Kadınlar neyin peşindeler?

Kadınlar neyin peşindeler? Gerçekten?
Eski biçilmiş roller hızla siliniyor, sanki bi merci tarafından yutuluyor veeeee bu boşluğa ne doluyor? Bi fikriniz var mı?
Sanırım artık insanları iki cinse bölmek de zorlaşıyor. Böylece toptan ve en sade şekliyle sadece insan diyebileceğiz herhalde.
“Sadece insan”ların eski tarz ilişkiler kurup sürdürmesi beklenemeyeceğine göre, her bişeyi yeniden inşa etmek gerekecek. Daha doğrusu o kendiliğinden inşa oluyor da bizler; özellikle gözlemci konumunda olan yazarlar, şairler, ressamlar, kurgucular yeni oluşumun ilk ipuçlarını bilerek ya da bilmeyerek ele geçirmeye başlayanlar, onları izlemek lazım.
“Nereye gidiyoruz zaman erirken dondurma tadında” demiştim, hakikaten de öyle bi andayız galiba.

Daha geçenlerde ilişkiler konusundabi dizi yazı yazdım, tabi bunun için araştırdım ve gözlemledim. Belki şimdi oturup üzerinde biraz düşünmeliyim.
Aman canım düşünme yaşa işte diyenler de vardır (içimden bi ses diyor örneğin) velakin bir yönüm de izlemeye ve tahmin yapmaya bayılıyor işte, ne yapabilirim ki! 🙂

Zeynep A: günaydın..cama gelen kumrum 3 gündür yavuklusunu getiriyordu bu gün yerleşemeye karar verdiler.. :))) bence göz-le mek tahminlerden çook daha zevkli ve öğretici..çünkü içinde g-öz-lemek var,yani öz var…

Sibel A: günaydın. İzlemek-gözlemek aynı niyetle kullanılıyor. Bi de çıkarsamak var. Peki kumrular ile gözlemlediğin şey neydi?

Zeynep A:onu görüşünce anlatırım..hayvanlar kadar olamıyormuyuz detirtecek kadar muhteşemdi.. izlemek daha önce bir iz varda izleniyor hissi veriyor..gözlemek tamamen tarafsızlık hissi veriyor bana..

Sibel Atasoy Kelimeler herkesin içine bi aracı tarafından yerleştirilir ve kelimenin içeriği aracıdan muaf olamaz. Bu sebeple herkes aynı kelimeden başka şey anlar. Normaldir. Ben de gözlemek kelimesini çok severim ve hemen tüm eski yazılarımda detaylı olarak yer almıştır. Velakin bu keliime tek duyu organını göz’ü esas alan batı tarzı bi algıyı çağrıştırmaktayken, izlemek, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm duyu organlarımızla iz sürmeyi çağrıştırıyor artık bana 🙂  Sana “Hayvanlar kadar olamıyor muyuz” hissini veren bir işlem oldu içinde, o işleme ne ismi verirsin?

Zeynep A: enteresan..izlemek bana daha önce kurugusu olan bir şeyi izlemek gibi film tyatro tv vs gibi geliyor onlarıda izlemeyei sevmediğimi bilirsin..kuşlar içinde içimden tanımlama isteği gelmiyor..

Sibel Atasoy hayvanlar gibi olamıyoruz diyerek, insanları tanımladın ama?

Zeynep A: sanki isim onu tanımlıycak ve büyü kaçacak gibi his..kesinlikle isimlendirme isteğim yok. ordaki tanımlama değil doğayla uyumları açısından onlar gibi değiliz..bir gözlem..

Sibel Atasoy Hangi açıdan onlar gibi değiliz?

Zeynep A: doğayla uyumlarının doğal sonucu bir birleriyle uyumlarıda muhteşem.. beşeri ilişkilerde onlar kadar olamıyoruz..Olamıyorduk

Sibel Atasoy Güzel bi tamamlama oldu, geçmiş zaman. Bravo 🙂 Yani kuşlar (doğal olan)ile insan (beşer olan) arasında bir kıyaslama yaptığını söyleyebilir miyiz?

Zeynep A: doğaya uyum açısından evet..

Sibel Atasoy Teşekkürler. Bu işleme kıyas yoluyla çıkarsama yapmak deniyor.

Zeynep A: sonra bu çıkarsamaya bakarak yakında zeyno antalya dağlarından ceyn gibi bağıracak dersek buda tahmin mi oluyor.. :)))) tahminler bana sıcak gelmemesi şu yüzden; sanki geleceği belirliyoruz ve gelecek geldiğinde gazı kaçmış gazoz gibi zaten biliyordum modunda coşkusuz yaşanıyor…

Sibel Atasoy ‎:) Tahminler,desteksiz atışlara benzemez. Onu kurgucular bile çok nadir yapar, her şey bi çıkarsamadır.

Zeynep A: sibel sabah sabah en romantik konuyu bile matamatik mantık problemine dönüştürmeyi nasıl beceriyorsun..bu sabah sana bir tutam duygu atasım geldi..puffffffffff… :)))))

Sibel Atasoy Hissettim 🙂 Sence benim açtığım konu romantik miydi? Biçok insan öyle bulmuyor olabilir hani.

Zeynep A: ilişkiler değilmi konu bana örümcek ağını andırıyor evlerin en sağlamı örümceğin evidir.. :)) sence romantik değil mi? bence çook romantik.kast ettiğim kadın erkek değil anne çocuk dost komşu fark etmez..ilişkideysek romantizim başlamış demektir..bir öykü yazıyoruz demektir..bir ağ örüyoruz demektir.. :)) bu yeterince romantik değiil mi?

Sibel Atasoy sen nasıl anlıyorsan öyledir, zaten itiraz etmedim. Yalnızca bi şeyin tek anlamı olmadığına, her insanın aynı şeyin başka yönüne çekilebileceğini hatırlatmak istedim.

Zeynep A: haklısın..akord olmak için arasıra kahvaltıda gözlükleri değiştirmek hayatı renklendiriyor..seninle kahvaltı etmeyi seviyorum.. muck.. :))

Heqi Tong insanları iki cinsten fazlasına ayırıyorlar artık…androjen kavramı bunun bir arayışı mıdır sizce Sibel Hanım?
Sibel Atasoy Androjeni hangi anlamda kullanıyorsunuz? İngilizcede anlamına: Erkeklik karakteri sağlayan (madde), testislerden veya adrenal korteksten salgılanan hormonlar” demişler
Heqi Tong Bu maddenin erkekte az ve kadında çok bulunduğu durumlardaki insanlara verilen ad şu sıra…Tabii dikkati, kişilerin kendi fiziki kimliklerini artık kadın yada erkek olarak değil androjen olarak sunmasına çekmek istiyordum.
Sibel A: Anlıyorum. Bu durumda siz de ikiden fazla çeşide dönüşen insanı onaylıyorsunuz. Peki bu çeşitlerin hepsini teker teker bulup isim koyup özneleştirecek miyiz? Yoksa madem çoğaldı hepsine insan deyip geçelim mi diyeceğiz?
Heqi Tong Bana kalırsa, binde bir olsa,biner biner bir olsa insan yine sadece insan…Fakat tabi ki egonun kendi kimlik arayışı da doğal döngünün bir parçası…sanırım her parçasına bu “puzzle”n bir kod veriyoruz (özneleştiriyoruz) ki bütün resmi oluşturabilelim…
Sibel Atasoy Evet şimdiye kadar öyle yapmıştık. Bu aynen böyle devam edeceğiz anlamına mı geliyor? Her insana bir “isim” vermiyor muyuz zaten doğduğunda? Bu durumda insan ile kişinin ismi arasında sınırsız sayıda basamak ve seçenek bırakmış oluyoruz. Bi de bunu ara bölmelere ayırıp klase etmek gerekecek mi? Ve gerekecekse ne işe yarayacak?
Sibel B: sibelcim adaşım bu yazıyı ben de okuyabilir miyim? bugünlerde ben de ilişkiler üzerine master yapıyorum da
Sibel Atasoy Adaşım ben onu altı bölüm halinde yayımlamıştım sitemde, ancak bugün birleştirip, düşünüp kaşınıp tek bi yazı haline getirebilir miyim diye bakacaktım 🙂 Kolay gelsin bu arada. İlişkiler çok öneml, BEN’den BİZ’e geçmenin çağlar üstü bir sıçraması bence. Yani dalga yönümüze de parçacık yönümüz kadar değer vermeye başlıyoruz galiba
Heqi Tong Hayır , fakat daha fazla parçayı daha hızlı bir şekilde özneleştiriyoruz…Tek özneden ibaret olduğunu kavramaya doğru giderek hızlanan bir süreç…An meselesidir bahsettiğiniz gidişatın değişmesi fakat belki insan demeyi de bırakırız bir yerde…ne dersiniz, oraya doğru gidiyor olabilir miyiz?
Sibel Atasoy Sevgili Heqi, ilginç bi noktaya parmak basıyorsunuz, umarım orada bi süre kalabilirsiniz 🙂 İnsan demeyi bırakmak uzunca süredir duyduğum en ilginç öneri oldu. Biraz geliştirebilir misiniz?
-devam ediyor-

Her şey çift F arasında (ingilizcede); fact and fiction

Kadınlarla ilgili

Küçük bir kızken ve büyürken, kadınların nasıl olup da bu kadar acımasız olabildiklerine şaşırıyordum. Özgürlüklerini tamamen kaybetmiş erkeklerin yürek paralayıcı durumlarına üzülüyordum. Fakat yine de yerine oturmayan bi şey vardı, kadınlar neden bu kadar kötüydü(!), yani durup dururken?! Sonradan bunun bir ödeşme olduğunun farkına vardım. Her şey yerli yerine oturdu 🙂

“uslandırılmış” kadınlar kaybettiklerinin acısını misliyle çıkarıyorlardı, tabi bilinçli değiller muhtemelen, ama psişeleri her şeyin farkında. Böylece köleleştirilen kadınlar efendilerini köleleştirdiler. Ne büyük bir öç alış!

**

Eğer ihtiyacınız olmayanları istemezseniz ihtiyacınız olan şeyler size gelecektir. Ama pek az kimse bu tamamen tutkusuzluk haline erişebilir. O çok üstün bir durumdur. Özgürlüğün hemen eşiğidir. (Maharaj)

Neden ihtiyacımdan fazlasını istiyorum? diye soruyoruz.

Açgözlülük, hepimizin ve son bin çağların en büyük handikabı! Birazcık geri çekildiğinizde onu her yerde iş başında görebiliyorsunuz. Ama yerinize geçince yine de kendinizi onun parıltısından alamıyorsunuz. Dün genç bi arkadaşımla konuştuktu buna benzer bişeyi; içimiizde bi boşluk var ve onu neyle dolduracağımızı bilemiyoruz. Çoğumuz parayla doldurulacağını çünkü paranın herşeye dönüşebileceğini düşünüyor, kimi cinsellikle, kimi dinle ve türevleri, kimi çocuğu ile (en korkuncu da bu sanırım) doldurmaya çalışıyor! Velakin dibi delik bi şey neyle doldurulabilir ki! :((

**

Peki çözüm ne? varsa eğer ve rahatsızsak bundan?

Ben kendi çapımda şöyle bi yol izliyorum: “boşlukla mutabık kalmak” yani bırakın boş kalsın! Diyorum. Tabi bu bazen sebepsizce hüzne daldırıyor fakat biliyorum ki az sonra geçecek. Oysa geçeceğini bilmeyenler (bilmediğim zamanlar)onu doldurmak yani hüznü dindirmek için bişeyler yapar bişeyler ister-dim. Bu metodu yıllardır uyguluyorum, bende olumlu sonuçlar veriyor 🙂

**

“Kadınla erkek arasındaki OYUN, acımasızca adaletsiz.

Çünkü bütün maçlar bizim için deplasmanda oynanıyor.

Dünya kadınların sahasıdır.

Ve bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

Doymaz iştahlarından. Gezegenin karnı doymuyor.

Onu biz erkekler besleyeceğiz!

Kanımızla, canımızla, terimizle, menimizle, saflığımızla sulayacağız toprağını.
Yaşarken de akıtacağız içine, öldüğümüzde de yatacağız içine.” (BKÖ)

**

Ben bu sonuca varıp BKÖ’yü yazdıktan sonra Clarissa Estes’le karşılaştım (dikkatinizi çekerim daha önce değil)… Bi şeylerle karşılaşma sıramız evrelerimizle doğru orantılı. Bi şeyi belirginleştirdiğimizde onun uzantısı ve test edicileri için adeta davetiye çıkarmış oluyoruz 🙂

**

En iyi film ödülü alan Zenne filminin yönetmeni şöyle dedi: “Çok kalabalık bi ekibiz ancak anladım ki bundan daha kalabalığız çünkü aramızda sizler de varsınız. İnsanının KENDİ ÜLKESİNDE KABUL GÖRMESİ harika bişey.”

“Dürüstlük bazen öldürür!” diyor fragmanında. Çevre hazır değilse evet öldürür çok doğru. Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulması biraz daha yumuşağı bu olgunun. Fakat sıklıkla bu kavramın boşboğazlıkla karıştığı görülür. Belki aslında zaten iki şey birbirine karışmıştır; erken öten horozu keserler! Kahramanlarla kahraman olmaya soyununlar arasında bi çizgi. Ne desek boş, çünkü evrimin doğal acımasızlığı bu sanki.

**

Don Juan dölyatağına algılama kutusu diyordu. Rahim ve yumurtalıkların üreme döngüsünden çıkarıldıklarında algılama araçları haline gelerek evrimin merkezini oluşturabileceklerinden emindi. Kadınların üstünlüğü, bileşim noktasının yorumlama işlevini dölyatağına aktarabilme yetenekleriymiş.

O halde kadının sırtından sopa karnından sıpa eksik edemeyeceğin zamanda biter sonunda! Sizce kadınların algılama aracı haline gelerek evrimin merkezi olmalarından korkuluyor muydu?

**

Elinizde-kendinize karşı- her daim bi koz olsun 🙂 Yoksa rüya çekip alır sizi sizden. (tıklayınız)

**

Kuantumdan benden

Anasına bak kızını al, oğlunu alacaksan ilaveten kaynanasına da bak! sa

Dünyaya gelen bir bebek, çekirdek bir benlik olarak gelir, hiçbir deneyimi yoktur. Kuantum dilinde bebeğin dalga fonksiyonu annesininkiyle hemen hemen tamamıyla çakışmış durumdadır ve yansımalı özdeşlik ilişkisi içindedir. Bebek annenin ipliğiyle kendi benliğini örmeye başlar. Annenin dış dünyaya yanıtlarını, algılarını, duygularını, kaygılarını alır ve kendi kuantum hafıza sistemine dahil eder. Bunlar onun yapı taşlarıdır ve beyindeki sinir yollarının oluşumunu etkilerler.

Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır. (Bakınız)

**

Kadın Bilançoysa, erkek kar/zarar cetvelidir. Yani ilki tüm hikayeyi, ikincisi sonucu gösterir.

**

Eğer gerçekleşmediğini düşündüğünüz bir isteğiniz varsa, Niyetli ağ bağlantınızda onu nötürleyen başka bir isteğiniz vardır. Dikkat dikkat!

Arka plan tezini anlamak için: bakınız

**

Nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek orada bir tanrı bulacağız; nerede bir başkasını öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz; nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi varlığımızın merkezine geleceğiz; nerede yalnız olduğumuzu sansak orada bütün dünyayla birlikte olacağız. (Kahramanın sonsuz Yolculuğu)

**


Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize

Günün getirdikleri

Gün bana şunları anımsattı, vesile olanlara teşekkürlerimle:

  1. En kolay, en zevkli yapabildiğiniz şeyi bulun. O sizin işlevinizdir. Onu hep birlikte pişirdiğimiz yemeğe, tercih ettiiğiniz bir yolla katın. İşlevinizi başkalarının işlevleriyle kıyaslamayın, tartıya vurmayın.

  2. Haklı çıkmak için enerjinizi çarçur etmeyin.

  3. Seyyal olun, yerinize bağlanıp kalmayın. O yeriniz ki sizin kendiniz sandığınız anlaşmalar bütünüdür ve bir roldür. İstediğiniz zaman ordan kalkabilir, gezebilir, istediğinizde yeniden yerinize dönebilirsiniz.

  4. Övünme ya da dövünme damganız hangisi olursa olsun, ne kendinizde teşhis ettiğinizde ne de başkalarında gördüğünüzde onu önemsemeyin.

  5. Tek başına gidilecek bir yer yok. Hapisaneden kaçış ancak yardım alarak, yoldaşlar sayesinde mümkün olur. Sonuçta özgürlüğe açılan kapıdan hangi sırayla çıktığınızın hiç bir önemi olmayacak. Önce gidene madalya takılmıyor.

  6. Sizin adınıza kimse karar veremez. Seçim yapmak bir onur /görevdir.

  7. Edimlerinizde yüreğinizin işaret ettiğine öncelik verin.

  8. Bir an önce hipnozdan kurtulmak için gerekeni yapın; çünkü yapılacak daha binlerce şey var.

  9. Beğendiğiniz şeyleri onurlandırın. Beğenmedikleriniz konusunda size sorulmadıkça yorum yapmakta pek istekli olmayın.  Şikayet ve yargılama ahlaki bir sorun değil, bir enerji savrukluğu durumudur.

  10. “Bilmiyorum” diyebilin.  Çevrenizdeki herkes sizin için çabalıyor, onları etkili dinleyin. “Yeterince” kavramı üzerine biraz mesai yapın.

Son olarak kız kardeşlerime, daha çok kendine güvenen, yaratıcılık ve girişim kabiliyetlerini rahatça ortaya koyabilecekleri,  paylaşıma, yardımlaşmaya ve birbirlerini onurlandırmaya açık günler diliyorum.

Her çocuğun arkasında ondan yaşlı ve iri bir kadın var.

O kadın ki ortak rüyayı öğreten.

Beğenelim ya da beğenmeyelim,o elinden gelenin en iyisini yaptı.