düsünce hatalari vardir. Bunlari gördügümüzde yine mi “sen haklisin” dememiz gerekiyor? Yanlis oldugundan emin oldugumuz birseye neden yanlis diyemiyelim ki? Sibel, bakiyorum da seninle tartisilmaz ya :-))) Sen herkese Nasrettin Hoca gibi hak verirsin :-)))

S. “Sen de Haklısın” diyemiyor isek, onun yerinden bakmaya üşeniyoruz, ya da kendi yerimizden kalkmak istemiyoruz demektir. Bu da normal, sadece mekanizmanın nasıl çalıştığını anlatmaya çalışıyorum. Ben de bazen üşeniyorum, eski bir yazım için (bazen Yirmidört saat önce yazılmış olan bile) diyorlar ki “bu sonuca nasıl vardın, bu yanlış”, Onu söylediğim halden uzaklaşmışım, yeniden o noktaya dönmem lazım ve bazen bu bana yorucu geliyor! Diyorum ki, onu söyleyen sibeli  aratma şimdi bana, boşver önemsemeyelim” :))) Tabi bazen de gerçek bir ilgi hissetiğimde canımı dişime takar onu (her kim söylediyse) bulurum.

Burada konumuz şu, eğer yerinden kalkmaya (mevcut halinden) istekliysen çoğu kez insanların söyledikleri ya da yaptıklarının eksik ama doğru olduğunu deneyimleyebilirsin. Bu duruma  “HAL gezginliği” diyebilirim.
Şu yazı da bu konuda biraz fikir veriyor aslında: https://blog.sonsuz.us/?p=3558

Bi noktayı da az düzeltmek istiyorum, Hal gezginliğini yapabilen Anadolu bilgeleri var demiştim, şüphesiz anadolu insanı diye genelleştirmek yanlış olur.  Dünyanın her yerinnde bunu yapabilen var henüz yapamayanlar var.

T. Bana sabrederek herseyi acikladigin icin tesekkürler. Söylediklerine aklim evet diyor ama kalbim baska yerlerde. Umarim o da bulur kemalini…

S. Asıl sabrın için ben teşekkür ederim.Kalbinin olduğu yer hakiki halindir ve önemli olan da odur. Buna tüm varlığımla saygı ve sevgi duymaktayım.
Daha önceleri de hep söylediğimiz gibi “haklı çıkma” gayreti, dünyadaki hem güzelliklerin hem de çirkinliklerin başlıca sebebi.
“haklı çıkma” gayreti insanın kendine biçtiği, biçmek zorunda olduğu “değer” ile ilgili görülüyor, bu hem doğru hem de eksik. Çünkü “”haklı çıkma” ve yanlışı düzeltme gayretinden vaz geçersen, kendini değersiz ve faydasız bulabilirsin ki bu feci olur ve binlerce yıldır oluşturmak için kanlı gözyaşları dökmüş olduğumuz “birey olma” merhalesi çökebilir! Ciddi söylüyorum çökebilir, yeniden bilinmeyenin kucağına dönebiliriz. Eğer herşeyi bitirdiğimizden, olgunlaşmış meyve gibi yere düşmüşlüğümüzden dönse idik bilinmeze bu harika olurdu ama öyle değiliz henüz.
İşte ben o ince ayarı bulmaya çalışıyorum tüm varlığımla; “hem kendimizi önemsemeyip hem de birey olma halimizi sürdürebilir miyiz?”
Kendimi pek de önemsemediğim halde  hala değerli olduğumu hissedebilir miyim?

T.Kendimizi pek önemsememek kendimizin de diger insanlardan pek fark olmadigini anlamaktir galiba. Her insan ayni degere sahip oldugunda taraf tutmanin bir anlami olur mu? Bence degil. Benim ile senin aranda hic fark olmayinca, ayni zamanda herkesi de önemsemis olmayiz mi? Cünkü ayni degere sahibiz…

Bilinmeyen

Bilinmeyen

 

Yavaş yavaş hazırlanıyorum ama neye

Komik değil mi neyi beklediğini bilmemek

Bana fazlasıyla acaip geliyor, bilemiyorum

Sevinsem mi üzülsem mi, komikten de öte neye?

An be an değişiyor hava farkında mısın?

Sebepsiz şeylerin hükmüne giriyoruz

Sana da heyecanlı gelmiyor mu bu

Bir o kadar da tuhaf, hiç alışılmadık

Beklentisizlik, zamansızlık…

Zaman yoksa ben de yokum

Öyleyse neye hazırlanıyorum nereye?

Hazırlanan kim bilinmeyene

Bütün bu gürültüler arasında haşin

Kesif bir sessizlik var duyuyor musun?

Top tüfek sesinden daha bi etkin

Şiddetli bir koku gibi sızıyor dört bir yandan

Abluka altına alınıyoruz, ağır bir katman gibi

Seriliyor üzerimize, eğer kalsa idi biraz ben

Korkmalıydım kaçmalıydım saklanmalıydım

Oysa ben  sakinim, ölüm kadar tasasız

Işıktan hızlı, zamandan müstafi

Öyle dalıp gidiyorum, bilmiyorum

Bilemiyorum gerçekten.

 

Sa

29.04.09 – Beylerbeyi