Yasal olan, doğru olan mıdır?
Bir kapıyı kırıp içeride kilitli kalan çocuğu kurtaran kişi suçlu mudur? Peki bütün izin belgeleri eksiksiz olduğu hâlde insanları açlığa mahkûm eden bürokrat masum mudur? Kaotik iyilik ile hukuki kötülük arasındaki gerilim tam burada doğar: Biri kuralları çiğnerken hayatı savunur, diğeri kurallara sarılarak zulmü görünmez kılar. İlk bakışta seçim kolay görünür. Elbette iyilik! Fakat ahlak, alkışlarla çalışan basit bir pusula değildir. Çünkü herkes kendi isyanına iyilik, rakibinin düzenine kötülük diyebilir.
Hukuk ile adalet aynı şey değildir. Hukuk, toplumun yazılı işletim sistemidir; adalet ise o sistemin hangi amaçla çalışması gerektiğine ilişkin ahlaki ölçüdür. İşletim sistemi bozulabilir, ele geçirilebilir veya insanı yalnızca bir dosya numarasına indirebilir. Kölelik, ayrımcılık ve siyasi baskı tarihin çeşitli dönemlerinde yasaldı. Nürnberg yargılamalarının bıraktığı sert ders şudur: “Emir aldım” sözü, vicdanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yasa davranışı yetkilendirebilir; fakat onu otomatik olarak erdemli yapamaz.
Düzenin gölgesindeki kötülük
Hukuki kötülük çoğu zaman şeytani kahkahalar atmaz. Kravat takar, form doldurur ve öğle arasında çay içer. Hannah Arendt’in dikkat çektiği kötülüğün sıradanlığı, zalimin her zaman kana susamış bir canavar olmadığını gösterir. Bazen o, düşünmeyi prosedüre devretmiş çalışkan bir görevlidir. Kurbanı görmez; yönetmeliği görür. Acıyı duymaz; maddeleri sayar. Böylece vicdan, kurumun koridorlarında kaybolur ve kimse kendisini sorumlu hissetmez. Zulmün en verimli yakıtı nefret değil, parçalanmış sorumluluktur.
Jungiyen açıdan bakıldığında düzenin de bir gölgesi vardır. Toplum, saldırganlığını ve iktidar arzusunu “kamu yararı” maskesinin arkasına saklayabilir. Kişi kendi karanlığını tanımadığında onu yasaya yansıtır; cezalandırma tutkusunu adalet, korkusunu güvenlik, itaat arzusunu istikrar diye adlandırır. Bu nedenle hukuka körü körüne bağlılık bazen ahlaki olgunluk değil, belirsizlikten kaçıştır. İnsan, kendi kararının yükünü taşımak yerine mührün arkasına gizlenir.
Kaotik iyiliğin tehlikeli cazibesi
Yine de kuralları çiğneyen kahramanı romantikleştirmek tehlikelidir. “Vicdanım böyle istedi” diyen herkes Antigone değildir; bazıları yalnızca kibirli, dürtüsel veya iktidar heveslisidir. Kaotik iyilik, içindeki gölgeyi tanımazsa hızla kaotik narsisizme dönüşebilir. Kendisini seçilmiş kurtarıcı sanan kişi, başkalarının özgürlüğünü onların iyiliği adına ezebilir. İyi niyet tek başına yeterli değildir; çünkü tarih, cennete götürdüğünü iddia eden kanlı kestirme yollarla doludur.
Öyleyse ahlaki itaatsizliği üç sınavdan geçirmek gerekir. Birincisi zorunluluk: Kuralı çiğnemeden ciddi bir haksızlığı önlemek mümkün mü? İkincisi orantılılık: Verilen zarar, engellenen zarardan daha mı küçük? Üçüncüsü hesap verebilirlik: Eylemi yapan kişi sonucunu üstlenmeye, gerekçesini kamusal biçimde savunmaya ve eleştirilmeye hazır mı? Gerçek vicdan yalnızca “hayır” demez; bedel ödemeyi de kabul eder. Bu yüzden sivil itaatsizlik, gizli bir ayrıcalık talebi değil, adaletsiz yasayı görünür kılan açık bir yüzleşmedir.
Sonuçta erdem, ne kuralsızlıkta ne de itaatte ikamet eder. Erdem, düzen ile vicdan arasındaki gerilimi uyanık biçimde taşımaktır. Kurallar insan onurunu koruduğunda onları savunmak gerekir; insanı öğüttüğünde ise itaatsizlik ahlaki bir görev olabilir. Asıl soru “Yasaya uydum mu?” değil, “Gücümü kimin hayatı üzerinde, hangi gerekçeyle kullandım?” olmalıdır. Çünkü adalet bazen üniforma giyer, bazen barikat aşar. Kötülük ise en çok, kendisini tartışılmaz bir prosedür gibi sunduğunda güçlenir.