Beş Yaşına giren Birleşik Alan Kullanımı (BAK)

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, sanki parlayan bir ışık gibi zihnime doğduğunda 2011 yılının başlarındaydık. Böylesi parlak fikirler ya da ani bir algı artışı hep o an birdenbire olmuş gibi gelse de aslında birçok anların ve birleşim noktamızın sayısız ileri geri kaymalarının sonucu olarak ulaşılabilen bir noktadır genelde. Muhtemelen bende de bu parıltı, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile yoğun uğraşılarımın, düşünsel ve pratik yaşam yolculuğumun önceden hesaplanamaz bir meyvesiydi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. İlki; biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz ben’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık yönümüz). Diğeri ise hepimizde aynı anda bilinir olan BEN yani bileşik benliğimizdir (dalga yönümüz).
Bu gözlemler neticesinde Bileşik benliğimizin, metaforik olarak bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağın kendisine sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz, hatta ben birkaç on yıl içinde eğitim ve şifa alanında BAK kullanımının olağan hale geleceğini öngörmekteyim.
2014 yılında geldiğimizde, en eski insan uygarlığı olarak görülen Lemurya kökenli Polinezya halklarının, özellikle Hawaii şamanlığının içeriğinde tıpkı BAK’ı anımsatan bir şifa sistemi olduğunu görünce şaşırdım. Kehanet için rollerin sanatı, yaratıcı sezgi anlamlarında kullanılan Hailona sözcüğü temelde; “bağlı olduğu ağ sisteminden ya da alandan yayınlanan bilginin sezgisel yolla ve rollendirme esasıyla toplanma tekniğidir” ve son derece barışçıl bir zeminde en yakın cevaba ulaşabilmeyi mümkün kılarak bütünsel şifalanma için kullanılır.

Birleşik Alan Kullanımı’nın beşinci yaş günü için bir resim oynadım dün:


BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim işlevlerinden bir kaçını sıralamak istiyorum:
İşlevlerden birincisi, zaman ve mekan kısıtı olmayan Birleşik Alanın merak ettiğimiz her türlü soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi, üstelik cevabı kökeninden alıp son duruma kadar geçen süreci ile resmedebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır, sadece rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi. Oyunda katılımcılara isabet eden (Birleşik Alan’ca yönlendirilen) rollerin kendilerinin son dönem sorunları ile ilgili olması da bir BAK uygulamasının oyundan çok sonra günlerce belirgin etkisinin devam ettirmektedir.
Dördüncüsü, katılımcıyı bir yandan oynarken diğer yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve uygulama sonunda yerine (orijinal enerji kalıbına) döndüğünde birçok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Katılımcıların uygulama esnasında hatırlayamadıkları detayları, sonrasında yapılan gurup çalışması ve moderatörün desteği ile birbirlerine anımsatılabilmeleri,
Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor diyebilirim.

Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA Sanat’daki arkadaşlarıma minnettarım.
Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Çok yakında BAK Moderatörlüğü konusunda bir eğitim programı açarak daha çok yerde ve insan tarafından kullanılmasına da önayak olma arzusundayım.

Sibel Atasoy Nisan-2015

Her şeyden önce BİR varmış. BİR taşıyormuş

Bunu bir örnekle izah edeceğim, lütfen bu fantastik öyküyü sakince, sanki dedeniz size uyku öncesi bir masal anlatıyormuş gibi okuyun.

BİR varmış BİR yokmuş,

Her şeyden önce BİR varmış. BİR taşıyormuş, öyle ki  bir yürek atışı gibi önce taşıyor sonra geri topluyormuş. O taştığı her bir “an”, bizim zaman hesaplarımıza sığmayacak denli uzun bir yayılma oluşuyormuş.

Hani yılbaşı kutlamalarında kendi üzerine kıvrılmış şakacı bir oyuncak düdük vardır. Ucundaki delikten üflediğinizde kendi üzerine kıvrılmış kısma hava dolarak kıvrım açılır, öne doğru aniden uzanan bir dil gibi düz boru haline gelir. Ve siz ağzınızı delikten çektiğinizde o yeniden kendi üzerine kıvrılır, yuvarlak acayip/eğlenceli düdük olur.

İşte BİR’in her nefes verişini aynen bunun gibi hayal edin.

Bu yayılım her yöne doğru ve muhtemelen holografik yapıda olmaktadır.

Bu acayip düdük gibi açılan dilin yapısı; birçok renkli, kendi aralarında guruplaşmış incecik, ipeğimsi iplikçikler gibiymiş. Zamanın olmadığı yerde bu taşma/toplama işlemi sürüp gidermiş.

Derken sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş.

Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir gurup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş.

Fakat o grubun içinde her zaman kaynağa geri dönme bilgisi hatırlanmış. Zaten bunu unutmasına imkan yokmuş; çünkü yanından, altından ve üstünden bir taşan/bir toplaşan yayılım devam ediyormuş. Üstelik gurubun bir ucu hala BİRe bağlıymış. (Üfleyince açılan düdüğün ucu, ağzınızı dayadığınız delikten bağımsız değil fakat yine de ona bir tanımlama getirdiniz ve o “ucu” oldu!)

Dolaşan/kazaya uğrayan ipeksi gurup, can havliyle bütüne dahil olmaya yani kendi üzerine bükülüp kapanmaya çalışıyormuş; fakat bu dolaşıklığın artmasından başka bir işe yaramamış.

Zamansız gibi uzun zamanlarda birçok şey olmuş, fakat biz artık bu detaya girmeyelim. (Uydurmanın da bazen zorlukları var. Kendimi bir yerlerde kaybedebilirim)

Bir zaman gelmiş bizim ipeksi gurup kendi yeteneklerinin farkına varmış. Geri dönüşü unutur gibi olup, yeteneklerini döktürmeye başlamış. Her yaptığı, ettiği  bir çocuk gibi onu heyecanlandırır olmuş. Zaman içinde bu gurup, farklı yetenekler geliştirip kendi aralarında da ayrışmaya başlamışlar.

Bunlar kendilerini şekilden şekle sokabilen, hem oynayan hem oynanan olarak epeyce vakit geçirmişler. Bir çok oyun evrenleri inşa etmişler. Fakat hiçbir oyun onların geri dönüş işlemini sağlayamamış, sanki giderek kendi oyunları içinde kaybolmaya başlamışlar.

Neden mi?

Çünkü OYUN kurmak için enteresan bir yöntem uyguluyorlarmış. Kendilerini ikiye bölmeleri gerekiyormuş, başka türlü düzenli bir hareket yaratmayı becerememişler.

Kendilerini (doğu mistizmindeki adıyla yin ve yang) Yaşam ve insan doğası olarak bölüyorlarmış. Bu aynen  küçükken hayali arkadaşımla pişti oynamama benziyor. Yaşam kısmı negatif, insan doğası pozitif kutup oluyormuş. Tabii bu ilk başlarda nasıldı bilemiyoruz. Dünya Oyununun artık pek çok tecrübeden sonra kurulduğunu sanıyorum. Çünkü burada son derece kararlı bir yapı var. Her neyse  dedim ya daha önceleri neler olmuş bunları uydurmak çok zaman alacak ve EKSİK söylemlerimizi artırmaktan başka işe yaramayacak.

İkiye bölme işlemi oyunlar içinde hakimiyetlerini yitirmelerine sebep olmuş olabilir. Her bir parça kendi adına hareket etmeye yetkili ve muktedir; çünkü içinde BİRi taşıyorlar.

İşin komik tarafı aynen benim hayali pişti arkadaşımı ciddiye alıp yenmeye çalıştığım gibi, bu iki yön birbirleriyle kıyasıya rekabete girişmişler. Oysa ben hayali arkadaşımı hep yeniyordum. Tarafsız ve adil olduğumu sanıyordum ve her onu yenişimde şaşırıyor, babama bunun nasıl olabileceğini sorup duruyordum; nasıl olur da hep ben galip oluyorum diye. Hatırladıkça kahkahalarla gülüyorum. İnsanın kendisine karşı hiçbir “hayali kendi” rekabet edemez!

Dedim ya atalarımız bu hataya nasıl düşmüşler insan inanamıyor. İşte bu sebeple onların çocuksu bir doğaları olduğunu sanıyorum.  Ya da belki gerçekten tek yol bölünmekti. Bunu da kestirmek çok zor. Belki de birçok bilmediğimiz başka metodu da diğer oyun evrenlerinde denediler. Kim bilir!

Biz yine Dünya oyununa dönelim. Bu oyun kurulurken artık olası şeylerin bir çoğu önceden biliniyor, önlemler ona göre alınmış fakat yine de iki tarafın BİRden gelen özgür iradeleri ve seçim olasılıklarının bileşimi her daim sürprizlere açık. Sanırım düdüğün, üfleyene yakın kısmındaki atalarımızın günlerini şenlendiren de budur.

Go şampiyonumuzun söylediği gibi; önceden tasarlanmış güzel şekiller var. Fakat bazı durumlarda şekli biraz değiştirmek farklı sonuçlara götürüyor. Ve dikkat ederseniz şampiyon, bu özel tesuji durumunun ustalar tarafından planlanmış olabileceğini itiraf ediyor.

Dünya oyununun kurucuları olan ateş/su/toprak/hava elementleri muhtemelen, sayılarını bilemediğim dolaşık ipeksi gurubun ayrılmış öğelerinin, ikiye ayrılmış kısmının yang olanlarıdır. Çünkü önce bitkileri ve hayvanları sonrada maymun atalarımızdan insanı yarattılar.

Ben önceleri Yin kısmının doğa olduğunu düşünürdüm. Sanırım bu bir hataydı.

Oysa hata ya da yanlış yok yalnızca EKSİK var.

Yin, oyunun mekanizması olmalı. Yang da oyuna can veren öz. Oyunu devam ettiren ikisinin bir ayrılıp bir birleşmeleri.

Bir iskambil oyununda hangi öğeler var?

İskambil kağıtları, oyunun bilgisi, oynayan kişiler

Bu gerçekten dolaşık bir ilişki. Oyun için bu üç öğenin de bir araya gelmesi gerekiyor, yoksa oyun oynanmaz. Önce ilk yerleştirmemizi yapalım sonra aksama olup olmadığını kontrol edelim.

Oyunun Bilgisine Yin yani yaşam, iskambil kağıtları ve oynayanlara Yang yani insan doğası diyelim. Oynayanlarla kağıtları aynı sınıfa almam tuhafınıza mı gitti? Aynı guruba aldım çünkü iskambil kağıtlarının katılaşmış insan bedeninden farkı yok. Ayrıca zihni kuvvetli bir oyuncu kağıtlar olmadan oyunu kafasının içinde de oynayabilir. Demek ki işin madde kısmı oyunu kolaylaştırmaktan öte derin anlam içermiyor. Aslında oyun zihnin içinde oynanıyor.

O zaman oyuna ne gerek var sorusu gündeme geliyor ve tabii cevabıyla birlikte; Yin yani oyun bilgisi ancak oyunda belirginleşiyor. BİR’in içindeyken bilgi ve insan doğası gibi bir ayırım yok. Ve dolaşık ipeksi doğamız aslına dönüşü gerçekleştiremiyor. Oluşmuş olan düğümler ancak oyun içinde belirginleşip yakalanma ve düzeltilme olanağına kavuşuyor.

Animus varlığını Yang’dan alıyor. O halde eril kutup, yani pozitif kutup esastır.

Anima ise varlığını Yin’den yani Hayat bilgisinden alıyor.

O halde Oyun başlarken ikiye ayrılmış görünen BİR, insanda yeniden bir araya geliyor.

Eğer insan doğası, kendi öğeleri olan anima ve animusu barıştırsa, yani rekabet etmelerini bir şekilde önleyebilse, ortada sorun ya da dolaşıklık kalmayacak tabii oyuna hiç gerek kalmayacak

Yin, bana oyun heyecanı veren hayali pişti arkadaşıma benziyor.

O şüphedir.

Beni kendimden şüpheye düşüren dişidir.

Oyunu imkanlı kılandır.

Fakat benim oyuna ihtiyacım var. Rekabet etmeliyim ki hareket olsun. Hareket olsun ki dolaşık ipeksi aslımı düzene ulaştırayım. Ya da daha doğrusu trilyonlarca yıldır beni giderek dolaştıran düğümlerden arınabilme şansım olsun.

Bazen, bırakın dolaşık kalayım diyorum.

Ama bu mümkün değil.

Bir Kadını Öldürmek kitabından

 

Gelişim ve Yükselme -Körebe

Dün gece yatmadan önce söylediğim ve yazdığım her şeyin aslında umarım ölmeden önce hepsini nötürlerim arkada iz kalmaz diye bir hisle, ne işe yaradı bunca yazdığım diye TAO’ya sordum ve bana “gelişim” için dedi. Peki artık bu sahadan yavaş yavaş geri çekiliyorum resim oynuyorum bu nedir dedim, “Yükselme” dedi. Ağzım açık kaldı :))))

*

“Körebe” oyununu hepimiz küçükken oynamışızdır. Sadece bu oyunun detaylarına ilgimi yöneltebilecek bilgeliğim olsaymış bile Birleşik Alan Kullanımı-BAK oyununu ve dahi psikolojideki tüm ayna metaforlarını keşfedebilirmişim. Fakat her şeyin bir çağı var.:)

Sadece basit bir çocuk oyunun içinde binlerce yıldan bize gönderilen bilgeliği düşününce insan bu gizemli yolculuğun her karışına yeniden hayran oluyor.

*

Karşılaştığımız her insanın bize aynalık yaptığını söylerken her zamanki gibi hem doğru hem de eksik söylemiş oluyoruz.
Doğru çünkü bütünlüğümüz dahil olmayan hiç bir şey yok 🙂
Eksik çünkü, her an itibariyle algımız duygu ve his yelpazemiz değişiktir ve o an itibariyle bizi yansıtacak ayna özeldir! Nasıl? Bakınız çok sade bi alıştırma yapalım:
Dalgasız çarşaf gibi bir denize bakın, kendinizi göreceksiniz ve dahi çevrede varlık namına ne varsa avuç içi kadar sakin suya hepsinin sığdığını görüp şaşırabilirsiniz. Oysa dalgalı bir denize baktığınızda sadece onun rengini ve köpürdüğünü görürsünüz hatta fırtınalı bi denize bakıyorsanız, kaçıp canınızı kurtarın derim :))) (anlayan anlasın)
Demek ki siz aynalık edecek kişi çalkantıda olmayan sakinleşmiş biridir ancak ve orada kendinizi görmekle kalmaz her ne ihtiyacınız varsa ŞİFAnızı da onda bulursunuz. Şifa denilen şey sessizlik ve sakinlikte görülür ve bulunur.
Şifa amacıyla gittiğiniz her yerde ve kişide öncelikle bu hayati özelliği arayın (gündelik hayatın içinde onu gözlemleyin, mahir bi dedektif olun), bulduysanız ne mutlu, buna paha biçilmez (ne istiyorsa ödeyin).

*

Kendini ifadenin her şekline sanat diyebiliriz ancak spesifik olarak belli bir aktivitenin kişiye özel yetisi oluyor, defalarca gözlemledim, öyle bir kabiliyet ki seyrederken küçük dilinizi yutacak gibi oluyorsunuz, nefes almayı unutuyorsunuz, anlatılması zor. Bendeniz bi yetenek avcısı olarak (sırf şahit olmanın zevki için) çok riskler göze almışımdır.  Yani bende olması şart değildir şehadet etmek müthiş bi his. Belki çift venüslüğümün gereğidir bu, kabiliyet fizanda olsa gider bulurum. Ve ihtiyaç varsa elimden geleni yapmaktan geri duramam belki o sebeple yaşam tasarımımda “sanat hamisi” olaarak geçiyorum :))

Oyun ve Anlam

İnsanın kendini -bu derece- kandırmasına dayanan varlığı dehşete düşürücü. Yine de bunu unutmakta yarar var.sa
  • Ayten A bütün bir öznellikler / anlamlandırmalar diyarı bir derecede ve bir biçimde “kendini kandırma” değil mi Sibel? Dehşet verici de olabiliyor, eğlenceli, oyuncaklı ve “hayat kurtarıcı” da ve fakat…
  • Sibel Atasoy Varlık diyarı hepten kendini kandırmaya dayanıyor evet yine de güzel

     

    Turan Erdal Bir kisiye oyun oynadigini gösterdigimiz zaman o kisi oyun oynamaya devam edebilir mi?

     

    Sibel Atasoy Önce “artık oyun oynamayı reddediyor” çünkü oyun kelimesinden dolayı yaptığı bu önemli iş değer kaybına uğruyor. Bu süreç depresyon hatta intihara bile sürükleyebilir insanı. Ancak sonunda kişi denetimli deliliği benimseyerek oyun olduğunu bile bile oynamaya yani yaşamaya başşlıyor ve hatta bundan zevk de alabiliyor )

     

    Turan Erdal Anlamin yitmesinden sonra tekrar anlamlandirmak gerektigini söylüyorsun galiba.

     

    Sibel Atasoy Yitirilen anlam zaten senin değildi çoğunluk itibariyle, öğrenilmiş anlamlardı. Bu kez anlam topu kendi eline geçmiş oluyor, oynamıyacağım işte diye sızlanıp depresyona girebilirsin, oyundan çıkabilirsin, ya da kendi anlamlarını yaratmaya ve gerçekliği eğip bükmeye başlarsın ve yaratımın ortağı olursun.
    *
    Sonradan ilave edilen NOT: Bu yazıyı yayınladığımın ertesi günü kalp krizi geçirdim, çok şaşırtıcı oldu çünkü böyle bi şeyin olabilirliğine dair bi ipucu belirti vermemişti 🙂
    Son yazının oyun ve anlam üzerine oluşu oldukça manidar geliyor şu an. 22.04.2013