İade-i İtibar filmi:Hugo

Martin Scorsese’in fazla uzun olmayan (83 dakikalık) Hugo filmi, seyredilmesi gerçekten gereken bir filmmiş.

Filmi çok beğendim, her sahne birer sanat fotoğrafı gibi tasarlanmıştı. 3D olması tüm detayları gözler önüne seriyordu. Bi aktivite filmi olmasa da, kaba kuvvet, kesme-biçme, canavar düdükleri olmasa da üç boyutlu bir film yapılabileceğinin kanıtı gibiydi adeta. Bir film eleştirmeni değilsem de, sıradan bir seyirci olarak gözlere müthiş bi ziyafet çektiğini söyleyebilirim.

Fakat bu işin bence sadece küçük bir bölümü; çünkü Scorsese bu filmde o kadar çok şey söylemiş ki şaşarsınız! Kısa ve durgun bir filmde (çoğu kişi sıkıcı bulmuş yaptıkları yorumlarda) bu denli az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilmek kolay olmasa gerek.

İlk etapta gözüme çarpan mesajlar şöyleydi (belki ikinci kez izlesem başka şeyler de bulabilirim):

  1. Film, baştan sona mekanizmaları irdeliyor. Bir makina olarak dünyanın eksiksiz olduğunu (çünkü makinalarda yedek parça olmaz diyor) ve bu sebeple insan olarak bir işlevimiz olması gerektiğini savunuyor. Mesele insanın kendine has işlevini bulmasıdır diyor. Örneğin kahramanımız Hugo ve erken ölen babası aynı işlevdelerdi, yani tamirciler. Sistem onarıcılar. Ve onlar bu işlevi yaparken öylesine büyük sevinç duyuyolar ki, her anları cennette geçiyor sanırsınız. Sebebi, kendi işlevlerini bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Bu Arada Hugo’nun rüya aleminde iki kapıyı geçtiği de gözümden kaçmadı! (rüya gezginliği ya da rüyacı diyebileceğimiz literatür için önemli bir işaret)

  1. Filmin diğer çocuk kahramanı İsabel (sibel isminin diğer versiyonlarından) ise müthiş bir maceracı olarak önümüze çıkıyor. Yeni bir şey denemek gözlerini parlatıyor, kanını tutuşturuyor. O da kendi işlevini merak etmişti ve filmin sonunda gördük ki o da kendi işlevini buldu, bu macerayı hem yaşayan, hem izleyen ve hem de yazandı. O bir yazar oldu!

  2. Ben Kingsley, her filminde olduğu gibi tatmin edici bir performansla önümüze çıktı. Büyük bir maceracı, hayalci ve uygalamacı olduğu halde, dünyanın kaba ellerinde yorulmuş, yıpranmış ve küsmüş bir oyuncakçı dükkanı sahibini canlandırıyordu.

  3. İşte yazar Brian Selznick burada devreye girdi (kıymet bilen bir sinema aşığı aracılığıyla) ve iade-i itibar işlemine girişti.
    Peki kim, kime itibarını iade ediyordu?

Bana göre, BİLİM ve onun acar oğlu Teknoloji, varlıklarını borçlu oldukları Büyücülere, deniz kızlarına, hikaye anlatıcılarına, sihirbazlara ve tüm hayal kuruculara unutulmuş hatta karalanmış itibarlarını iade ediyorlardı.

Böylece eski hesaplar kapatılıdı. Buna gerçekten çok memnun oldum.

Daha dün sanırım, insanın kendi toplumu, kendi ailesi tarafından kabul görmemesinin ne büyük acı verdiğini söylemiştim. Eh işte onurlandırmadığınız geçmişin hayaletleri sizi şu andaki cenneti yaşamaktan alakoyar.

Öyleyse ustalarınızı onurlandırın. Pullarınız dökülmeyecek emin olun. Ben eminim. Görünen o ki, Scorsese de Selznick de böyle düşünmüşler.

Sinema sanatı, dünyayı yeniden kurdu. El (insan) yapımıydı fakat tüm taklitler aslını yüceltir, öyle değil mi?

Fetih 1453 – Film

Görsel açıdan cok iyi kurgulanmış bir film. “Masraflı” bir yapım olduğu belli. Teknik açıdan beğenmediğim yöntem filmin ilk girisinin tam bir belgesel filmine benzetilmesi idi. Arkadan konuşan ses belli bir zamandan sonra baygınlık getiriyor. Ama son sahneleri herşeyi telafi ediyor.

Diger taraftan filimin bir mesajı da olduğu kanısındayım. Bu mesajın da zaten son zamanlarda boy gösteren Osmanlı hayranligina bir tanesini daha eklemek olmuştur. Disa ve içe karşı verilmek istenilen mesajların olduğu kanısındayım. Içe doğru verilmek istenilen mesaj şöyle:
Çok dua edersen istediğine ulaşırsın mesaji. Iman kudreti ile Istanbul’un fetedildigini söylüyor. Ilk baştaki peygamberimizin soyleyisi, diğer taraftan Sultan Mehmet’in doğacağını gösteren işaretler, en sonunda Ak-Şeyh’in fetvasi ve zafere ulaşmadan önceki toplu namaz kılma olayı dua etmenin ne kadar kudretli olduğunu göstermeye çalışıyor.

Dışa verilmek istenilen mesaj ise biraz daha değişik. Filmde Türklere disardan bakış Türklerin dinsiz ve barbar olduğu yönde. Istanbul fetih edildikten sonra, Sultan Mehmet’in Hagia Sofia kilisesinde tüm hıristiyanlara seslenisi, barbar Türk diye bilinenlerin düşmanlarının dinini serbest bırakması “muhteşem yüzyılın” başladığının ve Türklerin gösterilmek istenildigi gibi barbar olmadigi olarak yorumlanabilir. Türklerin ne kadar toleransli bir halk oldugunun göstergesi olarak yorumlanabilir.

Hollywood vari film Türk toplumu için büyük bir reklam olabilir. Hem içe doğru, hem de dışa doğru. Içe doğru mesaj: iman edin. Dışa doğru verilen mesaj: barbar değiliz.

Turan Erdal

Ejderha Dövmeli Kız

Çok uzun bi film. Ben beğendim doğrusu, oyuncular ve görsellik açısından güzeldi. David Fincher ana hikayeyi yetersiz mi buldu da bi iki şey daha ilave etti bilemiyorum ama sanki 3 saatlik değil de belki beş saatlik bişey geçiyormuş hayalinden  🙂 Ersin benim kadar beğenmemiş olabilir belki, bilemiyorum çünkü sinemadan çıkıp Işılla buluşup kar yağışı altında balkonda saatlerce çan çan ettik. Bugünkü kahve istiabımı biraz aşmış olabilirim ama ne gam! Harika bi gün oldu. Halen öyle çünkü sizlerle beraberim ve donmuş bacaklarım sıcak evimin konforunda kendine geliyor 🙂

ek:  Hala ayaklarımı ısıtamadım 🙂
Filmi sevdim, oyuncular ve gerilimi yansıtması güzeldi. Paralel hikayeleri ve müziği kurgulaması da güzeldi. Fakat bazı yan hikayeleri bitirmemiş olması bir de sonunun sanki gelmeyecekmiş gibi olması, üstüne üstlük “en son son”un da beklediğim kadar etkili olmaması (sarılır ve giderler) eksileriydi. Birkaç hikaye anlatmaya çalışmasaymış daha vurucu olurmuş bana sorarsan…

sa: Aslında bu daha iyi, örneğin benim kitaplarım asla tek akslı omaz, her zaman bi kaç tanedir -bence böylesi güzeldir çünkü okuyucu katili son sayfadan önce bulamaz-ancak bu filmde sorun başka, yan akslar, birinci aks aydınlanıktan sonra gereksizce devreye girmişlerdi üstelik de uçları bağlanmamışgı. Kurgu hatası! Never mind, bence ilk hikaye yeterince güzeldi üstelik kamera da romantikti 🙂 Ejderha kız da çok etkileyicisunulmuştu, hala etkisindeyim.

ek: Yan hikayeler olmasına hiç lafım yok, çok güçlü yan hikayelerdi. Fakat bitirmediği için eksikliği hissedildi. Hele o sosyal kurum görevlisi adamla ilgili olan hikayeyi asansörde yarım bıraktı. Büyük ihtimalle kurgu masasında o hikayeyi bitirdiklerini düşündüler fakat bana bitmişlik hissi vermedi 🙂
Bunları saymazsak ben çok sevdim, kız da gizemli ve etkileyiciydi (ve saldırgan) 🙂

sa: Filmde kurgu hatası çok (bi kurgucu gözüyle bakınca), örneğn öylesine “deli” ve toplum dışı bi kız, bir anda (esas adamla bi seks yapınca) nerdeyse pamuk prensese dönüştü! Burada da ciddi bi rahatsızlık vardı. Ejderha dövmesinin anlamı filmde hiç bi yere bağlanmadı ki bu büyük bir hata! Demek bu kadar hatalı bi kurguyu bile bize sevdirmeyi başardı yönetmen :))))) Ayrıca Fincher gibi bi yönetmen (Seven ve dövüş kulübü gibi ilk onumda yer alan iki filmin yönetmeninden böylesi bişey beklenmezdi. Neyse düşüş dönemi olur, biliyosun Ortalamaya çekilme kanunu diye bişey var-dı eski dünyada!Yenisinde de olacak mı bilmiyorum.
Dövmeli kızın daha modern ve daha aklı başında bi benzeri var, bilmem izleyeniniz var mı, The good wife isimli dizide Kalinda diye süper etkileyici bi karakter var. Bazen onu seyrederken erkek olsaydım keşke gibi fikirler gelir aklıma 🙂

Galiba durumu çözdüm (oh be!), F incher iyi yönetmen ancak kurgucu değil! Daha önceki o süper Seven ve Dövüş kulubü filmlerinin kitapları muhteşemdi! Hatta ben romanların filme iyi aktarılamadığını bildiğimden her ikisinde de nerdeyse kitaplarından iyi olduklarını görmüştüm. Ejderha Dövmeli Kız da bi roman, isveçli bi yazarın çok satar bi romanıymış, okumadım ve sanıyorum ki kitap iyi değil.

AEÖ: Fincher’ın çektiği versiyonu henüz izlemedim ama milenyum üçlemesi olarak çekilen 2010 isveç versiyonu harikaydı. Amerikalıların alt yazılı film izleyememe gibi bir sıkıntıları varmış…Öyle duydum. Fincher gibi bir yönetmenin enerjisini yepyeni bir filme aktarmasını isterdim ama kitap uyarlamalarını sinemaya en başarılı şekilde aktaran yegane yönetmenlerden biri bence kendisi…Vardır bir bildiği…:)

EK: Son zamanlarda görüntü ve kurguyla haşır neşirliğimden gördüğüm şu ki kurgu çok ayrı bir sanat ve hiç de kolay değil. Hatta bazı -kurgucu- yönetmenler, kurgu yapabilmek için görüntü çektiklerini söylemişler 🙂
Ben filmi ilk duyduğumda orjinalinin çok güzel olduğunu söylemişti arkadaşım, bir de orjinalini izlemek lazım.

Prestij5 veTulio Kavramı

Konu Başı İçin Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1928

Bu konu Don Juan’ın velinimeti Nagual Julian ile ilgili. Önce kısaca onu tanıyalım. Nagual Julian, yedi kadın büyücü ve birçok çömezle birlikte bir çiftlikte yaşıyor, çevreye karşı, yedi kızkardeşi olan dini bütün bir toprak sahibi olarak görünüyormuş. Sözlü ya da felsefi öğretime inanmayan ve oldukça garip uygulamalar yoluyla büyücü yetiştiren biri diyebiliriz. Onun yöntemlerini tek bir kitapta toplamak mümkün olsaydı eminim hepimiz için büyük kolaylık olurdu J

Nagual julian’ın velinimeti Nagual Elias, önce aynı yaş, boy ve yapıda dört adam bulmuş ve onlara ispanyolca sayısına uygun olarak, Tuliuno, Tuliodo, Tulitre ve Tulicuatro isimlerini vermiş. Tulio uygulaması “denetlenen deliliğe” bir alıştırma olmak üzere planlanmış.

Amaç bu dört kişinin tek bir kişi; Tulio olarak görünmelerini sağlamakmış!

Onlar önce işe Tulio’nun görünüşünü tinden istemişler, bu niyet ile yapılıyormuş (istenirse bazı ritüller eklenirmiş, etkisi artsın diye). Bunu kolaylaştırmak için Nagual Elias, onları çok ufak ve ırak bir depolama odasına koymuş ve orada tin onlarla konuşmuş. Tin önce türdeşliklerini niyet etmeleri gerektiğini söylemiş. Dört haftalık  mutlak yalıtılmışlıktan sonra hepsi de aynı özelliklere sahip olmuşlar.

Nagual Elias, niyetin onları kaynaştırdığını ve bireyselliklerinin el değmeden kalacağının kesinliğini kazanmış olduklarını söylemiş.

Böylece ortaya çıkarılan Tulio karakteri, Don Juan gibi büyücü çömezleri üzerinde eğitim amaçlı kullanılmaya başlamış.

Çömez eve ilk geldiğinde, bu dört adam sürekli onun önüne Tulio karakteri ile çıkmaya başlamış, ve sanki tek adammışlar gibi devamlılık gösterisinde bulunurlarmış. Tabi onların bu gösterisinin inandırıcı olmasının pekiştiricisi evdeki büyücü kadınlarmış. Çünkü onlar da tulioların tek kişi olduğu şeklinde davranış içindelermiş!

Çömezi yönlendirildiğinin (tek bir Tulio’nun varlığına) dışında her şeye karşı kör bir hale getirmeleri üç aylık dikkatli ve sürekli eylemlerle olanaklı olabilmekteymiş. Üç aydan sonra görmezliği öylesine belirginleşmiş ki (!) Tulioların artık dikkat etmeleri gerekmiyormuş bile. Evde doğal olarak davranmaya başlamışlar. Hatta kimliklerini aynı tutan giysiler giymeyi bile bırakmışlar ve çömez bu ayrımı ayırt edememiş!!!

Eve yeni çömezler geldiğinde Tulio’lar bu uygulamaya yeniden başlamak zorunda kalıyorlarmış tabi.

Tulio’lar, nagual Elias’ın zaferleriymiş, onlar  ayırdedilmezliğin özüymüşler. Onlar öylesine harika iz sürücülermiş ki, tüm işlevsel amaçlar için sadece biri var oluyormuş. İnsanlar hergün onları görüp konuşmalarına rağmen, ev sakinlerinin (büyücüler) dışında hiç kimse dört Tulio olduğunun farkında değilmiş J

 

Los Tulios

http://www.geocities.com/tmontgari/pag16.html

 

Peki bu ne işe yarıyor derseniz, Çömezin sessiz bilgiye girişi için kırması gereken devamlılığı ona anlatmak, gerekli şoku yaratmak için yeri geldiğinde kullanılıyor. Örneğin Don Juan’ın sessiz bilgiye girişi için hazırlanan o muhteşem nehre atma senaryosu, o an için fevkalade başarılı olmasına rağmen aradan bi kaç gün geçince DJ yeniden devamlılığına geri dönüvermişti. Öyle bi kaç kez kafa kırmak yetmiyo! J)) Bunun üzerine Nagual Julian, DJ için gayet hoş bir Tulio gösterisi hazırlıyarak onu darmadağın etmeyi başardı.

İşte Tuliolar böyle bişey, sürçü lisan ettiysek affola, gökten üç elma düşmüş…

 

İşte ikiziyle BİR adam olan sihirbazın durumu da yukarıdaki kavramı çağrıştırdı bana.

Filmdeki kadınlara gelecek olursak (gelmesem mi!), belki bu konuya benden daha çok dikkat etmiş olanlarınız vardır, ne de olsa bir kez izledim filmi. Kısaca söyleyebileceğim şu; kadınların sezgileri çok güçlü, bu konuya özellikle vurgu yapılmış. Örneğin sihirbazın karısı, onu gerçekten sevdiği zamanı anlayabiliyordu; çünkü ikizlerden yalnızca biri seviyordu onu! 🙂 Diğeri rol yapıyordu eşinin yanındayken. İkizlerin yaptığı gibi sevinci ve hüznü ve kişiliği paylaşan bileşik bir yaşama geçildiğinde, evlilik kurumunun iflas etmekte olduğunu anlıyorum, filmde bu;  sihirbazın karısının kendisini asmasıyla sembolize edilmiş. Hatta bırakın evliliği onun bir öykünmesi olan metres kurumu bile yürümüyor!

Filmde beni en çok üzen galiba Tesla’nın durumu oldu. Ne büyük bir yalnızlık?! Gezgilerin her daim başına gelen türden. Ve ışınlama teknolojisinin en basit açmazıyla takdim edilişi. Yönetmen bu konuya fazla el atmıyor.

Sonuçta sihirbazın yarısı idam edildi, diğer yarısı da Sağır’ı öldürüp (zaten o fazla yaşamazdı, bıraksan intihar ederdi gibi geliyor bana), kızını yanına aldı. Sanırım bir köşeye çekilip sanatını kızına öğretecektir.

Aynı dönemde yapılan ve bence adı daha çok duyulmuş olan İllizyonist filmini Edward Norton sebebiyle dikkatimi çektiğinden zamanında izlemiştim ve açıkçası Prestij’i çok daha derinlikli buldum.

 

Şimdilik aklımda kalanlar bu kadardı.

Prestij3- Giden Adam

Konu başı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1917

Sonunda tinin ağzından konuştuğu, yanlış düğümden suçlanan sihirbaz, yeni ve müthiş bir numara bulur: “Giden adam!” Adı bile son derece manidar 🙂

Bi yere gitmesi gereken bi adam olduğu muhakkak da bu nasıl yapılacak?

Demiştik. “Giden adam” şovunun mantığı şuydu; sahnede kapısı olan iki boş kutu var, sihirbaz kapının birinden girerken elindeki kauçuk topu yere vuruyor ve gidiyor, aynı anda diğer kapıdan aynı(!) kişi çıkıyor ve zıplayarak gelen topu yakalıyordu. Tabi asla mümkün değilmiş gibi göründüğü için gösteri büyük sükse yapmıştı.

Karısı öldüğü için hırslı olan diğer sihirbaz, biz ona “sağır” diyelim şimdilik, -çünkü tinin sesini duyamamıştı ya- bu gösterinin triğini bir türlü bulamaz ve sinirinden, kıskançlıktan küplere biner. Organizatörü sonunda Sağır’a benzer alkolik bir aktör bulur ve onu Sağır’a benzer şekilde yetiştirir. Böylece onlar da “giden adam” şovuna başlamış olurlar. Bir kapıdan Sağır girer ve kapının altındaki delikten aşağıdaki döşeğe düşerken, diğer kapıdan alkolik aktör dışarı çıkar ve gösterinin en büyük parsasını toplar, yani alkış ve tezahüratı her gün aktör toplarken, asıl (Sağır) mahzende bu tezahürün sesini duyar ancak! Zamanında duyamadığı Tinin bir cezasıdır sanki bu.

Fakat Sağır sadece alkışı bizzat alamadığına değil aslında rakip gösterinin hala bulamadığı püf noktasına çıldırmaktadır. Bu onu için için yer. Sonunda “elini kirletmeye” karar verir (Elini kirletmek, en başta Sağır ve organizatörün şiddetle karşı çıktığı şeydir). Sihirbazı bir dalevereyle pusuya düşürür ve ondan “Giden Adam”ın formulünü ister. Sihirbaz ona TESLA’nın ismini verir. Sağır bu ismi gördüğü anda birden herşey aydınlanır gibi olur; çünkü sihirbazın gösterisi yalnızca bir sihirbazlık olsaydı kendisi bunun anahtarını bulabileceğinden emindir, en büyük sihirbaz kendisidir ne de olsa! Tesla ismi, neden çözümü bulamadığının kesin cevabı gibi gelir ona ve doğruluğunu hiç sorgulamaz. Her şeyi iptal eder,  Amerikanın yolunu tutar, orada Tesla’yı bulur ancak onunla görüşmek öyle kolay değildir, nerdeyse Dövüş kulubüne giriş gibisinden bir sınava tabi tutulur, bakalım gerçekten isteğinde dayatabilecek midir?  Görüştüklerinde Tesla ona bu işin peşini bırakmasını ve kendisine yalnızca bela getireceğini söyler, hem de bikaç kez! (Tin bu kez Tesla’nın biçiminde görünür Sağır’a) Oysa bizimki sağır olduğunu zaten kaç kez ispat etmiştir şimdiye kadar!Sonunda ona siparişini verir, gerçek bir numara istemektedir o da (rakibininki gibi) ve bütün parasını Tesla’yı finanse etmeye adar. (Şunu hiç aklına bile getirmez; Bunca olağandışı şeyi gerçekleştiren Tesla neden bi dağ başına kaçıp saklanmıştır ki?! Neden Dünyanın en büyüğü değildir? Burada yine Otostopçunun Galaksi Rehberindeki kahin metaforunu görüyoruz!)

 Burada birçok badire atlatıldıktan sonra beklediği numarayı ve kullanım klavuzunu alarak geriye döner. Gösteriyi bir finansörün yanında gerçekleştirdiğinde adam her türlü desteği vermeyi taahhüt eder ve en muhteşem gösteri salonunu 100 günlük bir gösteri için kiralarlar! (niye 100 gün?)

Sağır, bodrum katında sadece kör adamları çalıştırmaktadır (körler sağırlar birbirini ağırlar!), organizatörünün bile oraya inmesini yasaklamıştır. (Kör adamlarla çalışılmadan yükselinemiyor bu durumlarda!) Aslında diğerleri bunun gösterinin triğini saklamak için olduğunu düşünerek normal kabul ediyorlar, doğrudur da bir anlamda fakat mesele onların düşündüğünden çok daha vahimdir.

“Bir adamın gittiği doğrudur da bir adam da gelmektedir aslında!!!”

-devam-edecek-