Duygusal Direnç

Direnç (hawaicesi KU’e), anlamı AYRI DURMAKtır. Naturel direnç ikinci prensip KALA gereği amaçlı limitasyonların doğal belirtisidir. Örneğin dayandığınız duvarın sizi taşıması, gösterdiği direnç sebebiyle olur.

Hawaii şamanlığında, korku ve öfke duygusal dirençten kaynaklanır. Naturel öfke, enerjiyi ani bir durum değişikliğine odaklama niyeti olarak, bir uyarı ya da doğrudan aksiyon olarak ortaya çıkar. Naturel olmayan öfke ise hafızadaki bir şeyi tekrar tekrar canlandırmakla oluşur. Şu andaki bir kişi ya da olayla ilgisi olmayan, bir hatıradan beslenerek “devamlı öfke” halinde bedenle oynar ve çoğu hastalığın sebebidir. Nerede bir şişme, enfeksiyon, ateş, iltihap, ağrı veya tümör varsa en büyük olasılık öfke kökenidir.

Korkunun Kökeni, acı beklentisidir, yaratıcı imgelemin, şimdiki ya da geçmiş zamandan bir noktayı alıp geleceğe projekte etmesi neticesinde kurmaca bir acı deneyimi oluşturmaktadır. Korku asla şu anın malı değildir! Sadece geleceğe dairdir ve problem KU’nun bunu bilmemesidir. Zihnimize koyduğumuz her şey, KU için geçerli ve şimdi eylemidir ve bedeni negatif stres döngüsüne sokar.

**Not: İnsanların olduğu gibi ülkelerin, gezegenimizin de aynı mekanizmaya tabi olduğunu biliyoruz. Bundan yola çıkarak ülkemizin bedeninin negatif stres döngüsüne sokulmak istendiğini tahmin etmek güç değil.
Çare; bildiğimiz tüm yollarla, gevşeme-salıverme işlemine girişmek ve yine kendi bildiğimizce bağışlama battaniyesine (örneğin Ho’oponopono gibi) bürünmektir.

*– blokaj. Bedeninde bir sürü blokaj var. Öfkesini bastıran bir insanın çenesi bloke olur. Tüm öfkesi çeneye kadar yükselip orada kalır. Elleri çirkinleşir. Bir dansçının zarif hareketlerine sahip olmaz; bu da öfkenin parmaklara akmasından kaynaklanır – ve bloke olur. Unutma, öfke iki kaynaktan boşaltılır: dişler ve parmaklar. Tüm hayvanlar öfkelendiklerinde dişleriyle ısırırlar veya elleriyle saldırırlar. O yüzden öfke iki noktadan, tırnak ve dişlerden boşaltılır. Öfkeli insanlar daha fazla konuşurlar; geveze bile olabilirler, çünkü bir şekilde enerjiyi birazcık boşaltabilmek için çenenin çalışması gerekir. Ve öfkeli insanların elleri yamuklaşır, çirkinleşir. Eğer enerji boşaltılırsa güzel ellere sahip olabilirler.. Osho

Aydınlanma Korkusu :)

AYDINLANMA konusunun kendisi çok korkutucu hatirlandigi icin (asagida Kryon’dan bi alintida rastlayinca çok şaşirdim) AYDINLANMANIN lafina sarilir insanlar, buna da yeni çağda aydinlanma şehveti diyebiliriz kısaca.

Yirmi yol önce bi sevgili yoldasim şöyle demisti: “aman sibel dur ne acelemiz var, hele şu nimetin (yaşam deneyimleri) tadini cikaralim biraz, nasilsa zaman izafi, nereye yetisiyoruz” Her daim hoş bi gülumseme oturur dudaklarima, gecen yillara bakarim, filmimizi nasil yönettigimize, bunca yilin yuzde kacinda farkinda kalabildigimize, insan olma filmi gercekten muhtesem. Muhtesem Gatsby’den daha muhtesem.

Bakin bu korku nereden geliyormus:

Sevgili varlıklar, şimdi bu salonda bulunanların en az yarısını istila eden en büyük korkudan söz edeceğim. Bu gizli bir korkudur ve çoğu kişi onun farkında değildir. Ancak bu konuya girmeden önce sizi bir yolculuğa çıkarmak, buzul devrinin öncesindeki bir zamana götürmek istiyorum. Büyük bir aydınlanma kentine götürüyor ve içine gireceğimiz yapıyı görmenizi istiyorum, birçoğunuza bu yer tanıdık gelecektir! Çift kuleli bir yapıdır bu, ama sivri kulelerden biri yere, diğeri göğe dönüktür. Asıl faal olan bölümü ise kulelerin arasında orta noktada yer alan küresel bir odadır. Gerek kuleler, gerekse küresel oda yere sağlam ayaklarla bağlanmış vaziyettedir. Bu yapı kutsal bir çalışma yeri, yenilenme ve gençleşme tapınağıdır. Burada insanlar üç yıllık bir tazelenme devresi için işlemden geçerler. İnsan dengesinin, ruh, zihin ve bedene saygıyı içerdiği bilinmektedir. Sözünü ettiğimiz kültür bunu anlamıştır. Dünya üzerinde insan ömrünü uzatmayı başaran tek kültürdü o!Şimdi küresel odaya giriyoruz. Odada iki operasyon masası var. Birçok kişi masalardan birinin etrafında toplanmış, ellerini şimdi açıklamamın uygun olmadığı bir şeyin üzerine koymuşlar. Hedef kişi odadaki diğer masanın üzerinde yatmakta ve yardımcı kadın yanında durmakta. Her iki masanın da döndüğünü görüyoruz, ayrıca odanın tabanı da döner bir platform, çünkü dönme hareketi kutuplaşma yaratan manyetikler için katalizör rolünü oynuyor. Alttaki sivri kulenin içinde, odanın üstündeki sivri kulenin içindekilere uyan mekanikler var, bunlar birlikte çalışarak dengeleyici makinenin işleyişini kolaylaştırıyorlar. Bu tapınak görüntüsünü zihninizde tutun ve önemini hissedin.Söz konusu tapınak, birçoğunuzun vaktiyle yaşadığı Atlantis uygarlığında inşa edilmişti. Sizi oraya hatırlamanız için götürüyorum, şimdi açıklayacağım korkuyu anlamanıza yardımcı olacak bu.

Orada birçok enkarnasyon geçirdikten sonra hepiniz yaşamınızı yitirdiniz. Bunun neden meydana geldiğini anlayamadınız, ama gerekli bir olaydı ve çok büyük bir tablonun parçasıydı. İçinizde hala bu olayla ilgili korku tohumlarını taşıyorsunuz, bu dönemde dünyada bulunan öğretmenlerin ve aydınlanmış insanların en temel korkusudur bu, yani aydınlanma korkusu! O kadar güçlü bir korkudur ki, bazılarınız aydınlanma ve bilgiye yaklaşırken fiziksel olarak hastalanırsınız. Yeni enerjide sunulan ödüle sahip çıkmaya başladığınızda bedeniniz bunu hemen reddeder, çünkü ödüle sahip çıkmanın tehlike içermediğinin henüz farkında değildir, çünkü bedeniniz daha önce bu uyanışı hissettiği bir dönemde ölümle ödüllendirilmiştir! ♥♡♥ Kryon

Ölümle ödüllendirilmeyi beklemiyor insanligimiz, sonsuz yaşamla odüllendirilmek icin ugrasiyor kan revan içinde, hem de ismine Aydinlanma/tekamül diyerek.

Sizce çelişki mi bu?

Bazi seviyelerden evet ama bazilarindan hiç de degil. Bunu dille aciklamak cok güç, hissetmeye calışmak lazim. Şöyle üç derin nefesle boşlukta duralim, hissedebiliriz.

**

Birleşik ve tutarlı bir dünya tasviri, muhtemelen insan zihninin zorlu taleplerinden biridir. Bu olmadığı zaman kaygı ve şizofreni peydahlanmaktadır. F. Jacob

Ebeveyn Baskısı

Gerçekte kusur ya da ideal tanımlaması sadece insanlar tanımladığı için var ancak insanın hem kendi doğasından gelen özellikleri var hem de evreleri. Bu evreler belli bir spiral dairesinde ( hem tek tek insanlar hem ülkeler için)tekrar edip durur, insanın bunların farkında olması anlamında büyük ve dayanışmalı bir çaba gerekiyor.
Toplum ya yerleşik kural ve ananelere ya uyarsın ya da seni deli ilan ederim diyor ya, biz de tolteklerden denetimli delilik kavramını öğrendik. Ve bu özetle; bi rolü sanki gerçekmiş gibi ama aslında numaradan oynamaktır. Çok başarılı bi aktör ya da aktris olmak gibi Bu da muazzam bi denetim ve kararlılık gerektiriyor ve öyle zıppadanak bi kararla olamıyor, belki bazıları doğuştan böyle yetenekler getirdikleri için daha kolay adapte olabilirler:)
Matrak bi  örnek vermem gerekirse, hani bi gün Adamus konuşmasında “hadi aydınlanmış biri gibi yürüyün, bi deneyin demişti de ben de çarşıda aklıma gelip bi deneyeyim demiştim! Çok ama çok komikti. Bu tür ciddiyetinize yaraşmayan uygulamaları sıklaştırmak lazım belki.
Toplum baskısı önce ailede başlayıp sonra tüm kurumlarca devam ettiriliyor. Şimdi eskiye oranla çok şey değişti gibi görünse de televizyonun hayata girmesiyle anne babaların çoğu kötekten vaz geçti fakat yöntem değiştirip aynı niyeti devam ettiriyorlar. Zaten Türkiyenin şu anda nasıl idare edildiğini, her an özgürlükten ve demokrasiden bahsedilerek aynı niyetin nasıl geri plandan uygulandığına bakarsanız ailelerin içinde bulunduğu durumu anlarsınız. Kendinizde gerçekten bi değişim olup olmadığını merak ediyorsanız Türkiye ailesine ve onun ebeveynlerine bakın ki her gün sizin için özel olarak videoya alınıyor,onlarca tv kanalında size siz gösteriliyor, anında görüntü 🙂

  • Turan Erdal Dogan Cüceloglu Türkiyede korku kültürünün hakim oldugunu söylüyor, sen ne diyorsun Sibel?
  • Sibel Atasoy Bence tüm dünyada, özellikle gelişmiş ve yarı gelişmiş bölgelerde aynı kültür var (amerikaya da öğretildi!) ve bunun neden olduğunu da daha önceleri konuşmuştuk, çünkü farkındalık için korku hızlandırıcı bir yöntem ve fakat gel gör ki bi yandan zaman yok, izafidir denilebilen bir devirde korkuyu hızlanmak için devam ettirdiğinizi söylemek aymazlık olur :)))) Demek ki bu yönten ardındaki niyet başka bi şeye dönüşmüştür, herkes düşünsün bulsun. Ve bu, burada her birimizin içinde var.
    İnsanlar zarar görmesin, zarla zorla bi rüya içinde devamlılık sağlanabilmiş ve gerçek(!) bi alan açılmışken insanlar bundan faydalanabilsin diye ortaya çıkan korku-tulma (aman çocuğum ateşten yanarsın koşma, ama çukura düşersin gezme, aman zehirlenirsin deneme, diyen annelerimiz sayesinde) artık amacını aşıp eril bir yöntem halini aldı:) İşte bu denetimli deliliğin en büyük zafiyetidir, kendi niyetini unutuverirsin ve kazdığın çukura düşersin! 🙂
    İşte tam da bu sebeple dayanışmaya ihtiyaç var. Denetimli delilik uygularken bir küçük gurup oluşturmak ve niyetini unutup çukura düşen olursa ona el vermek gerekir. Gurdjieff’in dediği gibi zindandan öyle elini kolunu sallayarak tek başına kaçılamaz, bunun yöntemi var, isteyen olursa söyleriz (önceden çok yazdım da usandım)

Hastalık Nedir?

Genelleştirecek olursak, hastalığın potansiyel olarak yaşamı ve farkındalığı farklılaştırıp yenilemesi “beklenen” yeni dağıtıcı enerjilerin ve enformasyonel morfik alanlara “nüfuz etmesine” gösterilen direncin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin onları algılama ve anlama kapasitesini aştıklarında ve yeni bir düzene o ana kadar hiç entegre olamadıklarında var olan denge sistemini bozarlar. Bunu da hastalık olarak adlandırırız. Böylelikle hastalık, yaşam oyununun kendi özel entelektimizin, yazgımızın ya da bireyleşme sürecinin parçası olarak talep ettiği yeni temaların şu ya da bu şekilde işlendiği bir “sahne”dir.(Dr. Whitmont)

Mükemmel bir açıklama.. Hastalıklara oldukça şamanik bir açıdan bakabilen bilimsel bir bakış için,sizi konuya yaklaştırabilecek en iyi kitap İyileşmenin Simyası kitabıdır diyebilirim, baskısı tükenmiş olsa da ikinci ellerden yahut pdf. sunumlardan bulmanızı öneririm:Tıklayınız
Sonuç olarak kimi hastalığın dışta, kimi de içte oluşmasına izin veriyor demektir. Hastalık yalnızca akışa direncimiz, kendimiz sandığımız sınırlı sorumlu egomuza sıkıca yapışmamızla ilgili, yeni olana -bilinmezliğinden dolayı- yol vermek istemiyor oluşumuz bence aşılamayacak bi durum değil, bunu tedricen hepimiz hayatımızda yapmaktayız, özellikle 1999’dan beri ve 2009 dan sonra daha da hızlanan bir süreçte direnmeyi azaltıyoruz. 🙂
Korkumuzu aşmayı Başarıyoruz.

Yeni’yi engellemek mümkün değil gibi görünüyor ancak her yeni, her bir kişisel rüya gibi, bunların her birine dönüşmek yorucu belki de imkansız olduğundan, bünyemiz direnç göstererek (içte hastalık, dışta anlaşmazlıklar, kavga ve savaşlar olarak) bu rüyalardan hangisinin “sürdürülebilir bir rüya” olduğunu test ediyor olabilir, zayıf olasılıkları elerken bazı seçenekleri giderek güçlendiriyor, böylece YENİ olan yeterince güçlenip kişiyi ele geçiriyor ya da öldürüyor. Kıyasıya bir mücadele bu!
İnsanın kendi kişisel menkıbesine uygun yolda kendi  işlevlerini kullanıyor oluşu, her türlü iç -dış hastalığı-sapmayı hafif atlatmaya sebep oluyor gibi geliyor bana.

Gönül ister ki, ilişkide olduğumuz kişilere ilgimizi-sevgimizi onlar hastalanarak bunu bizden söke söke almadan önce onlara gösterebilelim. Dr Whitmont der ki;
“Kişi, Sonunda ölümcül derecede hastalanıp yatalak olduğunda, tüm hayatı boyunca sahip olmadığı ve özlemini çektiği şekilde rahata kavuşmuştur. Kocası ve ebeveynlerinin ilgisiyle kuşatılmış ve sevilen bir kraliçe gibi ÖLEREK, “iyileştirici” özene kavuşmuştur, onu en dar aile ve evlilik görenekleri çerçevesinde mahrumiyet içinde “yaşamak” zorunda bırakan yaşamın ondan esirgediği de budur.”

Kişi ihtiyacı olanı ÖLME pahasına alacak denli ısrarcı. Trajik ama sanırım sıkça rastlanan bir durum.

“Hastalık, Benlik alanından doğan bir dinamiğin “işgalidir” ve kendisini psikosomatik olarak kodlayan dramatik bir çatışmaya yol açar. Sevgi ve duygusal yakınlık; güç ve kendini ispatlama; anlam ve kendini ifade etme  ihtiyacı üzerinden yaşam dinamiğimizi motive eden form dürtüleri, bilinçli farkındalığımıza ulaşmalarına gerek olmaksızın yaşamsal, davranışsal, duygusal ve zihinsel alanlarımızın kodlarında iz bırakabilirler (Düşünceler bile bilinç-dışı olabilir; örneğin “kesin” olgular olarak kabul ettiğimiz inançlarımız temelinde hissedebilir ve hareket edebiliriz).

Yaşamımıza almak istediğimiz şeyi önce söze dökmemiz ve sonra zaten orada olduğunu fark etmemiz arasında geçen süre gittikçe kısalıyor dostlar.
Bu kısalma öyle bir yere varacak ki artık ayrılığı savunamıyor hale geleceğiz ve bu şu günlerde bir çok insana oluyor biliyorum, kendimden de biliyorum 🙂

suzan çal

 

  • Emine Yildirim Kancalanırız ve kanca atarız . Kancaları söküp doğru yere takmak lazım . Bu bir beslenme şeklidir . Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor . Ençok kanca duygu giysilerinin altına gizleniyor . O zaman zokayı yutuyoruz . Bunu kendi kendimize de yapıyoruz . Bu doğru kabloyu yanlış noktaya monte etmek gibi . Sürekli kısa devre sonunda sistem hatasına dönüşüyor . Doğru yaklaşım ne olabilir ? Galiba kendi ile yüzleşebilme cesareti . Ben şimdi niye üzüldüm ? Ben şimdi niye kırıldım ? Ben dediğim şeyle kalbim aynı düzlemde mi ? vs ..Başka bir pratiği olan var mı ? bilmediğimden soruyorum ..
  • Sibel Atasoy Harika açıklamışsın Emineciğim. Haklısın “Yanlış olması gereksinimi azaltmıyor “. Bu soruları sormaya ilaveten, rahatsızlık oluşan organın fizik düzlemde ne işe yaradığını, işlevini araştırıp bunu ruhsal-duygusal boyuttaki karşılığa tercüme etmek çok işe yarıyor ve tabi rüyalar rüyalar ve de rüyalar… Hastalığı önceden bile teşhis edebileceğiniz bir yol rüyalarınızı takibe almak.

    Ben küçükken ve gençlik döneminin büyük bölümünde “sana yapılmasını istemediğin şeyi yapma” düsturu ile yaşadım, kimse söylemedi bana bunu, muhtemelen yaradılışım bunu gerektirmişti. Daha sonraları bu formulün de yeterli olmadığını fark ettim çünkü benim işlevlerim ve ihtiyaçlarımla başkalarının ki aynı değildi, bunu keşfetmek tam bir katarsis işlevi gördü bünyemde. Bunu görmemi sağlayan her türlü yönteme tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

  • Turan Erdal bu aymadan sonra nasil davraniyorsun?
    Sibel Atasoy Kapasitem (sevgi=ilgi) yettiği ölçüde her ilişkide olduğum kişinin işlevlerini, öykülerini ve ihtiyaçlarını öğrenip onların beklentilerini karşılamaya çalışıyorum. Tabi ilişkide olduğum kişiler arasında kendim de varım, kapasitemi olabildiğince adil kullanmaya çalışıyorum.

*

Güneşten önce doğdum bu sabah, çok oldu kalkalı ve o kırmızı kırmızı yaptı havayı, denizi, perdeleri, şekeri anımsatıyor:)
Günaydın frekanslaarrr

Resim: Suzan Çal

Kergek Buldi

“Lamalar yalnızca ölümle ilgili şeylerden söz ederken, şamanlar yaşamla ilgili şeylerden söz eder.” (adı bilinmeyen bi Moğol)

Altay kabilelerinde “öldü” anlamına şu deyim kullanılırdı: kergek buldi!
Yani “gerekenle buluştu”

“Ölmek eşittir uyumak” Tatar deyişi

Altay dillerinde KUT: Hayati güç, ruh.

Aynı zamanda kut; çadırın tepe açıklığından içeri düşen jelatinimsi bir madde!

Kut, bir insandan fiziken ölmeden önce de çıkıp gidebilirmiş. Zaten onun boşalttığı yere hastalık dolarmış.

Bundan sonra bi şeyleri kutlarken onun ruhlu olmasını dileyen atalarımızı hatırlayacağım galiba.

“Çarptığın kimseyi büyütmüyorsun… Birisine baskı yaptığın vakit, büyük tanrım, o büyüyemiyor.”  Kitab’ı Dede Korkut

İlginçtir Altay inanışlarında hastalığa ve ölüme yaklaşım çok farklı. Örneğiin birisi hastalandığında onun çadırının ya da evinin önüne bir işaret konuluyor ve ona bakacak bir kişi tayin ediliyor, bunun dışındaki herkesin hastayla ilişki kurması yasaklanmış. Aynı şekilde ölenin de hemen eşyaları evi yakılıyor ve onun isminin anılması yasaklanıyor.

Şimdi bunun o kültürde hastalıktan ve ölümden korkulduğu nefret edildiğine yormak isteyen sosyolog antropologlar var. Fakat tersine düşünenler de var. Ölünün ismi o hayat boyunca kirlenmiş diye düşünüyorlar, kir=bilgi ve bunun temizlenmeye ihtiyacı var. Ayrıca ölenin bünyesinden ayrılan ruh/kut, adı anıldıkça ve düşünüldükçe gideceği her nereyse oraya gidemiyor ve yaşayanların çevresinde mahkum kalıyormuş! Bu durum halen yaşayanların şimdi ve hayata bağlılıklarının bir kanıtı olarak da görülebilir.

Oysa tek tanrılı dinlerden itibaren bu durum tam tersine dönmüş görünüyor. İnsanlar adeta ölüme  sarılıyorlar.  Böylece ne ölülere ne de kendilerine rahat vermiyorlar. Eksiklik ve değer kaybı, sürekli af dileme, acizlik ve yetersizlik duygularıyla boğuşmaktan asevince ve eyleme yer kalmıyor. Çünkü enerjilerinin büyük bölümünü kendi arzularıyla ölülere tahsis etmişler.
Animistik dönemin bana göre nerdeyse en iyi özelliği, hayata ve şimdiye verdikleri değer. Bildikleri ve bilmedikleri arasına kesin bir çizgi koymaktalar. şu anda insanlığın yapmakta olduğu gibi bilinmeyeni bildiklerini var saymıyorlar.

**

Düzen ve temizlik uğruna insanlığın gösterdiği bu  sonsuz çaba göz yaşartıcı. sa