Prestij

Prestij, Yönetmenliğini Christopher Nolan’nın yaptığı 2006 yılı Amerika, İngiltere ortak yapımı film. Yazar Christopher Priest‘in aynı adlı romanından (Prestij (Roman)) sinemaya uyarlanan filmin özgün adı; The Prestige‘dir.

Film Christopher Priest‘in Londra’da 19. yüzyıl sonlarında yaşayan iki sihirbazın öyküsünü anlattığı 1995 yılında yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Roman sihirbazlığı; vaat, dönüm noktası ve prestij olmak üzere üç evrede ele alır:
Vaat, sihirbazın yapacağını vaat ettiği sihrin sunumu.
Dönüm noktası; Nesnelerin tanıtımı, gerekli hazırlık, seyircinin heyecanlı bekleyişi.
Sihirbazlığın en üst noktası prestij; vaat edilen sihrin gerçekleştiği an, şaşkın ve hayran bakışlarla seyircinin alkışlaması.
Roman ve dolayısıyla aynı adlı romandan uyarlanan film, adını aslında sihirbazlık sanatı ile bir ilgisi olmayan bu üç evreden, sihirbazlığın en üst mertebesine vurgu ile prestijden alır.
Prestij’de ilginç bulunan başka bir vurgu, ana karakterlerin kahraman/antikahraman olarak gel-git yapması, dolayısıyle seyircinin kendisini hangi tarafta bulacağını bilemez durumda filmi izlemesi ve finalin ardından yapacağı sentezlerdir. Bu, filmin en önemli özelliği olarak nitelendirilebilir. Bunun yaniti filmin finalinde verilmis olsada, en temel soru yanitsiz birakilmistir. Asil soru rekabetin kontrolden cikmasina neden olan kazadir ki bunun yanitini sebep olan kiside bilmemektedir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Prestige_(film)

Not: Seyredenlere seyretmeyenlere filmi kısaca tanıttıktan sonra bu konuda biraz fikir yürütmeye başlayacağım devam yazıları gelecek 🙂

Körlük- Blindness

Adı bilinmeyen bir şehirde, ne olduğu anlaşılamayan bulaşıcı bir körlük salgını başlar.”Beyaz körlük” olarak tabir edilen bu durumdan etkilenmeyen tek kişi bir göz doktorunun karısıdır. Yavaş yavaş herkesi etkisi altına almaya başlayan bu salgının yayılışını ve yaşanan kaos ortamını canlı canlı gören doktorun karısı, kendisini ve ailesini bu zor durumdan kurtarmaya çalışır.

2008 Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak seçilen Blindness, Nobel Ödüllü José Saramago‘nun aynı isimli romanından uyarlandı. Filmin yönetmen koltuğu ise Tanrı Kent ile çok iyi eleştiriler almış ve en iyi yönetmen dalında Oscar adayı olmuş Fernando Meirelles ‘e emanet.

 

Körlük, büyük yazar Saramago’nun okuduğum ikinci kitabıydı, çok beğendiğim için sonraları bi kez daha okudum. Filmin kitaba oranla nasıl izlenim vereceğini henüz bilmiyorum; fakat görsel olarak insanlara sunulmuş olması her halikarda iyidir. Malum artık kitap okunmuyor, bu durumda ustalarla karşılaşabilmek için filmlere muhtacız 🙂

Matrix-Gerçekliğin hapı ne renk?

 MATRİX – GERÇEKLİĞİN HAPI NE RENK? 

Matrix Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

 

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hekırı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

 

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi?

 

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

 

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

 

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

 

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı ya da mavi hap kürü yaptığını düşündüğü zamanlardayız. Herkes farkındalığından ya da kurmaca düşlerinden memnun. Acaba bu doğru bir saptama mı? Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

 

Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı.  Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

 

Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

 

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi Cypher hapıdır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla  kaçış yolunda tutunmaya çabalarız. 

 

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır. Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

 

Peki kırmızı hapla uyandığımız gerçeklik ne kadar sahidir? Matrix filminde Soru sorunun içindedir.

 

Filmi tartışırken uyanmaya toslamak kaçınılmazdır yani.

Sadık Yemni

Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com

Dövüş kulubünde sorular

Neden her şey Marla ile ilgiliydi?
Neden Filmde ölen tek kişi BOB oldu? (testislerinin olmayışı ölümüyle ilintili miydi örneğin)
Neden dövüş kulubüne kadınlar alınmazdı?
Neden Dövüş kulubünün ilk, ikinci kuralı; “Dövüş kulubü hakkında konuşmamaktır”?
Neden ölmeden önce klüp üyelerinin adı olmazdı?
Neden bu projeyi (kargaşa projesi) başlatan Tyler olmalıydı?
Marla neden dibe vurmaya çalışıyordu?

“Kadınlar tarafından yetiştirilen bir nesil olarak aradığımız şeyin tekrar kadınlar olduğunu hiç sanmıyorum” diyor TYLER … Marlayla seks yapan da Tyler:  Sadece spor yapıyoruz!
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur.
Bir seferde sadece tek dövüş yapılır.
Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır.
Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer.

Not: Daha önce Neden sadece BOB öldü sorusuna cevap aramıştık, bekınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1386

Yukardaki yeni sorulara cevap arayabileceğimiz gibi bu başlık altına yeni sorular da ekleyebiliriz?