Taraf olmak-1

Bazı katı gerçekçiler, şu yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz her şeye gülüp geçiyor, bazen de bunların dünyayı sevmemenin belirtisi olarak görüyorlar. Örneğin annem herhalde böyle düşünüyor. Gözüyle görmediği ya da sonucunu şıp diye almadığı bi şey onun ilgi alanına girmiyor. Öyle midir gerçekten, dünyayı sevmiyor muyuz biz?

Durup gerçekten de düşünmek lazım 🙂
Öyleyse bile bunu itiraf eden bir tek kişiye rastladım bugüne kadar. O da sevgi kelimesini kullanmadı, dedi ki; “bana ne dünyadan ve insanlardan, hiç ilgimi çekmiyor, bi sorumluluğum yok onlara karşı!”  Zeka ve hayal gücünü düşündüğümde bu sözü kanımı dondurdu o an. Üstelik bu dahinin, bu cümleyi son derece olağan bi şekilde söylediği ellili yaşlarına gelene kadar, onu dünyaya kazanmak için kimbilir ne çok fırsat geçmişti elimize ama kullanamadık! Şimdi iş işten geçtikten sonra onu “sorumsuzlukla” suçlamak ne kadar kolay!

Caudwell’in pekala ispatladığı gibi, büyünün yerini alan bilim; Ken Wilber’in “insan bilinci” araştırmasında  %50 lik bir çoğunlukla gücü elinde bulunduruyor. Eşitliğin yerlerini değiştirirsek, Büyü hala %50 ile iş başında! Hiç böyle düşünmüş müydünüz?
Evet azıcık abartıyorum kelimeleri,  bu noktaya dikkat çekmenin şu an için başka türlü yolunu bulamadım!

Büyü ile Bilim’in en göze çarpan ortak noktası, bu işle uğraşanların yani büyücü ya da bilimcinin NİYETleri… Gerçekte sonuçlarına katlanacağımız şey, yapılan büyü ya da icat değil, onun aracılığı ile sürüklendiğimiz Niyet!

İşte bu sebeple gerçekçilerin adını dahi duymak istemedikleri “gizemcilik” ya da “metafizik” alanda en yaygın ortak söylem; “bu dünyanın bir seçim yeri olduğu” dur. Neyi seçeceğiz peki? Niyetimizi tabi ki.
İnsan niyetini biliyormu ki onu seçebilmiş olsun?

Tabi ilk açmaz bu, bildiğinde doğru mu biliyor yoksa kendini kendine saklamış mı oluyor? Naden saklasın ki diyebiliriz, belki de dünyada yapılan iyi/kötü reklam kampanyasının etkisiyledir, bilemiyorum. “Bilinçli saklama” niyetin gereği pek tabiidir bence ama bilinçsiz saklama herhalde reklam etkisiyle olabilir.

Bütün bunlar şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum ama aslında niyetim “tarafsızlık” kavramına göz atmaktı! 🙂

Küçükken biraz da aşağılayarak sanırım; “ortadan kamyonlar gider” diyorduk. Yani tarafsızlıktan anladığımız şey (tarafsızlığın asıl anlamı değil)üstü örtülü de olsa kınanıyordu. Ayrıca şöyle bir deyim de var: “taraf olmayan bertaraf olur!” Demek ki bizi taraf olmaya zorluyorlar, olmazsak yok olacağımızı söyleyerek bizi açıkça uyarıyorlar.

Söz konusu “taraf”lar da neyin nesi diyen varsa, kısaca onun; (eskimekte olan)dünyanın varlığını sağlayan dualite, yani kutuplar olduğunu söyleyeceğim.

Peki bir yandan taraf olmayanın bertaraf olacağı sopası gösterilirken diğer yandan bu dünyanın amacının bizatihi taraf seçmek olduğunu söylemek ne anlama geliyor?

-devam edeceğiz herhalde-

Şiir ve Büyü

…

Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

Kitap özetinin tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=371

Leopar gezdiren…

Leopar gezdiren kızı Farkettiniz mi?

Reklam yazarlarının en eskiden kabile büyücüsü, daha sonraları şair olan bir sinsileden geldiğini biliyor muydunuz peki?

Hatta bu konuda günlüğüme de yazmışım önceleri:

<

p style=”margin: 0px;”>

Kelime sevimsiz, ya da bana hep öyle geldi. Ve fakat hep yaptığımız (bilmeyerek) bu değil mi?
Bir diğer başlıkta söz ettiğim “kök dillerin” doğrudan oluşa sebep olması konusu çok önemli.
Kelimenin melek sözcüğünden türediğini söylerler. (L.mesafesi=1)
İlk lisanlar, insanların doğal şartlarda yaşadığı ve duygu/düşünce nin doğrudan an’ı yarattığı ses/simgelerdi. (lisan ile insan arasındaki L.mesafesi=1 ilginç!)
Büyücü denen kişiler, bi şekilde kulaktan kulağa yer altından ilerlemiş bu bilgilere vakıf olan kişiler, çoğunlukla ne yaptıklarını bilmeden yapıyorlar. Çünkü bu yetkiyi kullanma bilgeliğinde değiller. Ve çoğunlukla yetkiyi, güç ya da para için satıyor durumundalar. Herneyse neticede yapılan büyücülük işlemlerinin artı-eksi tüm bedelini ortak olarak, Gaia nın kaderi olarak ödemekteyiz. (kader ile keder arasındaki L.mesafesi=1)
Dünyada şu anda kullanılan güncel lisanların hemen hepsi doğrudan büyü etkisini kaybetmiş durumdalar (bu sebeple büyücüler parsayı topluyo!) Kök ses/simgeleri kaybetmiş durumdayız! Aybetmişiz, pardon ayıp etmişiz Konuyu nasıl algıladığımı belirtmek için yaptığım bu girişten sonra, bu gece yaptığım bazı tespitleri iletmek istiyorum (bu konuda bende laf bitmez, çünkü nerdeyse üç senedir sürekli bu konu-kelimelerin etkisi konusu- tarafından çekiliyorum);
Gece yattım ve sesleri olmayan ve görülmeyen; çünkü normal sivrisineğin üçtebir boyutunda bi çeşit sinekler tarafından afiyetle yenildikten sonra uykum kaçtı kalktım. Televizyonu açtım.
Uzun zamandır Tv seyretmiyorum.
Neyse ardı ardına hoş programlar tesadüf etti, çok eğlendim taa saat beşe kadar.
Neyse uzatmayayım, bi reklam dikkatimi çekti. Bu arada hani şu küçükken “hepimiz farklı dünya” görüyoruz tespiti yapmış olan arkadaşım, reklam hastasıdır. Kanallarda reklam bulmak için zapping yapar! Ben de bunda bi iş vardır diyerek onu takip ettim uzunca süredir ve bi açıdan haklı olduğunu anladım. Daha dün mailime gelen bir yazıda bir şair şöyle şikayet ediyordu: Büyük şairler yetişmiyor artık; çünkü bu potansiyelde olanlar reklam sektörünce kapılıyorlar!”
Haydaaa… Ve fakat çok mantıklı
Reklamlara son üç senedir dikkat etmeye başladım ve bunların hepsi halis büyüdür!
O zaman “insanlar artık şiir okumuyor, herkes yazmak istiyor” sızıldanması pek geçerli değil; demek ki şiirin yerini reklamlar almış! Ve tüm dünya insanını da esir almış. İlginç!
Çok sevdiğim bir dostumla sohbet ederken şöyle bi konuşma olmuştu:
ben- Her şey doğal akışında ilerlerken, yani duygu ve hemen oluş, oluş ve hemen duygu… Bu spontanelik nasıl bozuldu?
dostum- müsebbibi şairlerdir Sibel!

İlk kez o zaman duruma aydım.
Evet gerçekten de gerçek bi şair büyücüdür.

Neyse gelelim dün gece dikkatimi çeken Vichy reklamına
Saç çıkaran bi ürünleri varmış onu anlatıyor. Pek bi masum görünüyor ve fakat öyle bi hinlik var ki, insanın hayranlıktan şapka çıkarası geliyor
Reklamda bu ürünün aslında ilaç olduğu gizli bir biçimde, 2 yerde vurgulanıyor.
1. ön bir yazıda ürüne placebo testi uygulandığı yazıyor! Bu test bildiğiniz gibi ilaçlara uygulanır. (Başka bi yerlerde anlatmıştık, ya da günlüğümde yazmıştım)
2.Reklamın sonunda özellikle vurgulu bir tonda, ürünlerin yalnızca “yetkili eczanelerde” satıldığı söyleniyor. Yetkisizi de mi varmış bunun diye bi güldüm bi güldüm

Peki bu büyücü (reklam tasarımcısı) ne diye bu kadar uğraşmış, doğrudan ilaç deselerdi ya diye düşündüm ve anında meseleyi çaktım, biliyorsunuz ilaç reklamı yasaktır!
Böylece büyücümüz, hem ilaç olduğunu anlatmış hem de reklam yetkisi almış!!!
Breh breh… Hergün bunlardan bi sürüsüne muhatap oluyoruz.
Ve aslında kendimiz de (bilmeden), kendi çapımızda sürekli büyü yapıyoruz.
Sonra Vichy ile witchy (büyücü) kelimeleri arasındaki L.mesafesinin de 1 olduğunu görüp on dakika daha güldüm.
Görünmeyen sineklerin böldüğü uykudan neler çıktı neler?!
Bu arada sarı-siyah diye bi müzik programına da rastladım, Orda neler gördüğümü artık anlatmıyacağım (kişilere yönelik olduğu için)

Bu konuda sizler de deneyimlerinizi paylaşırsanız sevinirim, hatta sorular varsa çok sevinirim; çünkü soru olmadan insan bakmaya üşeniyo çoğu kez
(bakmak ile akmak arasındaki L.mesafesi=1)
 

 

 

Not:Levenshtein mesafesi, iki kelime arasındaki operasyon sayısı demekmiş. Örneğin; “göz” ile “öz” mesafesi 1 oluyor. Daha çok bilgi için adres:http://en.wikipedia.org/wiki/Levenshtein_distance
 

 

 

Sembol, sembol, her yerde semboller var, manzarayı kapatıyorlar, aklımı çiziyorlar”.

Kulağın çınlasın sevgili Jung, ben de her yerde seni anıyorum 🙂

Maji Sanatı

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>
İnsanlığın en eski öğretisi, hatta dinlerin ve inançların kökeni Majidir. Maji sanatı ve onun çocuğu olan büyü, her çağda varolan ve etkinliğini sürdüren bir olaydır. Anlatılara göre Maji ve büyü günümüzde de politikayı etkileyecek kadar yaygındır. Öyleyse, nedir bu Maji? Nasıl öğrenilir? Büyü gerçek midir? Ortada gezenler, gerçekten büyücü müdürler?

Kelime anlamında Maji´nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji´nin karşılığı sanılır ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe´dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.

Maji´nin temelinde sır var…

Majikal Gizem veya Güç, akıllı varlıklar arasında farklı boyutlarda, psiko-fizyolojik olarak bir ilişkinin sağlanması demektir, ilişkinin amacı karşılıklıdır. Maddenin açıklanamayan bir boyutunu varsayarak, normal sınırların dışında algılanması gereken bir yer olarak düşünün ama bu algı nasıl elde edilecektir? Bunun için operatif bir çalışma bilinci ve bilinçdışı uygulamalar gerekir. Fakat herşeyden önce Maji´nin temel sözcüğünü anlamamız ve öğrenmemiz gerekir; bunun adı ise “sır” dır, “sır” ön anlamda, bilginin, öğrenilenin kasıtlı olarak tahdit edilmesi, kısıtlanması ve de bir sistem ve özel bir ekip içinde olabildiğince saf ve doğal halinde korunmasıdır. Biraz daha iyi anlamaya çalışalım; saflık oluşumun ilk koşullarının aynen kalması demektir; yani bir bebek ruhunun ilk anı gibi veya suyun doğadaki saflığı gibi düşünülmelidir. Saflık çok önemlidir ve “sır”ın da giriş kapısıdır, Maji gezegenine buradan gidilebilir ama saflık veya tek bir amaca nötr olarak egemen olmak bu yolu açacaktır; işte büyük mistiklerin, ustaların ve büyücülerin geçtikleri yol budur. Saflık için, temel disiplin Maji öğretisine sadık kalmak ve asla manevi öğretilere bağlanmamaktır ama onların da tam olarak bilinmesi elzemdir.

Yaşamanın ve hissetmenin gerekliliği…

Dozu ne olursa olsun, Maji etkisi Kozmos´un partikül enerjisinin bir türü, bir frekansı, bir titreşimidir, Maji´de KAT adı verilen bilinç alanlarında bu enerjiyle buluşulduğu takdirde iş sadece kullanmaya kalır, bu da öğretinin sonucuyla mümkün olacaktır. Eğer diğer bilinçli şuurlarla söz konusu bilinç alanında imajinatif olarak buluşulursa çeşitli etkiler yapılabilir, buradan da büyü etkisi anlaşılabilir. Ama eğer inançlardan ve manevi temayüllerden etkilenilmişse, cennetler, cehennemler, araflar, spatyomlar (Ruhlar Alemi) imaj olarak oluşacak ve gerçekleşecektir. Öyleyse, Maji Gücü´nün düzeyini yani bilinç alanındaki varlığını tam olarak tanıyabilir ve hissedebilirsek, diğer bilinçli şuur veya varlıkları o alanın içinde sınıflandırmamız mümkün olabilir; bu tanımlama dünyasal değerlendirmeden çok farklıdır. İşte burada, hangi yoldan giderseniz gidin, eğer objektif kalabildiyseniz ana temayı buldunuz demektir. Maji enerjisini algılamanın ötesinde, yönlendirme aşamasına ulaştığınızda Majikal etkiyi madde dünyasında psikolojik veya fizyolojik olarak kullanabilirsiniz. Bunu yapmak için çok çalışma yani antreman gerekir; KAT´ın yani imajine edilen bilinç alanının çok sık ziyaret edilmesi önemlidir asla birkaç deney veya kitap okumayla, kulakdan dolma bilgilerle bir sonuca ulaşılamaz aksine daha aptalcası zanlar başlar; kişi birşeyler yaptığını yani enerjiyi kullandığını sanır ve eninde sonunda saçmalar. Majikal yalan çok çabuk ortaya çıkar ve bazen de gerçek Majisyenler tarafından cezalandırılır. Özetle büyük güç ve deneylere sıradan laflarla ulaşılamaz, gezip görmeden, bizzat yaşamadan, hissetmeden Güney Kutbu anlaşılamaz ve tanımlanamaz. Bilinç kendi realitesi oranında yaşayarak öğrenmelidir; ama önce yetenek ve çalışma olmalıdır.

Majinin dramatik kişilikleri…

Biraz daha zorlayalım ve ilerlemeye çalışalım; geçmişin büyük Maji Ustaları, Maji Gücü´nü tanımlamak için simgesel dramatik kişilendirmeler yapmışlardır. Hatta bunun için, geçmişteki dünyadışı ilişkilerin izleri, uzak bilinmeyen geçmişin efsanevi kişiliklerini kullanan Maji Ustaları vardır. Türev ve etki yönlerinden tanrılar, tanrıçalar, azizler, mitolojik kahramanlar, şeytani ve ruhsal kişilikler gerçekte Maji alanında gücün çeşitli etkilerini simgelerler. Sümer Tanrısı Pazuzu´nun negatif etkiyi, Artemis´in doğanın enerjisini, Afrodit´in aşk etkisini, Ra´nın güneş enerjisini simgelemeleri birer örnektir; Maji Gücü´nü şekillendirmek, yoğurmak Majisyenin kişiliğine, temayülüne, amacına bağlıdır ama eğer Majisyen nötr olma düzeyine erişmişse etki çok daha fazla olacaktır. Dramatik enerji kişilendirmelerinin yani simgelerin doğaları, etkileri sınırlıdır; mitolojik bir tanrının veya tanrıçanın çaresiz kalması gibi veya bir azizin… Ve bu güç kişilikleri yani güç türleri birbirlerini olabildiğince etkilememeye çalışırlar ama çok gelişmiş ve usta bir yönetici güç, tümünü kontrol edebilme ve karıştırma düzeyinde olabilir. Örneğin, Zeus, Zülkarneyn, Rama, Tao veya Hızır simgeleri veya adı bilinmeyen büyük maji ustaları gibi…

Ruhsal değerin aynası…

Peki, Maji Gücü ile ilişki kurmak için gereken sistem nedir, nasıl elde edilir? Bunun için özel bir dil gerekir; bunu bir bilgisayar diline benzetebiliriz yani bir yazılım dili olmalıdır. Maji´de bu dile Simgeler Dili denir ama bu dil farklıdır; alfabemizi, trafik işaretlerini, sayılarımızı düşünün veya para sistemimizi; bunlar dünyasal bilincimizin tanımlama değerleridir; bize çevreyi tanımamız ve algılamamız için yol gösterirler. Majikal dil öğreniminin temelinde istisnasız tüm mistik öğreti bilgilerinin algılanması, kavranması ve takılmadan geçilmesi olmalıdır. Merak, öğrenme ve uygalama çıkardan ve iktidardan önce gelmelidir, arzulara Güç sayesinde zaten ulaşılacaktır. Maji´nin dili önce düşüncede öğrenilecektir ya da Krisnhamurti´nin dediği gibi akıl düzeyinde anlaşılamaz, yolun başlangıcı ise imajinasyon ve konsantrasyon deneyleridir ve tabii gerçek bir ustanın öğretisiyle yola çıkılmalıdır ama sonra kendi kanatlarınızla uçmak kaydıyla… Majikal etkinin çapı ve alanı, kişinin ruhsal değerini gösterir; her ulaşılan bilinç alanı ve kazanılan değer, KAT alanlarında kullanacağınız seyahat çekleri gibidir, her kazanılan güc düzeyi kişinin evrensel düzeyidir ama yerinde ve gerektiği dozda kullanılmalıdır. Nasıl mı? Maji, adına ritüel denen bir özel seremoniye yani olaya dayanır; ritüel determinizmaya yani neden/sonuç ilişkisine bağımlıdır; işte Maji´nin çıkış ve uygulama noktası tam buradadır. O zaman sistemi gözden geçirebiliriz;

  1. Önce Semboller Dili öğrenilir ve kullanılır;

  2. Ritüelin kendisi ve nedeni bilinir;

  3. Gereken Majikal Güç sağlanır ve tanışılır;

  4. Öğretiler aracılığı ile Kozmolojik sistem algısı geliştirilir;

  5. Bilinç sürekli koşullandırılır;

  6. Duyular sürekli geliştirilip, hissediş arttırılır;

  7. Amacın pozitif veya negatif olduğu kavranır;

  8. Arada bir farkın bulunmadığı düzeyi amaçlanır;

Maji´de hazıra konulmaz…

Bu dizi ilk bakışta. birşey ifade etmez gibidir; hala ne yapılacağı belirsizdir; ortada sadece bir mühendisin anlayabildiği karmaşık bir makine vardır; mühendis olmayan birinin, karşısına ise anlaşılmaz bir sistem çıkar. Temel merak, gücün nasıl sağlanacağıdır aslında bu metod veya yöntem, dinsel dualardan, Ruhçular´ın spiritüel çalışmalarından, ruhsal şifa deneylerinden, sanat olaylarındaki ilhamdan veya yaratıcı çalışmalardan, büyü uygulamalarından, meditasyon veya benzeri bilinç eğitim öğretilerinden farklı değildir; zaten bunlar kısıtlı bilinç alanları oluşturmak için yapılan uygulamalardan başka birşey değildirler. Bir lamanın, hoca efendinin, rahibin, dua, meditasyon veya zikr yoluyla yaptığı şey sistematik olarak kısıtlı bir majikal ritüeldir; yani Majikal Güç´le buluşma çabasıdır; lama, guru, rahip veya hoca bunu bir oranda başarır veya başaramaz ama genelde saflık düzeyine ulaşamamış olduğundan başardığını sanır; çevresinde bulunan hazırcı tembeller ise, onun herşeyine inanmaya hazır olduklarından bilinçüstü imajinasyonlara değil, madde dünyasında inandıkları ve nazır bekledikleri hayallere kapılarak zanlara düşerler; gerçek Maji´de hazırcılık yoktur; öğreten de, öğrenen de uygulayıcıdır…

Maji ve İslamiyet

Herkesin yapabileceği dua yöntemi, ki bunun dili önemlidir ama çelişkili görünen iki tarz vardır; ya duanın orjinal dili kullanılmalıdır yani temel ses titreşimleri sağlanmalıdır ama bu imkansız denecek kadar zordur çünkü duaların orjinal sesleri kulaktan öğrenilemez ancak temel öğretmenden öğrenilebilinir. Ya da, düşünce yoluyla dua edilebilir, bu da imajinasyondur. Bu farklı iki yöntem aynı noktada buluşabilir ama kolay olmaz. Duanın majikal anlamı, Majikal Güç´ün Tanrısal simgeyle elde edilebilmesidir; dünyasal amaçlarla oluşan istek, kazanılacak güçle daha gerçekçi olabilecektir; eğer günahtan söz edersek, ruhsal huzur ve doğru bir vicdani hesaplaşmadan doğacak olan affedilme yakarısı, Majikal Güç´le Tanrısal simge altında buluşabildiğinde, bilince nüfuz edecek ve rahatlatacaktır. İlk bakışta, klasik inançlarla çelişen bir durum ortaya çıkar gibidir ama bu böyle değildir; din genel olarak sosyolojik düzeyde kabul edilmiş en yüksek inançtır; Örneğin İslamiyet, matematiksel olarak ruhsal ilişkilere karşı tavır alır gibi görünür; eş düzeyde büyüyü de yasaklar ama öte yanda İslamiyet´in temelinde ve kalıcılığında Majikal Güç ana fikirdir. İslamiyet´de inanca destek olan, itikadi güçlendirecek tüm unsurlar majikaldir. Bunlar din bilgeleri ve otoriteleri tarafından perde ardında reddedilmez aksine savunulur ama perde ardında sıradan halka yer yoktur; majikal alan dinsel otorite için özerktir ve genelleştirilmemelidir. Aslında tüm dinler gibi, İslamiyet´de doğaüstü güçleri kabul eder zaten dinin ana fikri Ruhlar Alemi´nin yani bir KAT´ın dinsel olarak savunulması ve tanımlanmasıdır. İslam´ın büyüye ve büyücülere yani Majisyenliğin bir türüne karşı çıkması ortaya çıktığı dönemin politik ve sosyal gereğidir; bir peygamberi yıpratabilecek tek otorite o dönemde egemen olan, Arap Yarımadası´ndaki büyücüler ve kahinlerdiler.

Majisyen peygamberler…

Hz Musa´nın firavunun büyücülerine karşı büyü yapması (Kuran/Ta-Ha Suresi) iyi bir örnektir yani bir Majikal Güç kullanmıştır, aynı surenin 61. Ayeti´nde “Tahyil” sözcüğü ile, hipnotik etki vurgulanır. Bakara Suresi´de ise (102.Ayet), Maji ile ilgili ciddi bir uyarı görülür; “İnsanlar canlarına karşılık elde ettikleri bu bilginin ne kötü birşey olduğunu bir bilselerdi…” Bu ciddi bir uyarıdır ve aynı zamanda da Maji´nin anayasa maddelerinden birini ima etmektedir; gücü kullanmanın bir faturası vardır ama nasıl? Buna daha sonra geleceğiz; Hz. Süleyman Kutsal Kitap tanımıyla tam bir Majisyendir, ruhları, cinleri tüm Maji enerji alanlarını kullanır ama dinsiz olarak tanımlanmaz; Gazali için tüm Maji güçleri kesindir, bunları vurgular ama dilimize çevrilen kitaplarında ilgili bölümlerin çıkartıldıkları görülür; işte bu Maji´nin altın yasasıdır, herkese herşey verilemez; Nostradamus bunu; “İncilerinizi domuzlara atmayın…” diye tanımlar. Doğrudur çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şarlatan büyücü, falcı, şifacı, hipnozcu bozmalarının tümü bu tarifin içinde yer alırlar. İslami Maji tanımlaması için Gazali bir çalışmasında “Bir şeyi istediğin zaman, onu zihninde tasavvur et, o gerçekleşecektir…” der. Bu yaklaşım Maji´nin yukarda anlatılan yasalarından biridir ´Gazali / Mafatih”.

Endülüs İslam Gizemciliği;

Katı bir müslüman olan İbni Haldun, velilik düzeyinde doğaüstü güçlerin kullanılabildiğini belirtirken; İbni Sina´nın Magrip´te bir mağarada, uzun yıllar majikal çalışmalar yaptığı anlatılır. Majikal düşüncenin en önemli İslami ismi olan Muhiddin Arabi ise, “Fütühatı Mekkiye” adlı eserinde açık açık KAT´ları yani bilinç alanları anlatır. Hatta Miraç´ı bu tarzda tanımlar. Endülüs İslam Gizemciliği, majikal kültürün ve hatta mimarinin mükemmel göstergesidir ve kurallara uygun olarak uygulanmıştır; bir tür masonik içerik taşıyan “İhvanı Sefa” örgütü gizli bir maji grubudur. Ama elbette ki, “İhvanı Sefa”nın günümüz masonlarıyla hiçbir ilgisi yoktur hatta çok farklı ve çok üst düzeyde olduğu görülür. Kısacası örnek din olarak kullanılan İ slamiyet, Maji Sanatı´nı kurallara uygun olarak ehil ellere bırakılmasını uygun görmüş, avama yani kitlelere yasaklamıştır. Bu yaklaşım, aynı zamanda da kitlelerin şarlatanlar tarafından istismar edilmesini engellemek içindir çünkü Majikal Bilgi ancak yüksek bilinç alanlarında yararlı ve etkindir.

İnsanın üstünlüğü ama nasıl?

Bir başka platforma geçelim; Wilhelm Reich´a; Reich;”Herşeyin başı olan enerji, evrenin dört bir yanına yayılmıştır; herşeyin içine sızar, her türlü devinen enerjinin kökenidir; canlı varlıktaki yaşam enerjisi, evrende galaksilerin kökenidir.” diyor. Reich, evrensel enerjinin ya da kendi tanımıyla Evrensel Yaşam Enerjisi´nin farkındaydı ve en büyük üzüntüsü insanların kişilik adlı zırhı takmaları nedeniyle bu enerjiyi alamamaları ve kullanamamalarıydı. Yani Reich, psikozlu kişiliklerin, inançlar, tabular ve şartlanmalar yüzünden saf enerjiye ulaşamadıkları görüşündeydi yani Güç´e, Maji Gücü´ne… Bir diğer usta; Freud daha cüretliydi; yaşam enerjisinin bilinçli olmasını istiyor ve koşullarını ortaya koyuyordu. Ona göre, beklentilerini öte dünya saplantılarından kurtarıp, tüm evrensel enerjilerini dünyadaki yaşamlarına yönlendiren insanlar yaşamı kolaşlaştıracak ve o zaman baskıcı olmayan, psikozsuz bir uygarlığa ulaşılacaktır. O andan sonra ise, cennet serçelere ve meleklere bırakılabilir çünkü Freud´a göre, insan evrensel anlamda cennete sığmayacak kadar yüksektir. Freud bu noktada düşündürür zira Maji´nin diğer bir temel yasası olan insanın evrensel üstünlüğüne değinmektedir. Reich ve Freud´un üstün insan tanımlarını asla Nietsche, Wagner veya Rauschning´in “üstün ırk” ayrımıyla karıştırmamak gerekir. Anlatılmak istenen, insanın genel olarak canlılar evrenindeki üstünlüğüdür ve şu anda akla Mevlana gelir;

Sanatsal Maji;

İslamiyet´e çok ayrı bir yorum getiren ve hümanizmayı ilke edinen Mevlana Rumi temelde Majikal felsefeyi peçeleyerek sık sık öğretisinde kullanır. Yedi gökten başka, KAT´ların bulunduğunu, KAT´ların nurla yani enerjiyle dolu olduğunu anlatırken, reenkarnasyonun beden değiştirme yerine bilinçlenme aşamaları veya düzeyleri olduğunu ima eder. Mevlana hakkında yazılan “Fihi Mafih”de “Sen değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun.” dediği anlatılır; burada yine insanın önem ve üstünlüğü maji çizgisinde vurgulanır. Mevlana´nın bu yaklaşımı, tutucu din çevreleri tarafından sevilmez, onun manevi demokrasi anlayışı, inanç hiyerarşisinde yer kapmak isteyenleri rahatsız eder çünkü insan kişilik ve bilinçsizlik zırhı nedeniyle, bilgi yorumlarından ve tartışmalarından kaçınmaktadır. Salt bu yetersizlik Politik-Maji´yi doğurmuştur, kitleler anlamadan, tartışamadan neyin nesi olduğunu bilmedikleri birinin ardından koşturarak, yaşamlarını emanet ederler. Madde dünyasında bilinçsizlik düzeyinin en iyi örneği politikadır ve ne yazık ki, politika alanında Majikal Güc´ü bilerek kullananlar vardır. Görüldüğü gibi, Maji´nin ve Majikal bilginin neden gizlilik gerektirdiğinin cevabı buradadır. KAT´lara ulaşan ve amaç edinen bilinç düzeyinde kişi yaşam ve ölümün sırlarına ulaşmış, ikilemlerin yani sevginin, sevgisizliğin veya iyiyle kötünün tekliğini idrak edebildiyse, yanısıra da dogmalardan kopabiliyorsa Majisyen olma yolundadır, gizliliği kullanması ve fiziksel uğraşlara girmemesi, Maji Gücü ile bilinç alanında çok etkili olabileceğini bilmesinden kaynaklanır. Yeterince gelişmiş ve bilgilenmişse, elindeki gücün önemini bilir ve gücü nerede, nasıl kullanabileceğinin arayışı ve metodolojisi içindedir. Bir bilim kurgu sinema dizisi olan “Star Wars”da bu öğreti inanılmaz bir bilinç ve başarıyla işlenrmiştir. Güç asla, bireysel arzular düzeyinde ve show olarak kullanılmaz. Bu tarz, bir ustanın işi değildir, Majikal Güç transformasyonu olan büyü öz anlamda budur ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, gerçek bir usta bunu sıradan işlerde ve özellikle de hayatını kazanmak için kullanmaz. Çünkü zaten edindiği öğreti, yaşamın sırrını ona göstermektedir. Bunun belirgin örneği sanatta görülür; Dali majikal yöntemlerle KAT´ları resmetmiştir, Picasso ise anti-madde alanından bakarak dünyamızın çarpıklığını ve sağlıksızlığını majikal kara mizahla ifade eder. Van Gogh ise, şizofrenik bilinç sıçramalarında gücü algılamış, tuala tam olarak aktaramamanın şokunu yaşamıştır.William Blake, Yeats veya Beethoven diğer örneklerdir ve daha binlercesi…

Bilimsel Maji´nin anlamı…

Usta düzeyindeki bir Majisyen, birkaç müridle beraber dönemsel olarak görülebilir; bunun gereklilikleri vardır; güç alanının büyütülmesi için olabilir veya Majisyen insanlığa birşey anlatmayı ilke edinmiştir hatta kendini feda edebilir; Batı engizisyonunun yaktığı Bruno ile Orta Doğu engizisyonunun derisini yüzdüğü Hallac iyi birer örnektirler. Majisyen, kendi öğretisini veya bilgisini istediği tarzda ve yukardaki amaçlar doğrultusunda dağıtabilir; Hz. Ali´nin “Halka anlayabilecekleri şeyleri haber veriniz, anlamayacaklarını bırakınız, isterlerse onlar arasınlar…” Majinin öz felsefesi budur; Peki acaba, bilimsel platoda Maji´yi nereye koyacağız? Bilimsel Maji olabilir mi? Ya da bilimin ilgilendiği enerji tanımı nerede Majikal enerjiyle keşisir. Pozitif bilim, gördüğü, ölçtüğü, deneysel olarak tekrarlayabildiği olayları ele alır, bilim için evren nitelik ve niceliklerden oluşan bir değişimler bütünüdür, ilke olarak deneylenemeyen gizemli güçlerin üzerinde durulmaz. Oysa, bilimin yarısı imajinasyondan yahut varsayımlardan yola çıkarak, gerçeğin yolunu bulmaya çalışır ve oluşur, teknolojik evrim ve gelişim bilimin vizyonunun ister istemez zaman zaman sınırlar. Bu da maddesel gerekliliktir.

Majiden büyüye yolculuk…

Determinik evrende herşey bir nedene bağlıdır; neden sonucu oluşturur; sonuç ise yeni bir nedeni getirir ama sonuç zorunluluk olduğundan ortada sadece neden kalır. Bilim bu anda formüllere ve bilimsel yasalara bağlı kalmaya çalışır, nedeni bulamaz ama sonucu gördüğü halde tanımamak durumuna düşer çünkü tersi doğasına aykırıdır, bu düşünce biçimi 17. ve 18. Yüzyıllar´ın süregelen mirasıdır, tabii istisnalar dışında. Einstein, bize evrenin göreceli olduğunu söyler; kütlenin hıza tabi olarak sabit kütle olmadığını, maddenin enerji olduğunu, evrenin üç boyutlu değil, sonsuz boyutlarda olduğunu, zamanın ve mekanın harekete ve görünüşe bağımlı olduğunu ve ışığın görülebilen son hız olduğunu da belirtir. Buradan anlaşılır ki, bizim eski bilimsel yasalarımız üç boyutlu bir evrenle ilgilidir, sonsuz boyutlu bir evrende normalüstü diye birşey olamaz ve o zaman da bilime ters düşen birşey de olmaz. Einstein bir bilimciydi, bilimsel imzaları vardı ve atom bombasının fikir babasıydı, eğer düşünür olsaydı, gördüğü saygıyı çok zor elde edebilirdi. İç boyutlu evrende elbette ki, neden/sonuç ilişkileri kesindir ama sonsuz boyutlu veya bilinç katlarının sonsuz olduğu bir evrende neden de olmaz, sonuç da… Çok kesin olan bir sonuç, çeşitli insanlar tarafından çok farklı yorumlanacaktır yani sonuçlar anlamsal olarak değişirler. Önemli olan algı düzeyi ve gücüdür ve Majisyen usta, nedenleri ve sonuçları umursamadığında artık bilinç düzeyleri arasındaki yani KAT´lardaki sonsuz neden ve sonuçları görebilmektedir. Ama elde ettiği gücü hangi amaç için kullanacaktır? Deminki yaklaşımlarda okuduğunuz gibi birçok amaç olabilir ama burada popüler vitrin büyüdür ve büyü bu noktada başlar! Yazımızı bu açıklama ile bitirmek durumundayız çünkü en çok merak edilen konu büyüdür ve en azından temel açıklamalara hem konunun, hem de toplumun gereksinimi vardır; Yazının başından beri Majisyen deyimi ya da tanımı kullanılmakta, bu gerçek bir tanımdır ve öncelikle büyücü adından uzaklaştırılması şarttır. Toplumda büyücü olarak kimi tanımlarız? Önce, belli bir dozda güç elde etmiş olduğunu varsayarsak, majikal gücü süfli, sıradan amaçlar için kullanan, basit çıkarlar peşinde koşan, bilinç alanındaki öğreti ve algıları değil de insanları etkileyip, kullanıp kendine ayrıcalık sağlamayı tercih eden bir tip vardır. Bir de, bilinçlenmeyi hiç düşünmemiş hatta anlamamış, hiç duymamış, sağdan soldan duyduklarını, beş on avam kitabın içeriğini, birkaç büyük ustanın öğretisinden yayılmış bilgi kırıntılarını öylesine sahiplenmiş büyücü taslakları vardır. Bunların bir bölümü dinsel motifleri kullanırlar veya doğrudan dinsel inancın kendisini istismar ederler, bir diğer bölümü toplumun yeterince bilgili olmamasından yararlanarak bölük pörçük korkutucu yaklaşımlarla aynı cikleti sürekli çiğnerler, üçüncü bir kesim ise bilimsel alanda sığınacağı kovukların peşindedir, şifa, ruhsal sorunların büyüsel çözümleri, hipnoz, falcılık gibi etiketler bunlara göre bilimseldir ama bilim nedense bu konuları umursamaktadır ama aslında onları umursamamaktadır, temelde ise önemsenmeme psikozu vardır. Majisyenlerin içinde elbette büyücüler de vardır; gücü kullanabilirler ama acaba istenen nedir ve nasıl bir sonuç alınacaktır?

Büyünün karası ve akı…

Büyü toplum içinde Ak ve Kara diye ikiye ayrılmışolarak bilinir. Ak Büyü kişinin yararına olan ve başkasının zarar vermeyen büyü tarzıdır; zaman zaman doğal afetlerden korunmak için, kötü insanların ıslahı için dahi kullanılır. Kara Büyü ise, tek kelimeyle kötülük için yapılır; doğrudan kişinin sağlığına, işine, sevdiklerine yöneliktir. Dinsel olarak yasaklanan da budur; Acaba Kara Büyücü, işini yaparken ne hisseder? Önce sonuçla pek ilgilenmez, geleneksel olarak kötülüğün suçu isteyene aittir; Kara Büyücü´ye bir kiralık katil olarak da bakabiliriz; bedelini alır, işini yapar sonra yine bedelini alarak karşı tarafa da çalışabilir. Duygu, sevgi, sadakat gibi duygulara takılmaz, sert ve katıdır. İstelik gerçek bir ustaysa, şakası olmaz, sonuç kesindir ve çaresini bulmak kendisi için dahi zordur. Gücü alır ve bir paratöner gibi hedefine iletir veya akıtır. Biraz açmak gerek; eğer Kara Büyücü´nün kimliği, yöntemleri, etki alanı ve olayı ele alış tarzı bilinmiyorsa karşı koymak zordur. Onun çalışma biografisi dahi önemlidir. Büyücünün serbest enerjiyi yoğunlaştırıp, biriktirmesi ve amaca doğru istediği etki doğrultusunda yönlendirmesi ciddi çalışmalar gerektirir, enerji hammaddedir, şekillendirilir, sanatçı ise büyücüdür. Modern çağda büyücülerin de zamana gereksinmeleri vardır; artık uzun konsantrasyon yöntemleri yerine çoğunlukla hızlı etki yapan kimyasallar kullanılır. Ama bu geçmişte de yapılıyordu; belli bitkisel kompleksler hazırlanır ve kullanılırdı; Günümüzde, Carlos Castaneda´nın simgesel büyücüsü Don Juan, Peyote mantarını bu amaçla kullanır, Dali ve Picasso LSD ve Meskalin kullanıyorlardı, Wagner afyon ve adam otu karışımı bir macunu beste yaparken alıyordu. Ve daha bir çoğu… Ama bunlar tehlikelidir çünkü yanıltıcı veya bilinçaltı düzeylere, kurgulara kolayca düşülür ve üstelik fiziksel zararlar ve yıkımlar da başlar. Çok sert uyuşturucular, beyin hücrelerini öldürdüklerinden KAT´larda kaybolmak yani bilincin bedenle yeniden buluşamaması nedeniyle çıldırmak ve ölmek tehlikeleri ortaya çıkar. Daha önce altı çizilmişti, yetenek önemli ve şarttır, ne yapay yöntemlerle, ne de yalan zincirleriyle büyücü olunamaz, hele Majisyen asla… Gerçek bir büyücü ve onun ustası bir Majisyen olabilmek, bir Mozart, bir Leonardo olmak kadar nadir bir olaydır.

Gerçek büyücü müşteri kabul eder mi?

Bugün Majisyenler, “Order” adı verilen küçük grupçuklar halinde çalışmaktadırlar, her grup kendi yöntemlerini kullanarak KAT çalışmaları yaparlar. Modern Majisyenler geçmişe göre daha sosyaldırlar, gerek gördüklerinde dünyasal işlere de müdahale ederler; İ ngiltere´de Thatcher´in durdurulması için o dönemde çok yoğun çalışıldığı söylenmekteydi; aslında başarılı olan eski İ ngiliz Başbayan´ının yeni bir dönemin başlayabilmesi için çekilmesi gerektiğine inanılıyordu, bu Majikal bir gerekti. Ve eğer bu iddia doğruysa, amaca ulaşıldı ve Maggie politikadan uzaklaştı. Benzeri bir iddia bizde de yayılmış ve Turgut Özal´ın böyle bir amaçla ölmüş olduğu söylenmişti. Acaba, bu da Majikal bir gerek miydi? Yoksa, Çiller ve ardından Erbakan Türkiye´nin Majikal kaderi olabilirler mi? şaka bir yana, sizlere yüzeysel olarak Maji´yi tanımlamaya çalıştım, dev bir konuyu, İ nsanlığın en eski öğretisini elbette ki, birkaç sayfayla tanımlanamayız. Ama şu gerçek var; Maji bir gerçektir ve yaşamın ta kendisidir. Büyü ise onun çocuğudur; günümüzün dejenere ortamında Maji´nin ve gerçek büyücünün bilinmesi, tanınması gerekli gibidir, işin anayasasına ters gelse dahi… Gercek büyücü ve Majisyenler var mı? Aramızda hala yaşıyorlar mı? şu an, kimler var? Çok az olduğunu bilin ve onlar belki biri hariç hiçbirisi duyduğunuz, tanıdığınız isimler değiller. Çünkü gerçek bir majisyeni medyada görmeniz asla mümkün olmayacaktır. Maji´de demokrasi yoktur yani eşitlik olmaz, onlara ancak KAT gezilerinde raslayabilirsiniz! Ötesi sadece inancın, telkin ve cehaletle buluştuğu tatsız bir salatadan veya duygusuz bir orgazmdan başka birşey değildir.

 

-Kaynak bilinmiyor-

Not: Kaynağı tanıyan olursa, buraya kaydedebilmemiz açısından bilgi versin lütfen.

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

 1. Şiirin Doğuşu

 

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.

İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.

Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

 

Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kollektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu.

Ama kabile, bir kollektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kollektif bir tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kollektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını biraraya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

 

Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü varolamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir.

Bir hasat şarkısıyla tatlanınca, çalışma daha iyi gider. Şiir yapısı ve doğası gereği, yarattığı gerçekliğin ötesinde bir gerçekliği gözler önüne serer ve ikinci derecede olmasına karşın yine de daha yüksek ve daha karışık bir gerçekliği doğurur, biçim olarak gösterir; çünkü şiir, kendi somutluğu içinde tahılı, kendi olgusal özü içinde hasadı değil fakat kabilenin hasatla iişkisi demek olan coşkusal, toplumsal ve kollektif karmaşayı anlatır, dile getirir. İnsanın hasatla ilişkisinin, içgüdüsel ve kör olmayıp ekonomik oluşuyla bir varlık kazanan yepyeni bir hahikat dünyasını -ondaki coşkuyu, dost sıcaklığını, onun tadını, onun uzun beklenişini ve mutlu sonunu- dile getirir

Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi -içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik -içerdiği kollektif coşku- rolüdür.

 Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

 

..

Bilim ve sanat

 

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

 

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

 

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

 

sa

Kitaptan özeteleme