Küçük Prens, Dünya ve yılan-8

Aslında insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunluğunda ve otuz kilometre genişliğindeki bir alana kolayca sığabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanları kolaylıkla içine alabilir.
Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladığını düşünürler. Kendilerini baobap ağaçları kadar önemli sanırlar. Onlara: “ İsterseniz kendiniz hesaplayın” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayılırlar. Ama siz vaktinizi bu sıkıcı işlerle boşa harcamayın. Ben sizin bana inandığınızı biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastığında, hiç kimseyi göremedi. Kumların üzerinde hareket eden uçuk sarı renkli yaratığı görünce yanlış yere geldiğini zannetti.
“İyi akşamlar” dedi kibarca.
“İyi akşamlar” diye yanıtladı yılan.
“Hangi gezegendeyim acaba?”
“Dünyadasın. Burası Afrika kıtası.”
“O halde Dünyada hiç insan yok.”
“Burası çöl,” dedi yılan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”
Küçük prens bir taşın üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.
“Merak ediyorum” dedi, “acaba yıldızlar tek tek yansaydı, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”
“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yılan. “Neden buraya geldin?”
“Bir çiçekle bazı sorunlarım oldu” diye yanıtladı küçük prens. “Peki insanlar nerede? İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.
“İnsanların içinde de öyle hissedersin” dedi yılan, “arada pek fark yoktur.”
Küçük prens onu uzun uzun seyretti.
“Çok tuhaf bir hayvansın sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”
“Ama en bir kralın parmağından daha güçlüyümdür” dedi yolan.
Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”
“Seni bir geminin götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yolan. Sonra da küçük prensin ayak bileğine dolandı. Altın bir bilezik gibi görünüyordu orada.


“Dokunduğum kişiyi geldiği yere geri gönderirim. Ama sen safsın, masumsun ve bir yıldızdan geliyorsun.”

Küçük prens bir şey söylemedi.
“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalnız ve zayıfsın. Belki bir gün sana yardım edebilirim. Eğer kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardım edebileceğimi sanıyorum.”
“Seni çok yi anladım” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”
“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yılan. Sonra her ikisi de sustu.

İklim Bir Banka Olsaydı Çoktan Kurtarılmıştı (Hugo CHAVEZ)

İklim Bir Banka Olsaydı Çoktan Kurtarılmıştı (Hugo CHAVEZ)
 
İklimi değil, sistemi değiştirelim! Ve sonuç olarak, gezegeni korumaya başlayacağız. Kapitalizm hayatı yok eden yıkıcı bir kalkınma modeli; o insan neslini kati bir sonla tehdit ediyor. Sayın Başkan, baylar, bayanlar, ekselansları, dostlar, bu öğle sonrası, konuşmamın çoğu zaman olduğundan daha uzun sürmeyeceğini taahhüt ederim. Öncelikle, Brezilya, Çin, Hindistan ve Bolivya delegasyonlarınca ifade edilen bir önceki konunun bir parçası olarak, benim de ifade etmekten memnuniyet duyacağım bir yorumda bulunmama izin verin. Biz söz istemek için oradaydık fakat bu mümkün olmadı. Bolivya temsilcisi ifade etti, selamım elbette, Yoldaş Başkan Evo Morales’e, o kim mi, Bolivya Cumhuriyeti Devlet Başkanı.

Öteki şeylerin yanı sıra, temsilci şunları da söyledi, işte şuracığa not ettim, sunulan metnin demokratik olmadığını, herkesi içine dahil etmediğini söyledi. Güç bela varıp, tam yerimize oturmuştuk ki, bir önceki oturum başkanının sesini duyduk, bir belgenin vaki olduğunu söyledi bakan, oysa bundan kimsenin haberi yok. Görmek istedim fakat henüz elime geçmedi, öyle zannederim ki, bu çok gizli belgeyi kimseler bilmiyor.

Şimdi, Bolivyalı yoldaşın dediği gibi, bu kesinlikle demokratik değil, katılımcı değil. Şimdi, baylar ve bayanlar, dünyanın gerçeği de bu değil mi zaten?

Demokratik bir dünyada mı yaşıyoruz? Küresel sistem herkesi içine dahil ediyor mu? Bugünkü küresel sistemden demokratik olmasını, herkesi kapsamasını bekleyebilir miyiz?

Bu gezegende emperyalist bir diktatörlüğü yaşıyoruz ve buradan onu reddetmeye devam ediyoruz. Kahrolsun emperyalist diktatörlük! Ve yaşasın bu gezegenin halkları, demokrasi ve eşitlik!

Ve burada gördüğümüz şunun bir yansımasıdır: Dışlanmanın.

Kendilerini bizlerden, biz güneyli, üçüncü dünyalı, azgelişmiş ülkelerden üstün gören bir grup ülke var veya biz, ezilmiş ülkeler, aziz dostum Eduardo Galeano’nun dediği gibi, sanki üstümüzden tarihin katarı geçmiş gibiyiz.

Bütün bunların ışığında, dünyada demokrasinin yokluğu hiç de şaşırtıcı değil ve biz burada küresel emperyalist diktatörlüğün güçlü delilleriyle bir kez daha karşılaştık. Demin burada iki genç şöyle bir ayağa dikildi ya, neyse ki kolluk kuvvetleri hoşgörülüydü, yine de bazıları gençleri itip kakıyor ve onlar sağ ile işbirliği yapıyorlar. Dışarıda pek çok insan var, biliyor musunuz? Onlar elbette bu salona ayak uyduracak gibi değiller, onlar çok kalabalık. Gazetelerde kimi tutuklamalar, şiddetli protestolar olduğunu okudum, orada Kopenhag sokaklarındaki ve o çoğu gencecik insanlara selam ediyorum.

Elbette bu genç insanlar dünyanın geleceğiyle, zannederim bizim olduğumuzdan, çok daha fazla alakalı. Bizlerin -buradaki çoğumuzun- güneş ardımızdan vuruyor ve güneş onların yüzünde ışıldıyor ve onlar çok endişeleniyorlar.

Öyle denebilir ki Sayın Başkan, Marx’tan alıntılayacak olursak, Kopenhag’ın üstünde bir hayalet dolaşıyor, hey koca Karl Marx, bir hayalet Kopenhag caddelerini arşınlıyor ve öyle zannediyorum ki, usulca bu odaya da süzülüyor, aramızda geziniyor, duvarların içinden, altımızdan, üstümüzden, bu hayalet kimsenin bahsetmek istemeyeceği korkunç bir hayalet: Kapitalizm bu hayaletin ta kendisi, hiç kimse ondan bahsetmeyi istemiyor.

Kapitalizm, işte halklar orada gürlüyor, duy onları.

Caddelere yazılmış kimi sloganlar okudum, zannederim ki o gençlere ait, oradaki o genç kadına ait, bazılarını gençliğimde işitmiştim, iki tanesini not ettim. Diğerlerinin arasından kulağınıza çarpabilir, iki güçlü slogan.

İlki: İklimi değiştirme, sistemi değiştir.

Bu sloganı hepimiz için dikkate almalıyız. İklimi değil, sistemi değiştirelim! Ve sonuç olarak, gezegeni korumaya başlayacağız. Kapitalizm hayatı yok eden yıkıcı bir kalkınma modeli; o insan neslini kati bir sonla tehdit ediyor.

Ve öteki slogan, bizi düşünmeye davet ediyor. Dünyayı silkeleyen ve etkisini hâlâ daha sürdüren, zengin kuzey ülkelerinin bankerler ve büyük bankalara nasıl yardım ettiğini gördüğümüz bankacılık kriziyle hayli uyum içinde bu slogan. Sadece ABD tek başına, şu anda meblağı tam söyleyemiyorum fakat astronomik bir miktar ödedi bankaları kurtarmak için. Caddelerde şunlar yazıyordu: İklim bir banka olsaydı çoktan kurtarılmıştı.

Bu sözün doğru olduğunu düşünüyorum. İklim o büyük kapitalist bankalardan biri olsaydı, zengin hükümetler onu kurtaracaktı.

Zannederim Obama henüz teşrif etmedi. Nobel Barış Ödülü’nü, 30 bin askeri Afganistan’a, daha fazla masumu öldürmeye göndermesiyle neredeyse aynı gün aldı ve şimdi burada Nobel Barış Ödülü’yle dikilecek, Birleşik Devletler’in başkanı.

Oysa Birleşik Devletler para imal eden bir makineye sahip, dolar imal eden, bir de kurtaran, ne ala, onlar bankaları ve kapitalist sistemi kurtardıklarına inanıyorlar. Bu daha önceden yapmak istediğim bir yan yorumdur. Ellerimizi Brezilya, Hindistan, Bolivya, Çin ve onların Venezuela ile Bolivarcı İttifak’ın kati sürette desteklediği enteresan duruşları için kaldırıyoruz. Fakat, hey, onlar konuşmamıza izin vermediler, dakikaları saymayın öyleyse sayın Başkan.

Bakın, orada, Fransız yazar Hervé Kempf ile tanışma mutluluğunu yaşadım. Bu kitabı tavsiye ederim. İspanyolca’da mevcut. Fransızca ve İngilizce’si de var, How the Rich are Destroying the Planet. (Zenginler Gezegeni Nasıl Mahvediyor). İşte bu İsa’nın bahsettiği şeydir: Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir adamın cennetin krallığına girmesinden daha kolaydır. İşte İsa böyle demiştir.

Zenginler bu gezegeni mahvediyor. Bunu mahvettiklerinde bir yenisine gidebileceklerini mi düşünüyorlar? Başka bir gezegene gitme planları mı var? Şimdiye dek galaksinin sınırları içinde öyle bir gezegene rastlanmadı.

Bu kitap elime yeni geçti, Ignacio Ramonet verdi bunu bana, kendisi de bu salonda bir yerlerde olmalı. Önsözü bitirirken ki şu ifade çok önemli, Kempf şunları söylüyor, okuyorum:

“Muktedirleri birkaç basamak aşağı indirmezsek ve eşitsizlikle mücadele etmek istemezsek, küresel maddi tüketimi azaltamayız. Bilinçlenme sürecinde şu çok faydalı ekoloji ilkesine sahip olmak gerekiyor, ‘küresel düşün, yerel hareket et,’ bu cümleye içinde bulunduğumuz durumun gerektirdiği şu ilkeyi eklemeliyiz: “Az tüket ve daha iyi paylaş.”

Zannederim Fransız yazar Hervé Kempf bize iyi bir tavsiyede bulunuyor. O zaman, Sayın Başkan, iklim değişikliği şüphesiz bu yüzyılın en yıkıcı çevre problemidir. Seller, kuraklıklar, şiddetli fırtınalar, kasırgalar, eriyen buzullar, yükselen denizler, okyanusların asitlenmesi ve sıcaklık dalgaları, tüm bunlar dört bir yanımızdan saldıran küresel krizin etkisini daha da keskinleştiriyor.

Günümüzde insan faaliyetleri sürdürülebilirlik eşiğini aştı, gezegendeki hayatı tehdit ediyor ve üstelik bu durumu gayet derin eşitsizlikler içinde karşılıyoruz. Bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: en zengin 500 milyon kişi, 500 milyon, bu yalnızca yüzde yedidir, yüzde yedi, dünya nüfusunun yüzde yedisi. Bu yüzde yedidir bu işin sorumlusu, bu en zengin 500 milyon kişi zehirli gaz salınımının yüzde 50’sinden sorumludur, en yoksul yüzde 50’nin sorumluluğu ise yalnızca yüzde yedidir.

Öyleyse Birleşik Devletler ile Çin’i aynı düzeye koyma tuhaflığı beni düşündürüyor. Birleşik devletler ancak yakında 300 milyona ulaşacak. Çin ise hemen hemen ABD nüfusunun beş katı. Birleşik Devletler günde 20 milyon varil petrol tüketiyor, Çin ise günde 5-6 milyon varile anca ulaşıyor, bu durumda ABD ve Çin’den aynı şeyi isteyemezsiniz.

Tartışılacak hususlar var, biz devlet ve hükümet başkanları umut verici şekilde oturabiliyor ve gerçekleri tartışabiliyoruz, bu hususlar hakkındaki gerçekleri. Öyleyse, Sayın Başkan, gezegendeki eko-sistemin yüzde 60’I zarar görmüş durumda, yerkabuğunun yüzde 20’si çökmüş, bizler ormanların elden gidişinin, arazilerin dönüşümünün, çölleşmenin, tatlı su kaynaklarının kötüye gidişinin, denizlerdeki kaynakların aşırıya biçimde sömürülmesinin, hava kirliliğinin ve bio-çeşitliliğin yok oluşunun umarsız şahitleriyiz.

Toprağın aşırı kullanımı, kendisini yenileyebilmesi için gereken kapasitenin yüzde 30’unu geçti. Gezegen teknisyenlerin kendi kendisini düzene sokabilme yetisi dedikleri özelliğini yitiriyor; gezegen bu özelliğini yitiriyor. Her geçen gün daha fazla işlem görmüş atık piyasaya sürülüyor.

Gezegenimizdeki türlerin hayatta kalması gereği insanlığın vicdanına vurulan bir balyoz darbesidir. Tüm aciliyetine rağmen, Kyoto Protokolü çatısı altında ikinci bir taahhüt için yapılan müzakereler iki yılı buldu ve biz bu görüşmelere hiçbir gerçek ve anlamlı uzlaşmaya varılmaksızın katılıyoruz.

Ve gerçekten de, bazılarının adlandırdığı gibi, göklerden inen metni, Venezuela ve ALBA (Alternativa Bolivariana para los pueblos de Nuestra América) ülkeleri, Bolivarcı İttifak kabul etmeyecektir, o zaman da söylediğimiz gibi Kyoto Protokolü ve Konvansiyonu çatısı altında çalışan grupların kaleminden çıkmayan hiçbir metni kabul etmeyeceğiz. Bu metinler üzerinde yıllarca yoğun olarak çalışılmış meşru metinlerdir.

Şu son birkaç saat içinde, inanıyorum ki uyumadınız artı yemek yemediniz, uyumadınız. Sizin de dediğiniz gibi, torbadan yeni bir belge çekmek bana pek mantıklı görünmüyor.

Bilimsel olarak kanıtlanmış zehirli gaz emilimini azaltma ve uzun dönemli bir işbirliğini öngören bir anlaşmaya varma gerekliliği açıktır ki, bugün şu anda, açıkça başarısızlığa uğradı. Şimdilik.

Bunun sebebi nedir? Ne olduğundan herhangi bir şüphe duymuyoruz.

Sebep gezegenin en güçlü milletlerinin sorumsuz tavırları ve siyasi bir iradeden yoksun oluşlarıdır. Hiç kimse kendisini kırılmış hissetmesin, büyük José Gervasio Artigas’ anımsıyorum, şöyle derdi: “Doğruya ne gücenirim ne de ondan korku duyarım.” Ne var ki gerçekte sebep, herkesin derdi olan ve yalnızca hep birlikte çözebileceğimiz bir probleme dair sorumsuz tavırlar, döneklikler, dışlayıcılık ve elitist yönetim tarzlarıdır.

En zengin ülkelerin, en büyük tüketicilerin siyasi muhafazakârlığı ve bencilliği, fakirlere, açlara, hastalık ve doğal felaketlere karşı en savunmasız olanlara duyarsızdır ve onlarla dayanışma içine girmeyi düşünmemektedir. Sayın Başkan, Konvansiyon’da içerilen ilkelere kayıtsız şartsız saygıya dayanan, katılımcıların çalışmalara katkı miktarına, ekonomik, finansal ve teknolojik yeterliliklerine göre belirlenen, mutlak anlamda eşitsiz ilişkiler içinde olan tüm taraflara uygulanabilen yeni ve tek bir anlaşma gereklidir.

Gelişmiş ülkeler kendi zehirli gaz emilimlerini azaltmak ve fakir ülkelere iklim değişikliğinin yıkıcı etkileriyle baş edebilmeleri için finansal ve teknolojik yardımda bulunmalarını varsayan bağlayıcı, açık ve somut taahhütler altına girmelidir. Bu anlamda ada devletleri ve en geri konumdaki ülkelerin benzersiz durumları tam anlamıyla tanınmalıdır.

Sayın Başkan, iklim değişikliği bugün insanlığın önündeki yegâne problem değildir. Diğer musibetler ve dört bir yanımızı kuşatan haksızlıklar, zengin ve fakir ülkeler arasındaki aralık gitgide büyümeye devam ediyor. Bütün o milenyum hedeflerine rağmen, Monterrey finansal zirvesin, hatta Senegal Devlet Başkanı’nın burada belirttiği gibi bütün o zirveler büyük bir gerçeği açığa çıkarmıştır, vaatler, gerçekleşmeyen vaatler söz konusudur ve dünya ölüm yürüyüşüne devam etmektedir.

Dünyadaki en zengin 500 kişinin geliri en yoksul 416 milyonun gelirinden fazladır. 2.8 milyar yoksul günde 2 doların altında bir gelirle yaşıyor, dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturan bu insanlar dünyadaki toplam gelirin sadece yüzde 5’ine sahipler.

Günümüzde her yıl 9.2 milyon çocuk beş yaşına ulaşmadan hayatını kaybediyor ve bu ölümlerin yüzde 99.9’u fakir ülkelerde meydana geliyor.

Canlı doğum başına bebek ölüm oranı binde 47 ne var ki bu ölümlerin yalnızca yüzde 5’i zengin ülkelerde meydana geliyor. Gezegende ortalama yaşam beklentisi 67 yıl iken, zengin ülkelerde 79 yıla ulaşıyor oysa fakir milletlerin ki yalnızca 40 yıl.

İçme suyuna ulaşamayan 1.1 milyar insan var, sağlık hizmetlerinden faydalanamayanların sayısı 2.6 milyar, 800 milyon kişi okuma yazma bilmiyor ve 1.02 milyar aç insan var, işte küresel senaryo.

Şimdi sebep, sebebi ne bunun?

Sebepleri konuşalım, sorumluluktan kaçınmadan, bu problemin derinliklerine inmekten kaçınmadan. Sebep, şüphesiz ki, tüm bu feci panoramaya geri dönüyorum, sermayenin yıkıcı metabolizması ve onun somutlaşmış kalıbıdır: Kapitalizm.

Elimde, bir alıntı var, büyük özgürlük teologu, bir Brezilyalı, bizim Amerikamızdan birisi olarak bildiğimiz Leonardo Boff’tan. Leonardo Boff bu hususta şunları söylüyor:

“Sebep ne? Ah, sebep mutluluğu maddi birikim ve sonsuz ilerlemede arama hayali, yeryüzünün tüm kaynaklarını bilim ve teknolojiyi kullanarak sınırsızca sömürebilecekleri hayali.”

Boff burada Charles Darwin’den örnek veriyor, onun “doğal ayıklanma”sından, en güçlü olanın hayatta kalmasından. Fakat biz biliyoruz ki en güçlü, en zayıfın külleri üzerinde hayatta kalır.

Jean Jacques Rousseau, ki kendisini daima hatırlamalıyız, der ki, güçlü ve zayıf arasında, özgürlük eziyet görür. İşte bu yüzden ki İmparatorluk özgürlükten dem vurur; onunki eziyet etme özgürlüğüdür, istila etme, öldürme, yok etme ve sömürme özgürlüğü. İşte onların özgürlüğü. Rousseau şu kurtarıcı ifadeyi ekler sözlerine: “Yasalardır tek özgür kılan.”

Buradan kesinlikle kusursuz bir belgenin ortaya çıkmamasını uman ülkeler var çünkü onlar bir yasa istemiyorlar, bir standart istemiyorlar, çünkü bu normların yokluğu onların sömürme özgürlüğüne izin veriyor, onların o ezici özgürlüğüne.

Burada ve caddelerde gayret sarfetmeli, baskı uygulamalıyız, bir taahhüt ortaya konması için, en güçlü ülkelerin sorumlu kılınacağı bir belge için.

Pekâlâ, Sayın Başkan, Leonardo Boff şunu sorar… Siz Boff’la tanıştınız mı? Leonardo’nun buraya gelip gelmediğini bilmiyorum, onunla yakınlarda Paraguay’da tanıştım, onun kitaplarını daima okurduk. Bu sonlu dünya sonsuz bir projeyi destekleyebilir mi? Kapitalizmin savı, sonsuz bir kalkınma, yıkıcı bir gidişat, hadi, yüzleşelim onunla.

Boff ardından bize Kopenhag’dan ne umabileceğimizi sorar. En azından şu basit itirafta bulunalım: Bu şekilde devam edemeyiz. Ve basit bir önerme: Gidişatı değiştirelim. Bunu yapalım fakat bir çıkar ummaksızın, yalansız, ikili gündemler oluşturmaksızın, göklerden inen belgeler olmaksızın, açıkça ortaya konan gerçeklerle yapalım.

Ne kadar daha, Venezuela’dan soruyoruz Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, bu adaletsizliklere ve eşitsizliklere ne kadar daha izin vereceğiz? Bu uluslararası ekonomik düzeni ve bu hükmünü süren piyasa mekanizmasına ne kadar daha hoşgörü göstereceğiz? Tüm insanlığı kırıp geçiren HIV/AIDS gibi salgın hastalıklara ne kadar daha katlanacağız? Açlığa, hatta kendi çocuklarını bile doyuramayan insanların durumuna ne kadar daha katlanacağız? Milyonlarca çocuğun tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden ölümüne ne kadar daha katlanacağız.

Muktedirlerin diğer insanların kaynaklarını ele geçirmesi uğruna silahlı çatışmalarda milyonlarca masumun hayatını yitirmesine ne kadar daha katlanacağız?

Çatışma ve savaşlar dursun. Biz bu dünyanın insanları imparatorluklardan, dünyaya hâkim olmak için, bizi sömürmek için çabalayanlardan bunu istiyoruz. Emperyalist askeri harekâtlara ve askeri darbelere son. Daha adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve sosyal düzen kuralım, yoksulluğun kökünü kazıyalım, yüksek emilim düzeylerine son verelim, çevrenin tahribatını durduralım, iklim değişikliğinin getireceği büyük felaketten kaçınalım, o soylu, herkesin daha özgür ve bir arada yaşayacağı dünya hedefinde bütünleşelim.

Sayın Başkan, yaklaşık iki yüzyıl önce, evrensel bir Venezuellalı, ulusların kurtarıcısı ve bilinç taşıyıcısı olan biri, gelecek nesillere şu irade yüklü özdeyişi bırakmıştı: “Doğa bize karşı geliyorsa, onunla savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim.” Bu kişi Simon Bolivar’dı. Kurtarıcı (Liberator).

Bolivarcı Venezuela’dan, yaklaşık on yıl önce böyle bir günde, evet kesin olarak on yıl önce, tarihimizin en büyük iklim felaketini yaşadığımız Venezuela’dan (ki Vargas trajedisi olarak anılır), devrimi, tüm insanlar için adaleti sağlamaya yönelmiş Venezuela’dan, bu adaleti sağlamanın tek mümkününün sosyalizm yolu olduğunu söylüyoruz!

Sosyalizm, Marx’ın bahsettiği diğer hayalet, burada da geziniyor, o daha ziyade bir karşı-hayalet. Sosyalizm, işte istikamet budur, işte gezegeni kurtuluşa götürecek yol budur, bundan kuşku duymuyorum. Kapitalizm cehenneme açılan, dünyayı yıkıma götüren yoldur. Biz bunu Venezuela’dan haykırıyoruz, ABD İmparatorluğunun sosyalizmi tehdit ettiği Venezuela’dan.

ALBA’yı meydana getiren ülkelerden, Bolivarcı İttifak’tan sesleniyoruz, tüm ruhumuzla gezegendeki çoğu insanın adına bu çağrıyı yapmak isiyoruz, hükümetlere ve dünya halklarına Simon Bolivar’ın, Kurtarıcı’nın sözlerini şöyle yorumlayarak seslenmek istiyoruz:

Kapitalizmin yıkıcı doğası bize karşı geliyorsa, onunla savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim, insanlığın yok oluşunu aylak aylak beklemeyelim.

Tarih bizi birlik olmaya ve dövüşmeye çağırıyor.

Kapitalizm direnecek olursa, ona karşı bir savaşa girmek, insanlığa kurtuluş yolunu açmak zorundayız. Karar bize kalmış, İsa’nın, Muhammed’in, eşitliğin, aşkın, adaletin, insanlığın ve en derin hümanizmin bayrağını yükseltme kararı. Bunu yapmazsak, doğanın en mucizevî yaratısı, insanlık yok olacaktır, o yok olacaktır.

Bu gezegenin yaşı milyarlarca yıl ve milyarlarca yıl biz, insan nesli olmaksızın var oldu. Var olmak için bize ihtiyacı yok örneğin. Şimdi, o olmaksızın bizler de varlığımızı sürdüremeyiz ve bizler Evo’nun dediği gibi, Güney Amerika’daki yerli kardeşlerimizin dediği gibi, Pachamama’yı mahvetmekteyiz. (Pachamama, And yerlilerinin hürmet ettiği bir tanrıçadır)

Sonuç olarak, Sayın Başkan, sözlerime son verirken, Fidel Castro’ya kulak verelim: “Bir tür nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır ki o; İnsanlıktır.”

Rosa Luxemburg’un dediği gibi: “Ya Sosyalizm ya Barbarlık.”

İsa’ya, Mesih’e kulak verelim: “Ne mutlu yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.”

Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, bu dünyayı insanlığın mezarına dönüştürmeme gücüne sahibiz. Bu dünyayı bir cennete çevirelim, yaşamın, barışın cennetine, barış ve tüm insanların kardeşliği için, tüm insan nesli için.

Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, çok teşekkür ederim, şimdi yemeğin tadını çıkarabilirsiniz.

Çeviren: Bahadır Nurol

Dünyadan Evrene…

“Dünya’dan Evrene Bakış” sergisi

<

p align=”center”>
Uluslararası Astronomi Birliği’nin sağladığı, Türk Astronomi Derneği’nden temin edilen ve Dünya’nın büyük gözlemevleri ve Hubble, Chandra gibi uydu teleskoplarıyla alınmış muhteşem fotoğraflardan seçilerek oluşturulan “Dünya’dan Evrene Bakış” sergisi 2 Nisan tarihinde açılacak. 2009 yılı süresince devam edecek sergi Rahmi M. Koç Müzesi Lengerhane Binası’nda ziyaretçilerini bekliyor.

Go/hayat oyunu-2

Go oyunundan hatırlayacağımız gibi, bir de DAN seviyesine geçebilmiş olanlar mevcut. Şampiyonumuz, DAN seviyesi için OYUNCU terimini kullanmış, “DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor” demişti.

Peki Go oyununda bu nasıl başarılıyordu?

“Bildiğim  kadarıyla go da  şu var; herkes bir dan olabilir  eğer  oyundaki hatalardan  kendini  arındırırsan (1). Kendindeki  hataları da  biraz  düzeltirsen (2).”

Bu iki şart garip şekilde hem aynı hem de ayrı gibi görünüyorlar!

Hay Allah! Bu bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Ama nereden?!

Fakat sanırım burada yeniden bir alt açıklama gerekiyor. Korkarım bu işin sonunu getiremeyeceğiz; oyun buna izin vermeyebilir. Sessiz olmalıyız. Duyarmış gibi, duymazmış gibi. Anlamazmış gibi olmalıyız.

Şimdi bizim dolaşık ipeksi atamız TEK iken ve kendilerinde daha o zaman minicik bir sapma varken, BİRin ağzına doğru yeniden katlanıp bükülmek isteği ile bu çareyi gerçekleştirmişlerdi ya; ikiye bölünmeyi yin ve yang olmayı kastediyorum.

Yaşam yani oyun bilgisi çok sadeydi o zamanlar. Oysa oyunlar ilerledikçe yaşam bilgisi zenginleşmeye başladı.  Gerçi bunların çoğu birbirini değişik açılardan tekrar ediyordu ama tüm bu hikaye nesilden nesile taşınıyordu. Görünüşte mitler, destanlar vasıtasıyla gibiydiler, ancak bunların tam ve eksiksiz taşınımı anima yoluyla oluyordu. Bütün bu hikaye (belki)genetikte şifrelenmiş ve bu yolla insandan insana, nesilden nesile taşınmaktalar.

Bir insan doğarken, animusu dünya gezegeninin animusundan akmakta, animası ise yine dünyanın animasından anne ve babanın genleri yoluyla cenine akmaktadır.

Yani burada biri hayali bile olsa iki değişkenle karşı karşıya kalıyoruz.

Bir insanın genleri, oyunun başından beri tüm hayat bilgisine sahip gibi görünüyor. Fakat bu her insanda farklı ve biriciktir; çünkü her  insan en baştan beri kendi soy ağacının genetik bütünlüğüdür.

İpeksi atamızın dolaşıklığı Yang parçasında korunurken, bunun hikayesi Yin parçasında birikiyordu. Bütün oyunlar süresince Yang kısmındaki dolaşıklar bazen azalıyor bazen çoğalıyordu. Fakat Yang kısmı her zaman son durumu gösterir bir kesit olmuştur. Oysa nereden nereye geldiğinin görüntüsü yin’de iğne oyası ile örülmekte ve tüm desen muhafaza edilmektedir. (Ekonomi bilgisi olanlar için şöyle bir benzetme de yapayım; Yang bilanço, Yin ise Kar zarar tablosu gibidir. Bilanço kesittir; nehrin bir noktasının debisidir. Kar zarar tablosu ise belirli bir zaman aralığının hikayesidir.)

Şöyle düşünelim; bir bilgisayar programı yazıyorsunuz; bir çok komutlar ve bir çok satır içeren bilgiler döşüyorsunuz. Programı çalıştırdığınızda sonuç neyse odur. Onun neden öyle olduğu yazılım kısmına bakılmadan anlaşılamaz. Çünkü Yang bir sebep/sonuç bütünlüğüdür. Süreç bilgisi için Yin’e başvurmalısınız.

Bazı öğretilerde bahsedilen akaşik kayıtlar dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir?

Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

Bu durumda izah etmeye çalışacağımız cümleye geri dönelim:

“Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).”

Oyundaki hatalar; DÜNYA’nın Yin’inde birikmiş olan ve Yang’ı son duruma getiren tüm sapmalardır.

Kendindeki hatalar ise, kendi tüm soy kütüğünün birikmiş hatıraları ve Animusunun dağınıklığıdır.

 

Şimdiye kadar bütün öğretilerde yer alan ve bir türlü tam olarak anlayamadığım RUH  kavramı, sanırım insanın içindeki animus/Yang parçasıdır.

Beden ölümünü müteakiben Dünyanın animusuna karışan düzensiz ipeksi kırışığımız.

Eğer buna ruh diyeceksek o zaman onun, hayat bilgisinden yoksun yani geçmişsiz bir şu andalık olduğunu mu söyleyeceğiz? Neyse o olan, muhakemesiz bir akış! Öyle ya muhakeme için sebep/sonuçları sıraya koymak, yani oyun sistematiği gerekir.

Zaten tipik bir erkek (animus oranı yüksek) de kadınlar tarafından böyle tanımlanmaz mı; düşüncesiz, muhakemeden yoksun, daha çok şu anda ve saftirik olan.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

 

Dikkat Enerjisi=Sevgi

Sevgiyi bir kelime olarak almak, onu kavramsallaştırmak sanırım biz insanlar için oldukça talihsiz bir edim oldu. Oysa son derece basit refleksin sonucudur o, en yalın haliyle dikkatiniz “sevgi diye isimlendirilen” işlevdir.
Örneğin bir objeye yönelttiğiniz dikkatiniz, kızgınlık veya nefret duygusu ile desteklenmiş olsa bile bu sevgidir. Tuhaf geliyor kulağa değil mi?

Öncelikle sevginin bir duygu olmadığı konusunda anlaşmamız gerekiyor. Çünkü “duygular” bir düşüncenin ürünüdürler, oysa sevgi bir düşünce edimi değildir. Varlığımızın yansımasıdır bir anlamda, eğer onu dışarı yansıtırsanız, dikkatiniz bişeye yönelmiş demektir, ya da aynı şekilde içinize de yöneltebilirsiniz onu.

Bu konuya BKÖ’de oldukça büyük yer verilmişti:

Yeniden çok önemli bir konuya geri dönmek istiyorum; ilgi enerjisi…

Buna belki yoğunlaşmış dikkat de diyebiliriz. İnsan için hayati öneme haiz olan dikkat , enerji alışverişinin bildiğim en belirgin şeklidir.

İnsan dikkat gösterdiği her şeye görünmeyen ama çok güçlü halatlarla bağlanır. Bu bazen onu düştüğü denizden kurtarır, bazen de köleliğinin garantisi olur. Her iki şekilde kullanımı da mümkündür  ve insan hayatında her iki yolu da defalarca yaşar.

İnsanın algısının bulunduğu yer onun yerleşik olduğu konumdur demiştik. Ve her bir konumdayken belli bir enerji seviyesinde olur. İnsanın herhangi bir andaki enerji kesiti alınsa belli miktarda enerji stoku olduğu görülebilir. Bu tıpkı banka hesabınızdaki para gibidir. Para olmazsa görünen dünyada yaşanmaz. Enerji olmadığında ise hiçbir yerde yaşanmaz.

İnsan enerjisinin büyük bölümü, istemli ya da istemsiz bedensel işlevlerin tamamı için harcanır.

Eğer kalan enerji olmuşsa bu miktar nasıl harcanmakta?

Bakış yoluyla. Dikkatimizi yönlendirdiğiniz şeye bakışımızla enerji köprüsünü kurarız.

Bu iki yolla olur. Bazı insanlar bu yolların birini daha yoğunluklu olarak kullanabilir.

Yollardan biri dışarıya bakıştır ki bu gözlerle yapılır.

Diğer yol da tahmin edeceğiniz gibi içeriye bakıştır bu da görmenin değişik bir türüdür.

İki yolun birbirinden fazlaca farkı, önceliği yoktur.

Fakat önemli olan iç ya da dış bakış değil neye bakıldığıdır.

Bakılan şey, insanı nasıl güçsüzleştirir önce bunu anlamaya çalışalım:

Canlı varlıklar olarak nitelediğimiz bitki, hayvan ve insanlar (Yukarıda anlattığımız gibi) içlerinde Yang parçasını taşıdıklarından kendi enerji üretimleri vardır. Aslında cansız diye nitelendirdiğimiz taş, toprak, su, hava, ateş ve diğer elementler de içlerinde BİR malzemesi taşıdıklarından aynı enerjiye potansiyel olarak sahipler.

Ancak OYUNun Yin parçası bir hayal, yalnızca sistem kısmı olduğundan kendi enerjilerini üretemezler. Onların var olmak için enerji sömürmeye ihtiyaçları var.

İşte bu sebeple bakışınızı oyunun Yin parçasına çevirdiğinizde sürekli bir enerji kaybına uğrarsınız. Bunu şöyle örnekleyebiliriz; geçmiş hikayeler, geleceğe ait planlar, duygular, bilgiler (kitaplar, TV), hayatın günlük rutinleri üzerine yararsız sohbetler gibi, sizden enerji alamadığında yok olup gidecek şeyler.

Dış bakışla, dünyadaki her şeye; insana, dağ-tepeye, çiçek-böceğe dikkat (ilgi) ile bağlandığınızda sizin enerjiniz ona doğru akarken onlarda bulan enerji de size akar. Yani bu bir enerji değiş tokuş işlemi olur. Fakat burada bile eğer farkındalıklı yapılıyorsa usta işi bir durum mevcut. Eğer baktığınız şeye gözünüzü dikiyorsanız, kendinizi o şeye odakladıysanız, yoğunluklu olarak sizden enerji akmaya başlar. Aslında baktığınız o şey sizi (algınızı) ele geçirmiş olur. Bu durum fevkalade enerji harcatır hatta bunu sürekli aynı şeye yaparsanız ölebilirsiniz bile!

Oysa bakarken dağınık bakıyor, odaklanmıyor, buna rağmen genişleyen algınızla birden çok şeyi görüyorsanız, bu durumda siz yoğunluklu olarak enerji almaya başlarsınız; çünkü birden çok şeyin enerjisi size akmaya başlar. Siz o anda bir havuz gibi olursunuz.

İç bakışla ise düşüncelere bakarsınız. Bunlar Yang parçasından yoksun şeylerdir, bu sebeple enerji değiş tokuşu yerine sürekli para harcatırlar. Sizin enerjinizle beslenip varolacaklar, aynı asalaklar gibi yaşamaya sizin üzerinizden muktedir olacaklardır.

Oysa içe bakışta da (düşünce-duygu kirliliği olmaksızın bir iç sessizlik sağlanabilmişse) dağınık bakma yöntemi uygulanabilir ve enerji almanın en üstün şekli de bu olabilir. Çünkü içteki alan uçsuz bucaksız, dağınık ipeksi atalarımıza kadar uzanabilen sonsuzluğun aslıdır (dıştakiler, bu sonsuzluğun yansımaları demiştik).

Eskiden buna derin tefekkür denirmiş, şimdilerde meditasyon deniyor. Dinlerin de dualar, namaz, zikir vasıtasıyla taraftarlarını çekmeye çalıştığı bu dipsiz alandır. Ancak bunların neredeyse tamamı boşa gitmektedir; çünkü insanın en güç yapabildiği şey iç sessizliği sağlamaktır. İnsan gerçekte almayı bilmez.

Almak, için vermeye çalışmayı durdurabilmek gerekir.

Eğer sürekli olarak, duygularınızı, onu bunu, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız, içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz. Ve doğrusu yazık olur!

İnsan bir telsiz aleti gibi olmasına rağmen, sürekli yayın yapan, üstelik bununla gurur duyan bir radyo/televizyon gibi davranıyor. Oysa telsiz iki yönlü bir alettir ve eşzamanlı çalışmaz. Karşıyı dinlemek için siz susmalı ve “tamam” deyip beklemelisiniz.

Maalesef özellikle günümüz insanı iç ya da dış konuşma yapmadığında yok olacağından/yok sayılacağından delice korkuyor. Çoğunlukla bu korkudan bazen de kibirden konuşup duruyor. Şu anda benim yapmakta olduğum da budur.