Bilimin En Güçlü Cümlesi Neden “Bilmiyorum”dur?

Bir araştırmacının laboratuvarda, konferans salonunda ya da kalabalık bir tartışmanın ortasında söyleyebileceği en cesur cümle şudur: “Bilmiyorum.” İlk bakışta bu ifade bir eksiklik ilanı gibi görünür. Oysa bilim açısından çoğu zaman yeni bir keşfin kapısını açan anahtardır. Çünkü bilimin görevi, zaten bildiğimizi parlatmak değil; henüz anlamadığımız alanları dürüstçe haritalamaktır.

İnsan zihni belirsizlikten pek hoşlanmaz. Boşlukları hızlı açıklamalarla doldurmak isteriz. Bir hastalığın nedenini, bir gezegenin davranışını veya bir toplumsal olayın sonucunu hemen kavradığımızı sanmak rahatlatıcıdır. Fakat rahatlatıcı olan her şey doğru değildir. Bilimsel alçakgönüllülük, zihnin bu aceleciliğine karşı kurulmuş bir fren sistemidir: “Elimdeki veri bunu söylemeye yetiyor mu?”, “Başka bir açıklama mümkün mü?”, “Yanılıyor olabilir miyim?” Bu sorular, araştırmacının entelektüel emniyet kemeridir.

Cehalet Değil, Sınır Bilgisi

“Bilmiyorum” demek, hiçbir şey bilmemek anlamına gelmez. Tam tersine, neyin bilindiğini, neyin varsayıldığını ve neyin henüz karanlıkta kaldığını ayırt edebilmektir. Bu ayrım çok değerlidir. Örneğin bir iklim bilimci, belirli bir modelin güçlü tahminler sunduğunu ama yerel etkiler konusunda belirsizlikler bulunduğunu söyleyebilir. Bu, modelin değersiz olduğu anlamına gelmez; modelin sınırlarının açıkça tarif edildiğini gösterir. Sınırlarını bilen bilgi, sınırlarını gizleyen bilgiden daha güvenilirdir.

Bilim tarihi, fazla emin olmanın bedelini gösteren örneklerle doludur. Bir zamanlar evrenin Dünya’nın çevresinde döndüğü düşünülüyordu. Hastalıkların “kötü hava”dan kaynaklandığına inanılıyordu. Kıtaların sabit olduğu kabul ediliyordu. Bu fikirlerin bazıları kendi dönemlerinde makul görünüyordu; fakat gözlem, deney ve eleştiri karşısında ayakta kalamadılar. Bilim ilerledi, çünkü bazı insanlar yerleşik kanaatlere karşı “Ya bilmiyorsak?” diye sordu.

Şüphe, Bilimin Motorudur

Bilimsel alçakgönüllülük pasif bir çekingenlik değildir. Araştırmacının hiçbir iddiada bulunmaması da değildir. Aksine, güçlü hipotezler kurmayı; sonra da onları en sert sınavlara sokmayı gerektirir. İyi bir bilim insanı fikrine âşık olmaz, fikrinin dayanıklılığını test eder. Deney başarısız olduğunda bunu kişisel bir yenilgi saymak yerine, gerçeğe biraz daha yaklaşmak olarak görür. Çünkü yanlışlanan bir hipotez de bilgi üretir: En azından o yolun çıkmaz olduğunu öğreniriz.

Bu tavır, akademik tartışmaların tonunu da değiştirir. “Ben haklıyım” yerine “Kanıtlar şu an bunu destekliyor” demek, konuşmayı bir ego yarışından ortak bir araştırmaya dönüştürür. Eleştiri saldırı olmaktan çıkar; yöntemin doğal parçası hâline gelir. Akran değerlendirmesi, tekrar deneyleri ve açık veri pratikleri tam da bu nedenle önemlidir. Bir bulgunun gücü, onu kimin söylediğinden değil, başkalarının onu sınayıp sınayamadığından gelir.

Üstelik bu erdem yalnızca laboratuvara ait değildir. Günlük hayatta da kesinlik satıcıları bolca bulunur: Her soruna tek cümlelik cevap verenler, karmaşık meseleleri kolay sloganlara indirenler, şüpheyi zayıflık sananlar. Bilimsel alçakgönüllülük bize daha zor ama daha verimli bir yol önerir: Bilmediğimizi kabul edelim, soruyu keskinleştirelim, kanıt arayalım ve gerektiğinde fikrimizi değiştirelim.

Sonuçta “bilmiyorum”, bilimin karanlığa teslim oluşu değildir. Elinde fenerle karanlığa doğru atılan ilk adımdır. Araştırmacının gerçek gücü, her şeyi biliyormuş gibi görünmesinde değil; bilginin henüz bitmediğini kabul edecek kadar cesur olmasındadır.

Mental ve Spritüel Direnç

Naturel direnç, yürüdüğün yolun, yaslandığın duvarın seni taşıması gibidir. Yaratımdan gelen fiziksel limitler gibidirler. Değişikliğe ve adaptasyon esnekliğine açık olması şartıyla her şeyin yerli yerinde durması ve kendi işlevlerini yerine getirmesi, sağlıklı, doğal bir direnç göstergesidir.Ancak İnsan, naturel olmayan dirençleri de geliştirmiş durumdadır.
4 ÇEŞİT DİRENÇ VAR demiştik, yazının başlangıcı için tıklayınız.

3- MENTAL DİRENÇ

Duygusal direnç bir şeylerin kötü olduğunu düşünmektir mental direnç ise yanlış olduğunu düşünmektir. Burada korku ve öfke belirmez. Ancak kendine saygıyı, değer vermeyi aşındırır, bu da sağlığı etkiler. Mental direnç eleştiri formunu alır ve Ku, her eleştiride yumruk yemiş gibi olur. Eleştiriyi ister kişi yapsın ya da kişiye yapılsın fark etmiyor, Ku etkileniyor. (çünkü Ku özne-zaman bilmez)

Alışkanlık haline gelen eleştiri sesli ya da sessiz yapılsın fark etmez,gerilimi arttırır. Eleştirinin olumlusu yoktur, bu sadece eleştirinin içine sadece bir özür koymaktan başka bir işe yaramaz.

Beliritileri: Astım, alerji, soğuk algınlığı, başağrısı, artrit

İlla eleştiri yapılacak ise Sergei sandviç şeklinde olmasını öneriyor. Yani gerçekten övülecek iki durum bul ve eleştiriyi araya yerleştir. Bu hem eleştiriyi söyleyememe stresinden kurtarır, hem de kendinin ve karşıdakinin Ku’sunu vereceği zarardan korur (yine de zarar sıfır değildir).

4- SPRİTUEL DİRENÇ

Bu direnç, yabancılaşmadan gelir. Bir grup ya da Dünya’nın geri kalanına ait olmama hissinden oluşur..Bu yabancılaşma büyük bir strese sebep olur. Meditasyon yapanlar, gündüz rüyaları (vizyon) görenlerde bu direnç gelişebilir. Bu tür ayrılıkçı odaklanma aktiviteyi düşürür, oksijen akışını azaltır ve Lono ile Ku’nun ayrı düşmesine sebep olur. Aynı şey çok uzun uyuyanlarda da olur. Çünkü dünya frekansından uzaklaşmaktadırlar. Bedene dönmek zorlaşır.

Ruh ve beden birbirine yetişemez.

Çözüm: Beklentisizce sevgi ve onaylama öneriliyor.

Otizmin kıyısındaki kişiler, bu direnç içindedirler. Bu tür kişilere nazikçe yaklaşıp belki biraz da dokunarak teşekkür ederim demek onları bu yabancılaşma hissinden kurtarabilir.

Lemurya toplumunda 10 ile 80 yıl arasında bir çocuk dünyaya geliyor ve bu, bütün toplumun çocuğu oluyor. Kimin anne olacağına karar veriyorlar. Anne olacak kişi de bu doğum sürecinde fiziksel bedende bulunmaya kabul sunmak durumunda. Onlarda da fiziksel bedene yabancılaşma var . Bu da sprituel direnç oluşturuyormuş. Fiziksel bedende çok az zaman geçirdikleri için bu konuda biraz hatalı olduklarını kabul ediyorlar.
Kurumsal dinlerin üst düzey temsilcilerinde de yabancılaşma çokça görülüyor.Bu durum doğrudan ego ile ilgili değildir.

Sibel Atasoy’un Urban Shaman seminerinden tape edilmiştir, kaynak belirtmeden alıntı yapmak uygun olmaz.

Sözdebilim

Sözdebilim veya sahte bilim (İngilizce pseudoscience) bilimsel olarak tanımlanmakla birlikte bilimsel çalışmaların gerektirdiği standartları taşımayan veya yeterli bilimsel araştırma ile desteklenmeyen bilgi, metodoloji, inanç ve pratikler bütününe verilen addır.

Terimin Doğuşu

Sözdebilim anlamına gelen batı dillerindeki pseudoscience ifadesi Yunanca’da sahte, sözde anlamına gelen pseudo köküyle Latince’deki bilgi veya bilgi alanı anlamına gelen scientia teriminin biraraya getirilmesiyle türetilmiştir. İlk kez 1843 yılında kullanılmıştır. Kelime genellikle negatif bir bağlamda kullanılmaktadır ve bilim olarak etiketlendiği halde bilim alanına girdiği düşünülmeyen şeylerle ilgili küçümseyici bir yan anlamı da içermektedir. Sözdebilim yapmakla eleştirilen kişiler, doğal olarak bu sınıflandırmayı kabul etmemektedirler.

Belirli bir bilgi, metodoloji, araştırma ve uygulama alanının gerçekten bilimsel olup olmadığıyla ilgili standartlar araştırma alanına göre değişkenlik göstermekle birlikte yeniden üretilirlik (reproducibility) ve farklı özneler tarafından doğrulanabilirlik (intersubjective verifiability) gibi temel prensipler aynı kalmaya devam etmektedir. Bu ilkeler belirli bir fenomenle ilişkili hipotez veya teorilerin başkaları tarafından da geçerli ve güvenilir olup olmadığını tespit etmek için daha ileri araştırmalara imkân veren ölçülebilirlik veya yeniden üretilebilirliği sağlamaktadırlar. Bu ön şartlar bir araştırmaya doğrudan veya dolaylı olarak önyargıların hakim olmasını önlemektedir.
Devamını oku “Sözdebilim” →

Teleolojik Aklın Eleştirisi

On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. ”

Tezin kendisi bu. Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!

Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.
Devamını oku “Teleolojik Aklın Eleştirisi” →