Kendimizle Karşılaşma

Yoğunlaşmak, diğer her şeyi dışarda bırakarak bir nesneye, sembole veya bir deneyime odaklanmak ve dikkati onun üzerinde tutmak için gerekli olan enerjiyi kullanmaktır. Yoğunlaşma gücümüzü geliştirdikçe zihinsel gevezeliğin arka plandaki sesini azaltırız hatta zamanla susturabiliriz.
Sıkıntı ise yoğunlaşamamanın bir belirtisi olarak karşımıza gelir. Sıkıldığımızda en başta kendimizden sıkılıyoruzdur. Zen pratiklerinde DO ismi ile bilinen eylemlerin ardındaki düşünce; kendimizle bir karşılaşma yaratmaktır. Herhangi bir şeyi (resim yapmak, bahçe işi, yemek pişirmek vs) tam bir yoğunlaşmayla yapma girişiminde bulunduğumuzda, hayatlarımızda olmadığımız yerlerde, almadığımız tatlarda, bütün yerlerin farkına varırız. Tuhaf olan tutarlı bir yoğunlaşmış çaba, yumuşak bir zahmetsizlik ve kendiliğindenlik getirir. Bu odaklanma önce yüksek bir enerji gerektirir, zamanla bu doğal hale gelir. Yoğunlaşmak için enerji harcamayı başaramayanlar, yaptığı işin kendisi haline dönüşenlerin yaşadığı kolaylığı bilemezler.

Bu yoğunlaşmanın ya da odaklanmanın bir üst boyutu birleşen yoğunlaşma olarak adlandırılabilir. Birleşen yoğunlaşmada benlik farkındalığı yoktur, o bizi andaki deneyimin içine götürürken, aynı zamanda özne-nesne ilişkisindeki ayrılığı da ortadan kaldırır.
İçine çeken veya birleştiren yoğunlaşma, ilgili nesne, deneyim veya olay tarafından öylesine tamamen emilmektir ki bütün zaman, mekan ve benlik duygusu kaybolur. Biçimi aşıp, öze veya Tao’ya geçeriz.

Daha önce urban şaman konseptinde dile getirdiğimiz groklamak eyleminin temeli de budur.

Sanırım aşk ile erimenin esa-n-sı da budur. O şey tarafından emilirsiniz.

Devamını oku “Kendimizle Karşılaşma” →

Tonale karşı Tonal, işte budur ahval!

Toltek bilgeliğine göre; var oluşumuz esnasında iki ayrı güç halkasıyla doğarız. Dünyasal boyutta akılla direkt bağlı olan birinci güç çemberimizi kullanırız. Dünyasal algımızın oluşturduğu tüm her şey; bizi biz yapan her şeydir ve ona Tonal denir. Dünyaya anlam vermeye çalışan şey tonaldır, o olmadan bir takım yabancı sesler duyar, bir şey anlamayız. Tonal gerçek varlığımızı esirgeyen bir koruyucudur bu da ona edimlerinde kıskanç ve kurnaz olma niteliği verir. Onu doğumla birlikte büyütmeye başlarız. İçimize havayı ilk çektiğimiz o an, Tonal içindeki erkle nefes almaya başlamış oluruz. Tonal doğumla başlar ve ölümle biter. Hiçbir şeyi yaratamaz ya da değiştiremez ama yinede de oluşturur dünyayı. Yargılamak, değer biçmek, tanıklık etmektir işlevi çünkü. Tonal hiçbir şey yaratmayan yaratıcıdır.

İkinci güç çemberimiz ise Nagualın alanıdır, istençle bağlantılıdır. Nagual bizim hiç ilgilenmediğimiz parçamızdır. Nagual bizim betimleyemediğimiz bölümümüzdür. İsim yok, söz yok, duygu yok, bilgi yok.

Daha doğduğumuz anda aslında iki parça olduğumuzu hissederiz. Doğum anında ve sonraki kısa sürede tümüyle nagualızdır. Sonra işlev görmek amacıyla sahip olduğumuz parçanın bir karşı parçası olması gerektiğini hissederiz. Aranan Tonaldır ve bu en başından beri bir eksiklik yaratır. Derken Tonal gelişmeye başlar ve önem kazanır, nagualın parıltısı körelir, onu tümüyle kaplar. Artık tümüyle Tonal olduğumuz anda ise doğumdan başlayarak bize eşlik eden ve bizi bütünleyen bir parça olduğunu sürekli anımsatan o eski yetersizlik duygusunun arttığını seyretmekten başka bir şey yapamayız.

Tümüyle Tonal olduğumuz andan başlayarak eşler oluşturmaya koyuluruz. İki yanımız olduğunu hep duyumsarız ama bunu tonalın nesneleriyle dile getiririz. Bir yanımız ruh diğeri beden, zihin ve özdek, iyi ya da kötü, Tanrı ve şeytan gibi… Aslında adanın üstündeki şeyleri eşleştirdiğimizin ayırtına varamayız.

Dünyasal bilişimizin tanımlandığı güç alanımız, bağlı olduğumuz tonalimiz tarafından yönlendirilir. Bizler bir başka yanımız daha olduğunu duyumsasak da Tonal, hep kendisinin içinde kalmamız için sürekli sopasını gösterir. Bu yüzden şaman bilişinde dışarıdan kabuğun kırılması, yani çömez-usta ilişkisi gereklidir.

Evrenden akan enerji; sürekli şekilde itilip çekilir evren tarafından. Evrenin vahşiliği, yırtıcılığı, acımasızlığı, sömürmesi gibi görülen bu itme-çekme tepkimesi aslında, onun kendi farkındalığını deneyimlemeye çalışmasından ibarettir.
Evren, varlıklar üstünde baskı uygulayarak farkındalıklarını arttırmaya çalışmaktadır.
Carlos Castaneda’ya göre Şamanlar; arayışlarını, sonunda bir organizması olmaksızın, birleşik bir birim gibi davranabilme anlamında bir varlık olma arayışı diye tanımlarlar. Bu açıdan varlıklar, yeni biliş ufuklarına götürecek sıçrama tahtaları görevi gören hatırlatıcı araçlar ya da uygulayımsal yapılardır sadece.

 

http://www.sonsuz.us/node/sonsuzluga_toltek_bakisi

Faydalı Keyfilik (ayrılık) Nedir?

Gezgin şamanın yolu, Huna bilgeliğinin 7 ana prensibinden ilki olan İKE, bütün sınıflamaların (sistemlerin, inançların, kanunların), kaynağı ne olursa olsun, potansiyel olarak faydalı ancak keyfi olduğunu söyler. Ayrılık, sadece pratik değeri olan, faydalı bir yanılsamadır.
Bu bilgi, eğer içeriğini deneyimlerimizle örtüştürebildiysek bizi her şeyin BİR olduğuna ikna etmeye yeter.
Her şeyin BİRliği çıkarımı yeni bir şey değildir, özellikle mistik öğretilerin hem açılış hem kapanış cümlesi budur aslında. Gezgin şamanın mistiklerden farkı bu bilgiyle ne yaptığımız konusunda ortaya çıkar; Mistikler ayrılığı getiren tüm bu sistem ve inançlardan soyunmayı, çıplak(!) kalmayı böylece tanrıyla bir olmayı salık verirler, amaçları budur. Bu sebeple insanın tüm anlam verme çabalarının ürünü olan çıkarsamaları kötüleyip reddederler. Sonuç olarak aralarında gerçekten BİRliğe ulaşmış olanlar var ise dünyanın bu boyutundan -aslında tüm boyutlardan, yani VARLIK aleminden -uzaklaşmışlardır.

Oysa gezgin şaman BİRliğe olan kesin imanını, şu an ve burada pratik uygulamalara dökmek isteyendir, bu sebeple de tüm sistem ve inançların bir yanılsama olduğunu bile bile bunları “anda gerekeni yapmak” şeklinde kullanmayı seçerler. Bu keyfilik, Tolteklerin “denetimli delilik” kavramıyla örtüşen bir esneklik yani ustalık kazanmanın provasıdır.

BİLİN-e-MEYEN

Hepimiz bilinen ve bilinmeyen arasında zevkli taklalar atarız, oysa bilin-e-meyen bambaşka bi şeydir ve adına nagual der Toltekler ancak biz burada bilinemeyen diyelim. O tanımsızdır, sonsuz diye gelişi güzel kullandığımız kelimeyi bile ona yapıştırsak yanılırız . BİLİN-e-MEYENİ biz bu yakadan boşluk olarak algılarız.
Boşluk ya da yokluk kelimesi insan medeniyetimiz açısından tüm kültürlerde doğal olarak sevimsiz bir anlamla ilişkilendirilmiştir. Hatta doğa bile boşluk sevmez! :))))
Varlık yakasındaki bizlerin yokluk yakasını sevimli bulamayacağımız aşikar; çünkü varlığımızın sebebi olarak yokluğu algılamamız öğretilmiyor.
Bilinemeyenin içeriği hakkında fikir üretiriz çoklukla ve bunu boşluk olması gereken sol yana depolarız böylece yokluğu adım adım erittiğimizi, onun üstesinden geldiğimizi (!) sanarak rahatlarız. Bilinemeyen korkutucudur insan için (Özellikle eril yönü yoğunluklu kullanan erkekler için).
Kuantum fiziği, bilinemeyen için “potansiyel” kelimesini kullanıyor, hiç bişey olmayan ama her şey olabilme potansiyeli. Rahatlatıcı bi isim 🙂 Ancak yine de bi tanımlama olduğu için eksiktir ve sağ yana taşımalıyız. (Oyun Kuramı’nda sonsuz oyun döngülerini görebildiğim kadarıyla nakletmeye çalışmıştım)
Bir öğretmen-lider-guru, öğrencilerinin sol (boşluk olması gereken) yanını temizleyerek oradaki farzların sağ yana taşınması ve olabildiğince sadeleştirilmesi ile işe başlar.
Bunu gerçekleştirebildiğinde artık başka bişey gerekmez, baca temizlenince daha ne gerek kalır ki başka bi şeye 🙂
Şu an bütün bu söylediklerim boş geldi bana, en iyisi biraz resim oynayayım.

Mercedes Peralta-Cadının Rüyası-4

Ruhsalcıları, cadıları ve şifacıları tanımlaması Florinda’nınki ile aynı idi. Tek fark ayrı ve bağımsız bir sınıfın varlığını kabul etmesiydi: Medyumlar. Medyumları, ruhların kendilerini ifade etmeleri için ortam oluşturan aracı-yorumcular olarak tanımlıyordu. Onun anlayışına göre medyumlar diğer üç sınıftan o derece farklı idiler ki hiçbir gruba ait olmaları gerekmiyordu. Fakat dört özelliğin tek bir kişide toplanması da mümkündü.

Bir erkek sesi “Odada rahatsız edici bir etki var” sözleriyle dona Mercedes’in ilahisini kesti. Grubun geri kalanı tüten purolarla ve suçlayan gözlerle dumanlı karanlığı delerek onaylarını gevelediler.

İskemlesinden kalkarak “Bir bakayım” dedi. Her bir kişinin arkasında kısa bir süre durarak birinden ötekine geçti.

Omzumu sivri bir şeyin deldiğini hissedince bir çığlık attım. “Benimle gel,” diye kulağıma fısıldadı “transta değilsin.” İtiraz edeceğimden çekinerek kolumdan tuttu ve beni kapı niyetine kullanılan kırmızı perdeye götürdü.

Odanın dışına itilmeden önce “fakat sen kendin gelmemi istedin,” diye itiraz ederek “eğer bir köşede sakince oturursam kimseyi rahatsız etmem” diye ısrar ettim.

“Ruhları rahatsız edersin” diye mırıldandı ve sessizce perdeyi kapadı.

Genelde çalıştığım, ses kayıtlarımı aldığım ve gittikçe artan alan notlarımı düzenlediğim mutfağa geçtim. Mutfağın tavanından sarkan tek ampulün etrafında bir sürü böcek uçuşuyordu. Odanın ortasındaki masayı aydınlatan zayıf ışık köşeleri ve orada uyuyan pire dolu uyuz köpekleri karanlıkta bırakıyordu. Dikdörtgen mutfağın bir yanı avluya açılıyordu. İsten karamış olan diğer üç yanda bir kerpiç fırın, bir gaz sobası ve suyla dolu yuvarlak madeni bir leğen duruyordu.

Ay ışığı ile aydınlanmış avluya yürüdüm. Dona Mercedes’in ahbabı olan Candelaria’nın, iyice sabunlanmış çamaşırları güneşten beyazlaşmaları için üzerine astığı çimento zemin, bir gümüş su birikintisi gibi parlıyordu. İplere asılı çamaşırlar, avluyu çevreleyen sıva kaplı kara duvarlara karşı beyaz lekelere benziyorlardı. Ay ışığı ile çevrelenmiş meyve ağaçları, tıbbi bitkiler ve sebze öbekleri, böceklerin uğuldaştığı ve çekirgelerin tiz sesler çıkardığı karanlık ve ayırımsız bir yığın oluşturuyorlardı.

Mutfağa döndüm ve ocakta yavaş yavaş kaynayan tencereye göz attım. Günün hangi saati olursa olsun, daima yiyecek bir şey bulunurdu. Genellikle, mevcutlara bağlı olarak, et, tavuk veya balık ile birçok sebze karışımını içeren, koyu bir çorba olurdu.

Duvara oyulmuş kerpiç raflardaki tabakların arasında bir çorba tabağı aradım. Düzinelerle uyumsuz porselen, madeni ve plastik tabak vardı. Kendime büyük bir kap tavuk çorbası aldım ama oturmadan önce yakında duran leğenden bir kap su alıp sobanın üzerindeki çorba tenceresine eklemeyi unutmadım. Ev halkının acayip adetlerine uyum sağlamakta uzun zaman harcamamıştım.

Toplantıda olanları yazmak üzere oturdum. Bir toplantıda olan ayrıntıları veya bir sohbette geçen her sözü hatırlamak üzerime kaçınılmaz olarak çöken yalnızlık hissini yenmenin en iyi egzersizi idi.

Bacağıma bir köpeğin soğuk burnu sürttü. Artık ekmek parçaları aradım, onlarla köpeği besledim ve notlarıma geri döndüm. Uykulu hissetmeye başlayıp gözlerim zayıf ışıktan yorulana kadar çalıştım. Kâğıtlarımı ve ses kayıt cihazımı toparlayıp evin öbür yanındaki odama doğu yöneldim. İç verandada kısa bir süre durdum, ay ışığı ile yamalı görünüyordu. Hafif bir rüzgâr bükülü üzüm asmasının yapraklarını karıştırarak, karmaşık gölgesinin tuğla avluda girift şekiller oluşturmasına neden oluyordu.

Kadını görmeden önce varlığını hissettim. Avluya yayılmış iri kil kapların arasında yere çömelmiş, adeta saklanmıştı. Saçaklı beyaz yüne benzeyen bir saç demeti başını beyaz bir hâle gibi örtüyordu ama etrafındaki gölgelere karışan karanlık yüzü belirsizdi. Onu evde daha önce hiç görmemiştim.

Onun dona Mercedes’in arkadaşlarından biri, belki bir hasta, belki de Candelaria’nın seanstan çıkmasını bekleyen akrabalarından biri olabileceği mantığını yürüterek ilk korkumu yendim. “Özür dilerim ben burada yeniyim. Dona Mercedes ile çalışıyorum dedim.”

Ben konuşurken kadın başını sallıyordu. Bende, neyin hakkında konuştuğumu biliyor intibanı yarattı ama sessizliği bozmadı. Açıklanamaz bir huzursuzluk beni ele geçirdi ve histerik bir korkuya kapılmamaya gayret ettim. Avluda yaşlı bir kadın çömeldi diye paniğe kapılmam için herhangi bir nedenim bulunmadığını kendime defalarca tekrar ediyordum.

“Seansta mıydın?” diye şüpheli bir sesle sordum. Kadın onaylayarak başını salladı.

“Ben de ordaydım ama dona Mercedes beni kovdu,” dedim.

Birden rahatladığımı hissetim ve durumla dalga geçmek istedim.

Yaşlı kadın “benden korkuyor musun?” diye aniden sordu. Çatlak sesinden kararlılık ve gençlik yansıyordu. Güldüm. Saygısız bir tavırla “hayır” demek üzere iken bir şey beni durdurdu. Kendimi ondan aşırı derece korkmuş olduğumu söylerken buldum.

Kadın doğal bir şekilde “benimle gel” diye emretti. Yine ilk tepkim onu cesurca takip etmekti ama yerine, kendimi söylemek niyetinde olmadığım bir şey söylerken buldum.

“İşimi bitirmem gerekiyor. Benimle konuşmak istiyorsan şimdi burada yapmalısın.”

“Gelmeni emrediyorum” diye kadının sesi gürledi. Sanki bir anda bedenimdeki tüm enerji beni terk etti gitti. Buna rağmen “neden kendine kalmayı emretmiyorsun?” dedim.

Bunu dediğime inanamadım. Özür dilemeye hazırlanırken sanki tuhaf yedek bir enerji bedenime aktı ve kendimi tekrar kontrol altına almamı, hemen hemen sağladı.

Kadın çömeldiği pozisyondan kalkarak “senin istediğin olsun,” dedi.

Boyu inanılmaz büyüktü. Dizleri benim göz hizama gelecek kadar uzadı. Bu noktada enerjimin beni terk ettiğini hissettim ve bir seri vahşi ve tiz çığlık attım.

Tamamı için tıklayınız