Sibel A.Hayatımın esansı

BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011

Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum.

Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi.

Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı:

Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı ve bu durum onu içe çekilmeye itti. Ve sonrasında çok uzun bir hayatı aslında kendi muhafaza kutusunda yaşadı(!), gözlem yaptı, buna yakın-uzak her insan olay, kitaplar, filmler, rüyalar ve vizyonlar dahildi. Dünyada yapılmış her şeyi, her fikri inceledi, mekanizmalarını çıkarıp birbirine bağladı. O hepsinde gözlemciydi. Kendisi ortaya hiç çıkmadı.  O bu duruma “insan olmayı öğrenmek” adını koymuştu. Bununla ilgili tüm serüveni yazdı, içindeki ve dışındakilerle paylaştı. (Gözlemci gerçekten de Fringe dizisindeki Observer’lara benziyor, şu an hatırladım)

Tüm bu süreçte sanki insanmışçasına numara yapmanın gereğini en erken yaşta anlamıştı. Böylece “dünyanın-insanların” ondan aşağı yukarı normal kabul edebilecekleri bi yaşamı sürdürebildi. Kimse ondan görünüşte  şüphelenmedi. Fakat  aslında içlerinden hep bi şeyler geçti sanırım; çünkü hep ondan (SA) biraz çekindiler.

Serüvenlerle dolu hayatının bi evresinde (bi adada robinson hayatı yaşadığı ve ilk kez kendine ait(!) üç tavuk bi horozu varken) tavuklar dikkatini çekti.

Diğer hayvanlarla olduğu gibi onlarla iletişim kurulamıyordu, hiç bişey öğren-e-miyorlardı. Bunu onların pür aptal olduklarına dair önkarar verip kenara ayırdı (çünkü tuhaftı). Bundan tam yedi sene sonra (konuyu bi daha hiç düşünmemişti) bir bilimsel makalede tavukların el kadar hücrelerde doğup 20 günde (özel ışık sebebiyle günü çift yaşatarak) büyütülüp yine orada bi mekanizmayla öldürülüp bizlere sunulduğunu okuduğunda, aniden tavuk yemeyi kesti! Kendince bi sebebi vardı; bunlar sahte tavuklardı, bi kere bile güneşi görmüyor, o tuhaf ayakları ile toprağa basmıyorlardı! Özgür değillerdi! Demek ki tavuk değil başka bişeydiler.

Bundan iki sene sonra bi yarışma için kendisinden bi gerilim öyküsü istendiğinde “uykucu” isimli bi öykü yazdı, öykü tanrı emri gibi bi anda düşünülmeden yazılmıştı. Orada olayın kahramanı olan kadın, tavukları yemediğini; çünkü aptal olduklarını söylüyordu!

Öykü, hem kendi hem de başkaları üzerinde derin etkiler bıraktı ama başka veçheleriyle. Tavuk konusu sadece bi tuhaflık olarak kaldı. Ayılınmadı!

Aradan yedi sene daha geçti. Bi gün çok da hazırlığı olmadan, yine aniden bi doğum yaptı SA. Tarih 20 Aralık 2011 di. Ebesi işini yapıp Doğu Asya da bi yerlere gitti. Yeni doğan kendine isim diledi, bi doktor dostumuz buna talip oldu ve ona Yaşayan ismini koydu. Bütün bunlar her gün anılara yazılıp paylaşıldı. Durum dışarıdan gün geçtikçe tuhaf bi fantezi olarak görünüyordu. SA ise bu durumun sahici bişey olduğunu biliyordu, bu sebeple her şeye rağmen Yaşayan’ın arkasında durdu. Bi çağlayana doğru hızla yol alınıyordu (kendisi görülemese de sesi duyuluyordu!) fakat SA buna, bilerek ölüme karşı kendini bırakma oyununa devam etti. Korkmuyordu. Korkacak hiç bişey olmadığını, ölümden kaçınılamayacağını hep bilmişti.

Yaşayan, SA’nın tüm alışkanlıklarını zahmetsizce değiştiriverdi. Hiç acı ve zorluk yaşanmadı. İsteklerini dile getirmekte ustaydı, üstelik tuhaf bi şekilde mecbur kılıyordu! Tuhaf çünkü bi özgürlük ihlali gibi gelmiyordu SA’ya, öylesine harika bi serüven gibiydi. Değiştirdiği yüzlerce şeyden biri tavukla barışma gereğini hissettirmeseydi. Hemen bi KFC’ye girip ilk tavuğumuzu orada yedik. Güzeldi.

Yaşayan, kırkını doldurduğu gün, SA şiddetle hastalandı(iki gün önce) yine bi bulutun içine girdi. Her zaman olduğu gibi yüksek ateşin kapılarını açtığı kendi koridorlarında dolaştı uzun uzun, her şeyi hatırlamadan hatırladı. Ve bugün sabah aniden Yukarıdaki BAK seansının fotoğrafına bakmak istedi. Onu gördüğünde her şey açığa kavuşmuştu, artık ayılınmıştı. Bu rüya çözümlenmişti ve böylece artık O (Yaşayan mı SA mı bilemiyorum çünkü onları ayıramaz olduk) bu hayatında edindiği tüm bilgisini nefesiyle, tüm niyetiyle boşluğa saldı!
Artık bütün bu esans, evrene dağıldı. Rüyadan uyanıldı.
Tavuk bunda büyük rol oynadı.

Amerikalılar tavuk kelimesini, kadınların korkaklığı ve lezzetini çağrıştırır biçimde kullanırlar. Bazen de birinin korkaklığını belirtmek için sıkça kullanırlar (genelde erkekleri kullanır bu kelimeyi). Oysa tamamen yanılıyorlar! Tavuğun üzerine gidersen hafif kanatlanarak uçuşarak (bi cadı gibi) ve gıdaklayarak geri kaçar evet ama bu öylesine yanıltıcı ki! Çünkü sadece 20 saniye sonra başını çevirip baksan eski yerinde umarsızca toprağı gıdıkladığını, keyifle yiyecek bişey araştırdığını görebilirsin. O hiç bi şeyden korkmaz! Çünkü öğrenmiyor! Korku, herhangi bi şey öğrenirken insana geçen yan tesirdir. Ve hepinizin bildiği gibi dünyayı onun varlığı inşa etti. Şimdiden sonra ne olacak bilmiyorum. Fakat bu erkekler (Amerikalıların kullandığı anlamda) tavuğun neden ilk aksiyonunu görüp orada kalmışlar? Bence hafızamız sadece 12 saniyelik olduğundan!

Aynı zamanda varoluşun tanımlamalarında tavuk-yumurta döngüsü hep kullanılagelmiştir. Önceliğin hangisinde olduğu çözümlenememiştir.

Dik başlı,  asla bişey öğrenmeyen ve sanılanın aksine hiç bişeyden zerre korkmadan işlevine odaklanmış olan tavuğa saygı duymaktayım artık.

Yanlış yok. Peki ya şeytan?

Yanlış yok, muhtelif denemeler var. Gerçek yetişkin, kendi metodunu dayatmaz. Daha verimli ve hızlı, üstelik “çeşitli” yolların keşfi, doğruyu bildiğin duygusundan bütünüyle kurtulmaya bağlı.

**

HS: “”Soru: Şeytanın herkese kendi sıkletine göre musallat olmasından bahsediliyor. Bu hususu nasıl anlamalıyız?””

Sa: Şeytan bence Gölge’dir. Bunu hemen her öğretide bulabiliyoruz. İşte bu açıdan kişinin kendi sikletine göredir şeytan. Bi şeyin kendi cüssesi neyse gölgesi de ondan bağımsız olamaz velakin günün güneş saatlerine göreyön ve şekil değiştirir. eğişmeyen ise bi ucundan daima kişiye bağlı olmasıdır. Gölge, aslından bağımsız olamaz 🙂

HS: gölgeden de öte bir şey olmalı.

sa: Belki de evet. Şeytan sadece insana düşman. İnsanın diğer canlılardan farkı ise bilinçlenme potansiyelidir, yani herşey olma potansiyelinden bilinçli niyeti ile OLdurma yetisi vardır. Demek ki Şeytan aslında bilincin düşmanıdır. 🙂 İkinci tahmin hakkımı da kullanıyorum: Şeytan, kaostur!

HS: dilime dolanan kelimeyle şeytan bir avadanlıktır; olmazsa olmazdır. imtihan olması için varlığı şart. olmalı ki; yoldan çıkarıcı ayartıcı olmalı ki; iyiler kötüler şunlar bunlar ortaya çıksın. bir nevi turnusol kağıdı.

sa: Yani Şeytan, dualitenin garantörüdür diyebilir miyiz?

HS: bilmem ki bunu demek de ikilik deyince; iki denk güç gibi algılanmasın. insanın ne mal olduğunun ortaya çıkabilmesi için olmazsa olmaz bir şart o kadar. yoldan çıkarıcı baştan çıkarıcı evet; ama o kadar da güçlü değil. güç şeytandan gelmiyor bizim ne idüğümüzü bilmememizden geliyor bence.

sa: Senin daha önce anlattıklarından çıkarsadığım kadarıyla, insan ne kadar iyi ve değerliyse, şeytanın saldırısı o denli keskinleşiyormuş. Yanlış anladıysam düzelt lütfen. Bu durumda “iyi ve değerli” kıstası yükseldikçe şeytanın saldırı gücü neden artar? Olayı bi nebze fizik açısından değerlendirebilir misin?

HS: alıntıdan anladığım kadarıyla… büyük başın derdi büyük olur; halterci ne kadar büyük ağırlık kaldırırsa daha büyüğünü kaldırmak arzusu zorunluluğu v.s doğar. belki; insan büyüdükçe düşmanı da büyür dersek olur mu?

sa: Mantıklı görünüyor fakat bu çıkarımın bana yeniden GÖLGEyi anımsattı?

‎HS :)) farklı disiplinlerden baktığımız için olabilir.

sa: Ben heryerden bakmaya gönüllüyüm. “insan büyüdükçe düşmanı da büyür dersek olur mu?”demiştin. O halde insanın “büyümesi”, yine de elzem midir? Ve ikinci sorum: “büyümek” ten kasıt tam olarak nedir?
(Bu arada gölgeden kastettiğimi anlamak için ibn Arabi’nin şu yazısını bi hatırlayalım, lütfen tıklayınız)

HS:büyümesi eşyanın tabiatı gereği denir ya… öyle bir durum değil mi? fiziksel anlamın daha dışında mesela; belki derinleşme denmeli belki başka kelime bulunmalı. İbn Arabi her anlamda beni aşar. Bir kitabını biraz karıştırdım o kadar. MEB yayınlarından. belki çeviriden belki başka şeyden. Biraz okudum, moda tabirle tarzım olmadığını anladım. Belki okunması gereken 100 alim varsa onlardan biridir. ama bana göre değil sanırım.

sa. Her büyüyenin kaos tarafından unufak edildiğini tarihi ve güncel olaylardan bizzat müşahade ediyoruz aslında. Aynı şeyin sonsuzca büyümesi gibi bi olgunun var olabileceğini düşünür müsün?

HS: düşünmem. bir yerde tıkanır sanki.

sa: Bu durumda Şeytan, senin dediğin gibi bi avadanlık olarak, sınırsız biçimde büyüme arzusunu hissediyor ve ona çekiliyor ve tahrip ediciliği ile onu kontrol altına alıyor. Böyle bakınca dengeyi sağlayan bi kontrolör avadanlığı gibi sanki 🙂

HS :)) bu konuda İbn Arabiyi geçtim; seninle de aşık atmak kolay değil. Sen de bir sürü gömlek fazla geliyorsun bana:))

sa: Ben sadece anlamak isteyenim. Her türlü mevcut fikrimi şu an yok sayarak dinlemeye hazırım aslında. Kendimi bi çocuk gibi hissediyorum, sadece meraklı 🙂 Teşekkür ederim

Aklıma Pan simgesini getirdin. PAN: Kırlar, çobanlar ve ormanların tanrısıdır. Keçi ayaklı, sakallı ve boynuzludur. Zevk düşkünü bir tanrıdır. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolaşır ve sürüleri korurdu. Tanrıların habercisi Hermes’in oğlu olduğu söylenir. Faun bilinen diğer adıdır. o insanları kandıran, kapıdan kovulan ama bacadan girmeye çalışan zavallı şeytan olarak tasvir edilir.
Yunan mitolojisi olarak değil de simgesel bazda bakıldığında, PAN’ın insan medeniyetine karşı olduğu ve bilinçlenmemiş canlıları temsil ettiğini çıkarsayabiliriz sanki.

Panteizm, pandeizm, panenteizm gibi akımlar da galiba aynı simgeden yola çıkmışlar 🙂

Tüketmeden Bırakmak

Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılı…rsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş! Bunu okuyunca ekteki eski yazım (tıklayınız) aklıma geldi. Henüz zamanı geçmeden ve tüketmeden bırakabilmenin bilgeliği yeniden gündemime girdi.

**

Muhteşem, kısacık ama muhteşem bi sunum. Böylesi gençlerin varlığı… İşte gerçek bayramım bu benim.

http://www.ted.com/talks/raghava_kk_shake_up_your_story.html

Böylesi bir anlayışla yapılan sanat ve çocuklar için büyük bir hizmet.

**

İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ızdıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ızdıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir. Izdırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ızdırabını feda ederek işe başlamalıdır. (Gurdjieff)

Izdıraptan kurtulmak için kendini önemsemeyi hafifletmek gerekir diye düşünüyorum. Izdırabı hisseden tüm bedenlerini önemsemeyi azaltıp, Ben-im üzerine odaklanmak sonuç aldığım bir çözüm oldu diyebilirim.

Ben-im nedir o halde?

O, doğum ve ölüm döngüsünün dışında, Tanık olan, gücünü bi sebebe dayandırmayan, saf ve mutlak bir güven hali.

**

Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel yaşantılarını birtakım “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemek onun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Siz siz olun taşlaşanlardan olmayın.

**

Hayat, bireysel özgür irade prensibine göre kurgulandı. Bunu henüz kullanmayan varlıklar için ise “kaos” oluşturuldu. Neden derseniz amaç mümkün olduğu kadar çeşitlenmekti. Eğer çeşitlenme için kendi iradesini kullanmak istemeyen/beceremeyen olursa onları harekete geçirecek mekanizmadır kaos. Zannedildiği gibi düzenin düşmanı değildir o, en has dostu ve yardımcısıdır.

**

Bir özgürlük savaşçısı kişisel erki ister küçük ister muazzam olsun, ona güvendiği takdirde kusursuzdur ve her zaman yapmanın gücünü, onu yap-mamaya çevirerek dengeler.

**

Kaos ve Düzen

Hangi konuyu tartışırsak tartışalım bir süre hem de kısa bir süre sonunda geldiğimiz ana bir eksen var; muhafazakarlık- anarşizm!

 Evrenimizin kaos ve düzen arasında sorunsuz varoluşu gibi bunun iz düşümleri olarak biz de muhafazakarlık ve anarşizm arasında doğup yaşayıp ölüyoruz.

Üstelik bu ana eksenin, zaten varoluşun temelini oluşturan düalizmin  gereği olduğunu sıklıkla atlıyoruz ve farkında olmaksızın bu oltalardan birini yutuyoruz. Üstelik yaşamımızın içinde belki ağırlıklı olarak bunlardan birini destekler biçimde yer alışımıza karşın farklı zamanlarda ve farklı durumlar karşısında diğer metodu da savunmaktan geri durmuyoruz. Hatta birini savunurken diğerini yaşıyor olabiliyoruz. Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki olgu; Tanrı-şeytan ikiciliği, bizi deli konumuna getirmeksizin kendi içimizde, birbirlerinden habersiz yaşayıp gidiyorlar.

Bu kelimeleri hangi kavramlar ile bağdaştırdığımı açıklama ihtiyacı duyuyorum ola ki anlatmaya çalıştığım kavram karşıtlığını ifade edecek daha doğru kelimeleri siz biliyor olabilirsiniz.

İki karşıt uç olarak varoluşumuzun temeli; düzen ve kaostur. Varoluş bu iki uca doğru düzenli koşular sonucu ortaya çıkmış gibi görünüyor. Aslında fizikçilerin dediğine bakılırsa bu ikisi ayrı uç bile değil, aynı anda birbirlerinin içinde ve birlikteler yani dalga ve parçacık olarak kuantum hareketi sergilerler.

İşte bu karşıtlığı sosyolojik anlamda ifade eden uygun kelimeleri bulmaya uğraşıyorum.

Düzeni koruyan ve savunan için genel anlamda kullanılan sözcük, “muhafazakar” oluyor.

Muhafazakar görüş, tek başına belli bir görüşü savunmaz, adı üstünde “o an ve yerdeki” DÜZENi, o her ne olursa olsun muhafaza edendir.

Düzenin karşıtı olan, düzensizlik hali kaostur ve kaotik görüşün ismi de muhtemelen anarşi olabilir.

İnsanın ve toplumların bir arada yaşamasını temin etmek için düzene ihtiyaç var. Bu sebeple anarşi kelimesi muhtevası uyarınca insanın tüylerini diken diken eder.

Anarşi bir anlamda bindiğin dalı kesmek gibidir, oysa ayağını basacağı bir yere ihtiyaç duyan insan bu kelimeyi adeta unutmak isteyecek kadar ilgisiz karşılar. Bu davranışı aklı başında her kişi olumlayacaktır.

Dolayısı ile varlığını tehdit eden bu tehlikeli kelime yerine, muhafazakarlık kavramının karşıtı olarak muhtelif sözcükler koymuştur:

Devrimci; Mevcut düzenin toptan yıkılmasını ve yerine önerdiği sistemin gelmesini ister.

Reformist; mevcut düzenin tümüyle yıkılmasının zor ya da gereksiz olduğunu ama bazı kısımlarının yenileri ile değiştirilebileceğini savunur.

Evrimci; Mevcut düzenin aynı doğa unsurları gibi zaten evrileceğini ve bu sebeple reformistleri dinlemenin yerinde olabileceğini söyler.

 

Muhtemelen unuttuğum başka kademelerde olabilir. Eğer şimdilik bu sözcüklerden hareket edecek olursak; muhafazakarların en büyük düşmanı gibi görünen devrimcilerin de aslında kendilerinden pek farklı olmadığını açıkça görebiliriz. Çünkü devrimci, eskiyi yıkıp yerine yeni bir düzen getirecek ve getirdiği düzenin muhafazakarı olacaktır, hatta daha düzeni kurmadan bile muhafazakar olmuştur. Getirmek istediği düzene söz söyletmez, eleştiri kabul etmez ve bu sebeple ha bire doğurur. Doğurarak küçülür ve değişim kudretini kaybeder.

 

Devrimcinin ve onun alt düzeyi olarak reformistin hazırladığı yeni düzen paketinde yer alan unsurlar nereden gelmiştir peki?

Düzen haline gelmeyi zaten istemeyen, buna karşı olan anarşi çorbasından çıkmaları muhtemeldir. Çünkü bu çorbanın içinde her şey vardır, seç beğen al!

Örneğin ve basitçe; “Erkek egemen toplum yıkılsın” diyen anarşist görüşü beğenen bir devrimci bunu alır, kuracağı düzene “kadın erkek eşitliği” olarak geçirir, feminist görüş bunu alır “artık kadınların zamanı geldi” diye geçirir vs. Anarşizm düzen önermediği için yalnızca yıkmaya çalışan bir hareket olarak tespitler yapıyor gibi geliyor bana.

Halbuki normal bir insan olarak anarşiden çekip aldığımız her yıkma girişimi anında yenisini yapma isteğimizle tamamlanıyor.

Böylece Devrimci, reformist, muhafazakar olarak hepimiz dalgayı çökertmeye uğraşıyoruz. Bu hatalı bir davranış değil varolabilme savaşıdır. Bu sonsuz sürecin, üstelik de anlam olarak birbirinden hiç farkı olamayan sürecin, farklı basamaklarında yer alıyoruz. Tabii ki yer aldığımızı düşündüğümüz basamak yalnızca ağırlıklı olarak kullandığımız anlamına gelecektir. Yukarıda bahsettiğim gibi yıkıp-yapma ve koruma, güdü olarak her şekilde her insanın kullandıkları arasındadır.

Belki konuyu daha da basitleştirmeliyiz. Anarşi yani temsil ettiği kaos, insan olarak varoluşumuzun karşısında olduğuna göre onu zaten kategori dışı bırakıp, muhafazakarlığın içinde “eski ve yeni” yanlıları şeklinde daha elle tutulur bir düzeye indirgeyebiliriz.

Yani eski düzenin muhafızları ve yeni düzenin muhafızları şeklinde saf tutabiliriz. Ya da bilinçsizce her zaman yapa geldiğimiz gibi  her iki safta da “işimize geldiği ölçüde” durabiliriz.

Örneğin, anne-baba olarak çocuğumuza kendi düzenimizi dayatırken “eskinin muhafızı” ve aynı anda işyerinde yaşlı müdürün baskısına karşı “yeninin muhafızı” olabiliriz.

Araba kullanırken aynı seyahatte bile, bazen eskinin bazen de yeninin muhafızı olur ve bundan hiç rahatsızlık duymayız.

En reformist, en devrimci olanımızın bile bir durma noktası var. “Ahlaksız teklif” filminde iddia edildiği gibi herkesin bir fiyatı vardır. İnternette bir forumda bulunuyorsanız o topluluğun sorunsuzca bir arada yollarını sürdürmeleri açısından, durma noktalarının farklılıkları hep sorun yaratacaktır.

Halbuki görünüş bundan farklı gibidir çoğu zaman; sanki bazı üyeler “her şey serbest olsun, kuralsız olalım”, diğerleri de “hayır bu işin bir adabı vardır” diyorlar ve taban tabana zıt iki gurupmuşlar gibi ha bire birbirlerini saf dışı etme çabasında görünüyorlar.

Oysa herkesin, en devrimci, reformist görünenin dahi bir durma noktası ve durduğu yerdeki düzeni koruma kaygısı vardır. Belki bunu düşünmemiş olabilir fakat düşünse iyi de olabilir!

 Sonuç olarak “yok aslında birbirimizden farkımız!” , eskiyi savunan kişi  şunu bilmelidir ki; yeniyi savunanların da bir durma noktası vardır yani iş genişleye genişleye anarşiye varmaz, bu varlık nedenimize aykırı olur. (En azından şimdilik) bu sebeple endişe edip “aman elimizdeki değerler gidiyor, kaosa yuvarlanacağız, mahvolacağız” çığlıkları samimi olmakla birlikte yersizdir. Buradaki endişe onların zannettikleri gibi kaosa dalıp kaybolmak değil, eskinin alışılmış ve gözü kapalı yerine getirilen kurallarına karşı yeninin biraz tehlike, daha çok çalışma ve daha çok düşünme gereğinden kaçınmak isteyen, yalnızca pek nahif “tembellik” güdüsüdür bence.

Ve eğer eskiyi savunan biraz tembelleşmiş insanlığımız olmasa, üstümüze yağacak olan bir çok farklı yeni dalga arasında hakikaten bocalayabilirdik. Oysa eskiyi savunanlar tarafından bu tehlike otomatikman saf dışı bırakılıp ancak eskiyi devirebilecek nitelikte büyük değişim enerjisi biriktirmeyi sağlıyor ve dolayısı ile muhafazakar, yeniye ayak direyerek YENİYİ YARATIYOR.

Varlığımızın her iki nedenine de aynı ölçüde saygı duyuyorum. Molla Nasreddin haklıymış, herkes haklı olabiliyor hatta onların haklı olduğunu söyleyen de haklı olabiliyor.

 

Sibel Atasoy

10.03.04

Annem ve ben

Sanırım bütün hayatım boyunca onu en çok sevdiğim an dün geceydi. Ve şu an, şu an da aynı dozajda seviyorum. Ne oldu birdenbire böyle bilemiyorum.

Dün gece, herkes gittikten sonra, annemi erken yatması için teşvik ettim. Günlerdir hazırlık yaptığını bildiğimden, çok yorulmuş olabileceğini sanıyordum. O da peki deyip yattı. Bir süre Cnbce dizilerini izledim. Saat biri geçe ben de yatmaya karar verdim. Salondaki kanepeyi hazırladım kendime.

Yatmadan boş evde dolaştım biraz, genelde beyazın hakim olduğu bütün eşyalar pırıl pırıldı. Duvarlar parlıyordu. Evdeki en küçük detayı bile öylesine ince düşünmüş ve yerleştirmişti ki, bu temizlik ve zerafet karşısında bi tuhaf oldum.

Dolapların, vitrinlerin içinde dahi bir nebze toz ya da intizamsızlık bulmak mümkün değildi. Bu nasıl olabilirdi diye odanın ortasında şaşkınlıkla kalakalmışım. Sonra aniden bunun sevgi olduğunu anlayıverdim. Eski eşyalar bile bir süre annemin elinde kaldığında yenileşiyor, parlamaya başlıyor. Bunu epey zamandır farkediyorum. İnsanın ismi, “Saflık, temizlik, arılık.” olunca böyle oluyor demek ki dedim içimden.

Onun yanında kendimi ölesiye başarısız buldum. Yenilmiştim. Hayatım boşuna geçti demek istemiyorum, en azından ilk defa pes ettim. Göz alıcı çalışkanlığı, saflığı, temizliği, fedakarlığı, olağan üstü muhakeme kabiliyeti ve hilesiz hurdasız bakan pırıl pırıl mavi gözleri ile Sivas gülü annem, babamı olduğu gibi beni de yenmişti. Ve ilginç olan; bu beni mutlu ediyordu.

 Neden yenildiğimi merak edenler olabilir, bunu tarihe not düşmeliyim. Bir kere düzene inanmazdım. Kesin fikirlerim hiç olamadı. Aile yakınlığına inanmadım. Bencildim, insani denilen tepkiler vermezdim. Nadiren maddi düzeyde bir şeylere emek vermişsem bile  bu mutlaka görünmeyene faydası olduğunu hissetiğim içindir. Tüm hayatım boyunca “bilinmeyene” çalıştım ben. Belki bu açıdan birazcık benzeriz. İkimiz de çalışkanız! :)))

Bilinmeyene çalışmanın ne anlamı varsa!? Düşününce küçük faydaları bulunabilir, en azından “gerçek” dünyada yaşayanların hayatlarına bir fantazi getiriyoruz, eğlencelik oluyoruz. Onlara doğru yolda olduklarına dair kanıt oluyoruz 🙂

Hayır hayır… Bilinmeyene hizmet etmek bundan biraz daha faydalı olabilir. Işık dalgasının yol alabilmesi için bir alan olması gerekirmiş, eğer “bilemediklerimize”  emek vermesek, olan nereye inşa edilirdi!

Annem küçük yaşımdan beri tuhaflığımın farkındaydı ancak kendisi gibi, dünyanın baskın doğruları yönünde olmam için beni ezmedi! “Ayakların yere basmıyor” , “Uzaydan mı geldin?”, “Duygusuz”, “ayrıksı”, “Amaaaan Sibel” türü hitapları en aklımda kalanları 🙂

İnsan düşününce ne çok ayrıntı yakalıyor. Örneğin hayatım ve bugüne kadar getirebildiğim ben’e dair izlenimler için biçok şeye borçlu olduğum anlaşılıyor. Annem kendi annesini daha on yaşındayken kaybetmiş ve hem okuyup hem kardeşlerine ve babasına annelik yapmış. Daha onsekizinde anadolunun küçük yerleşkelerinde öğretmenlik yapmaya başlamış. Yani çevresinde ona dünyayı belleten yaşlı kadınlar, akrabalar ve komşular olmamış. Beni doğurduğunda yine yalnızmış, çocuk büyütmeyi bir profesörün kitabından öğrenerek bana satır satır uygulamış. Böylece benim çok önem verdiğim 0-4 yaş arası periyodumda sadece bilim konuşmuş annemin ağzından! Bu çok önemli bir durum. Annem okuldayken ise daha o sıralar 17 yaşında olan teyzem bakıyormuş bana, yani o da henüz çocuk sayılacak yaşta biri olduğundan henüz sevincini kaybetmemiş ve “dünyanın olmasına” oturmamış varlığı ile beni BÜKEMEmiş. Muhtemelen hiç korkutulmadım o dönemde, günah, sevap, perili hortlaklı hikayeler, hurafeler hiç duymadım.

Yani annem için üzücü ve çok zorlu çocukluk gençlik yılları benim böyle (her nasılsa artık) olmamı sağladı. Dünyanın OLMA’sı bana damgasını vuramadan aradan sıyrılmışım. Bi nevi kaçak mahkum gibiyim 🙂

Belki bu sebepledir ki, YENİ DÜNYA’nın argümanlarını oluştururken birçok arkadaşımın yaptığı gibi önermeleri dini felsefelerle bağlama/sağlama ihtiyacı duymadım fakat kuantum fiziği ile bağlamaya ihtiyacım oldu!!! Her zaman dediğim gibi altı yaşına kadar olan dönemimiz, hayatımıza kalıcı damga vuruyor, kendimize dair hemen herşeyi orada arayıp bulmak mümkün.

Her zaman annemi takdir ettim, yolundan gidemesem de.

Neyse işte kanapeye yattım. Herşey gözümün önünden geçti yine. Onu ne kadar sevdiğimi hissederek uzun uzun hareketsiz yattım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Ocak.2007