Çok beklettiniz…

İzmit’te üç elektrikçi başka güce ihtiyaç olmadan elektrik üreten cihaz yaptıklarını iddia etti Mustafa BAĞDİKEN/İZMİT

İzmit’te çıraklıktan yetişme 3 elektrikçi arkadaş yakıt, su ve benzeri hiç bir madde kullanılmadan ve başka bir yerden enerji almadan, kesintisiz elektrik üreten bir cihaz geliştirdiklerini ileri sürdü.   Şu anda kendi dükkanlarında kullandıkları, 380 volt elektrik veren 5 KV gücündeki cihazın ampulleri kesintisiz yaktığını, televizyon ve buzdolabını da çalıştırabildiğini söyleyen 3 arkadaş, bu cihazı geliştirerek bir apartmana, fabrikaya, hatta bir kasabaya bile yakıta gerek duyulmadan istenilen güçte temiz ve kesintisiz enerji sağlayabileceklerini öne sürdü.
Cihazı imal eden Ercan Özel, İsmail Öner ve Aytaç Özel, en büyük korkularının bu buluşlarının çalınması olduğunu belirterek, cihazın içini ancak noter huzurunda ve devlet yetkililerinin de önünde kendilerine patent garantisi verilmesi kaydıyla açacaklarını söyledi. Kocaeli Sanayi Odası ile bazı Teknoparklar’ın, belirli bir deneme sürecinin ardından cihazın geliştirilmesi konusunda destek vermeye hazır olduklarını belirttiklerini öne süren 3 arkadaş elektrikçi, cihazın Türkiye’nin enerji sorununu çözebileceği görüşünü savundu. (dha)

Sanırım daha önce de buna benzer bir buluş duyulmuştu gerisi gelmedi, ben bu gazeticelere de şaşıyorum. Bu kadar önemli bi olay oluyor ve gerisi gelmeyince merak edip bakıyorlar mı ne olmuş neden iş gelişmemiş, o insanlar yaşıyor mu, akademik görüş alınmış mı? vs vs. Bedava enerji ya kimseyi ilgilendirmiyor, ya da bu insanlar öyle ümitsiz ki “bize yedirmezler abi!” modundalar.

Şu anda en önemsediğim konulardan belki ilk üç arasına giriyor benim; çünkü bedava enerji demek Yeni Dünya’ya geçebilen daha çok sayıda insan anlamına geliyor. Çünkü enerji kaynaklarını ellerinde bulundurarak diğer insanları köleleştiren güç merkezlerinin gereksizleştiği anlamına geliyor. Yukardaki gibi ya da daha önceki benzerlerinin başına neler geldiğini bilen varsa lütfen bizimle paylaşsın.

Not: Yeni dünyada olmasını istediklerimiz arasında imiş, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328

Kuantumun da babası

…

Derken tam o yıl “olağanüstü” bir şey oldu!

Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

Bu önerme öylesine duyulmamış bir şeydi ki, tam anlamıyla bir bomba etkisi yarattı. Çünkü o sırada fizikçilerin çoğu, doğanın klasik dünyasını bir süreklilik olarak kavrıyorlardı. Onlar maddenin biçimlerinin birbirlerine düzgün, devamlı olarak karıştığını düşünüyorlardı. Enerji, momentum ve açısal moment gibi çeşitli fiziksel nicelikler sürekliydi ve her değeri alabilirdi.

Oysa Planck’ın kuantum önermesinin ana fikri, dünyanın bu sürekli görüşünün kesintili görüş ile değişmesi gerektiğiydi.

Örneğin bir tahıl yığınına uzaktan baktığımızda onu düzgün bir tepe gibi görürüz, oysa yaklaştıkça yanıldığımızı anlar ve gerçekte ince tanelerden yapılmış olduğunu görürüz. Kesintili tanecikler tahıl yığınının birimleridir.

Planck kesintililik miktarını bir h sayısı ile belirledi. 25 Ekim 1900 yılında Berlin Deneycileri, Prusya akademisine verdikleri raporda “Bay Planc’ın verdiği formül, hata sınırları içinde deneylerimizi yeniden üretmektedir” dediler. ve böylece halen geçerli olan Planck sabiti hayatımıza girdi. O günlerde Einstein 21 yaşındaydı.

Einstein doktorasını yaptığı yıllarda bir patent firmasında çalışmaya başlamıştı bu sebeple kuramlar üzerinde çalışırken kendini daha serbest hissediyordu. O dönemde bir çok heyecan verici deney yapıldı fakat fizikçilerin çoğu bunları açıklamak için Newton yasalarından vazgeçmek istemediler.

1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı. Bu üç yazı da bilimsel başyapıtlardır ve Einstein’in başlıca ilgilerini de yansıtmaktadır: İstatiksel mekanik, kuantum teorisi ve görecelik.

Çalışmamın bütünü için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=209

Şikayet mekanizması

Dünyanın halinden, komşularınızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, ebeveyninizden, amirlerinizden, çalışanlarınızdan, yöneticilerden yani ilişkide olduğunuz olmadığınız herşeyden şikayet etmeyi bırakın artık; çünkü ne size ne de dünyaya bir yararı olmuyor.(pardon size dolaylı bi yardımı oluyor tabi)

 

Şikayet mekanizması, yani kendi kendine ya da başkalarına söylenip durma hali, bir an için görmüş olduğunuz (ve hoşlanmadığınız)gerçekliğin daha çok yerleşmesine, diğer anlarınıza da kalıcı olarak tutunmasına sebebiyet verir.

 

  1. etap: fiziksel-duygusal-zihinsel ya da ruhsal alanda hoşunuza gitmeyen bi şey olur. Hoşa gitmeme duygusu fiziki bir rahatsızlığa gebedir; çünkü aslında insan “-1, +1 ve nötr” yani bundan hoşlandım-bundan hoşlanmadım fazı arasında mekik dokuyan bir mekanizmadır. Eğer oluşan ŞEY, negatif/hoşlanmadım fazında ise insan o şeyden hemen uzaklaşmak ister. İşte sorun da burada başlıyor.
  2. İnsanın, (Gurdjieff’in deyimi ile makina insanın) hoşlanmadığı bişeyden uzaklaşabilme yeterliliği yok, Don Juan Matus ise bu durumu “acizliğine düşkünlük” olarak tanımlıyor. Oysa eğer insan bir an için durup düşünse önünde iki seçenek olduğunu görebilirdi:
  • a) Hoşlanmadığı durumu ortadan kaldırmak: Harika ve kesin bir çözümdür. Fakat maalesef bunu yapabilmek için yeterli enerji çoğu kez insanda birikmemiştir. (çünkü her gün periyodik olarak üretilen insana ait farkındalık enerjisi, gündelik saçma sapan şeylere yönlendirilerek bitirilmiştir.)
  • b) Eğer ortadan kaldırmak mümkün değilse, hoşlanılmayan durumun pozitif gölgesini bulmak ve ona sığınmak (hiç bişey tek yönlü olarak varolamadığından, her iyi şeyin kötü, her kötü şeyin iyi gölgesi mutlaka vardır, fiziki bir gerçeklik olarak bu çift kutupluluk kaçınılmaz). Halk arasında bu işleme “bükemediğin eli öpmek” de denir. Buradaki öpme işlemi kerhen olmamalı gönülden olmalıdır; çünkü olayın pozitif yansımasını bulduk ve gönülden iman ettik.
  1. Görüleceği gibi hoşlanılmayan durumdan iki çıkış yolu varken, şikayet mekanizmasını işletmek göz göre göre çözümsüzlüğe tıkılmak anlamına geliyor. Normalde hiç bir insanın kendisini bu pozisyona sokmayacağını bildiğimden, sebepleri gerçekten de araştırdım. Ve gördüm ki; şikayet, masumane yapılan bir çeşit çaresizlik ifadesi değil, tam tersine taammüden enerji çalma işlemidir.
  2. Sürekli şikayet edip duran, aynı şeyleri bıkıp usanmadan senelerce tekrar eden insan, hem kendisini dinlemek durumunda bırakılmış insanlardan ve hem de bizatihi evrenden enerji dilenmektedirler. Gerçekten bu yol da bir başka enerji temin yoludur, bunu itiraf etmek zorundayım; fakat bunun evimize giren hırsızın (şikayeti dinlemek durumunda kalandan çalınan) yaptığından ya da dilencinin (kendi iç konuşmasıyla evrene şikayet ederek) durumundan bir farkı olmadığı kolayca anlaşılabilir. Bana göre iyi ve kötü olmadığı için bu yolu tercih etmişliğin de sakıncası yok.
  3. Şikayet yolu ile enerji temin etmenin benim gördüğüm kadarı ile çok zor olan bir yönü var; bu temin şekli bir anlamda mehter takımının hareketine benzer, her an şikayet halinde olunduğu için kişi, şikayet ettiği hususları diğer hoşlandığı anların üzerine de yapıştırmaktadır. Güneşli bir günü boya kalemleri ile karartmak gibi, böylece şikayetçinin her anı, hoşlanılmayan halini alır ve aslında böylece bütün anlar hırsızlığın kapitali olur.
  4. Dünyada nasıl ki profesyonel hırsızlar ve dilenciler varsa, enerji konusunda da profesyonelleşmiş çok sayıda insan var. Yine nasıl ki, bazen insan profesyonelce hırsızlık mesleği yapmadığı halde şartlar gerektirdiğinde, küçük/büyük hırsızlıklar yapabiliyorsa, yine enerji konusunda da zaman zaman her insan bu yola başvurabiliyor. Fakat bunlar profesyonel olmadıkları için kendilerine epeyce zarar verebiliyorlar. Hırsızlık ve dilencilik meslekleri genelde aile mesleği olarak nesilden nesile aktarılıyor, bu konuda da dikkatli olmak lazım.
  5. Korunma yolları: aslında bu konuda yalnızca kendi amatörce yöntemimi aktarabilirim, bir kere profesyonellere karşı hiç acımam yok, mümkün olduğunca uzağa atarım kendimi. Bir kaçını bu çarktan kurtarmayı denedim, başarılı olamadım. Aileden gelme profesyoneldiler. Amatör şikayetçilere ise daha farklı davranıyorum. İçinde bulunduğum duruma göre benden almayı düşündüğü enerjiye isteyerek geçit veriyorum; fakat limitsiz değil, kendimi de öldürmeye niyetim yok. İçimden belli bir süre tanıyorum. Süre bitince kalkıp gidiyorum. Ya da tanıdığım süreden önce tükendiğimi hissedersem yine aktarımı kesiyorum. İşte böyle şeyler… (Bu yazı ne işe yarayacak onu da bilmiyorum)

 

 

Sibel Atasoy

23.04.08 – Beylerbeyi