Geleceğin Var Olma Şansı

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın, paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Michael Marder ve Luce Irigaray, Paylaşma Ekolojisine Doğru,
Çev. Erkan Ünal, Cogito, Güz 2016, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 11.

Her türden sınırın insan tarafından oluşturulduğu -veya en nihayetinde sahiplenildiği- bir “modern dünya”da yaşıyoruz. Antik Yunan’dan bu yana çok şey değişmiş gibi görünüyor belki ama temelde tartışılan konular insan zihnindeki konumunu koruyor. Dünyanın geleceği, bu geleceğin nasıl kurulacağı da bu başlıklardan biri. İnsan, canlılar üzerindeki hakimiyetine emin olarak dünyayı kendinden ibaret saydığından insan toplumu üzerindeki otoritenin önemi kabul gördü şimdiye kadar. Öyle ki yıllar boyunca bu otoritenin nasıl uygulanacağı tartışıldı.

Sorgulayan insanlar susturuldu, öğrencileri tarafından daha büyük bir güçle sürdürüldü sorgulamaları. Sonunda ortaya otoritede söz sahibi olması gerekenleri ayıran Platon ve ondan yıllar sonra, saf ırkı oluşturmak için milyonları yok eden Hitler çıktı. Bütün bunlar olurken insanın emin olduğu şey, dünyanın gücünün kendi elinde bulunduğuydu; çizilen Tanrılar bile abartılmış insan figürüydü hep.

Fark edilemeyen ise dünyada yalnız olmadığımız ve paylaşılacak bir dünya varsa eğer, bunu insanlıktan öte bir varlıkla paylaşmak gerektiği. İnsan bunu görebildiği noktada kendi sınırlarının bilincine varıyor ve bu bilince varabiliyor olmak, dünyaya ve dolayısıyla kendisine de bir gelecek sunuyor.

Dünya üzerinde meydana gelen çatışmanın artması varlığın sürdürülebilirliği üzerindeki endişeleri arttırıp insanda gelecek korkusu yaratıyor. Kimileri bu çatışmanın gerekçesi olarak terörizm, göç, salgın gibi unsurları öne sürüp çözümü sınırları sıkılaştırmakta ve kimi zaman Kuzey Kore örneğindeki gibi tamamen kendi içine kapanmakta buluyor. Buna karşın bazıları yaşanana kalıcı ve bütünsel bir çözüm bulmaya odaklanıyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın bu duruma önerisi ise bir paylaşma ekolojisi. Burada değinilecek iki önemli başlık var: paylaşım ve ekoloji.

İnsan ve insan üretimi varlıklar göz ardı edildiğinde doğanın halihazırda bir paylaşımda olduğu görülüyor. Felsefenin başında temel olarak görülen su, ateş, toprak, hava dörtlüsü insanın aksine bir uyum içinde çalışıyor ve dünya üzerindeki paylaşımlarını sürdürülebilir bir düzene katkı sağlayarak yapıyor.

Buna karşın insan, doğanın paylaşımlarına ve kendi sınırlarına yeni sınırlar ekleyip kendine özgü ikincil bir paylaşım yaratıyor; siyasal, kültürel, bölgesel bölünmeler getiriyor. Bu bölünmeleri doğada olduğu gibi bütünsel bir paylaşımla yapmak yerine, kendi içindeki birliği ve otoritesini önceleyip “bencil” bir perspektiften yola çıkarak oluşturuyor.

Bu sadece kendi içinde yarattığı bölünmeler arasında bir çatışma yaratmakla kalmıyor, doğanın uyumuna müdahale ettiğinden doğayla da güçlü bir çatışma içerisine girmesine sebep oluyor. Otoritesinden, gücünden ve egosundan ödün vermeyen insan; karşısındaki bölünmüş doğanın kendisiyle çatışırken birlikte çalıştığını göremiyor. Yalnız bir şekilde önüne geleni yıkarak devam ediyor adeta.

Bunlar düşünüldüğünde “geçmişi görmek” verimli bir çözüm gibi görünüyor. Felsefe yolunun en başında doğayı izleyip ondan bir şeyler öğrenmeye çalışan insan ne oldu da üstünlüğüne ve hakimiyetine bu kadar emin oldu? Herakleitos’un da ifade ettiği gibi, zaman değiştikçe değişen maddeyle birlikte insan da değişiyor. İnsan değişen koşullara uyum sağlamak zorunda ve bu da insanın aynı kalmamasını mantıklı bir gerekçeye oturtuyor. Fakat bu değişimin bencil bir amaç üzerine kurulması, insan tercihinin eseri.

Doğayla savaşmak ve ona karşı olan yeni bölünmeler oluşturmak yerine ortak bir paylaşıma gitmek mümkün. Bu noktada Michael Marder ve Luce Irigaray ekolojik bir çözüm öneriyor.

Modern dünyada her şeyin maddeye indirgendiği, sorunun ve çözümün ekonomik yollarda arandığı düşünüldüğünde sunulan ekolojik çözüm ilkel bir yol gibi görünebilir çoğu kimseye. Bu noktada anlaşılması gereken, paylaşma ekolojisi ifadesinin, fiziksel olarak öze dönmekten çok düşünsel bir özü ifade ettiği.

Paylaşılabilir hale gelmenin yolu araya sınırlar koymaktan değil, uyum içinde çalışan bölümlerden meydana geliyor. Bu noktada doğal çevreye ve doğal kimliğimize dönmek, öncelikle doğaya kulak vermeyi gerektiriyor. Doğayı insanlıktan ayrı bir varlık olarak görmektense, tüm varlığı bir bütün olarak düşünüp “birlikte çalışmak” bir çözüm sunuyor.

Ancak bu şekilde, yaşanan sorunlardan kalıcı bir şekilde kurtulmak mümkün. Elbette modern dünyada maddi unsurlardan tamamıyla sıyrılmak mümkün değil. Nitekim burada sunulan öneri dağın tepesinde yalnız bir hayat sürmek veya vahşi hayata dönmek de değil. Kastedilen en basit ifadeyle “uyum”, dünyayı değiştirmek yerine onunla var olunduğunu kabullenme ve birlikte yaşamayı öğrenme çabasıdır.

Modernin getirisi olan kapitalizmi, Karl Marx’ın karşı önermesi komünizmi ya da insana dair herhangi bir ideolojiyi tartışmayı bırakıp acilen varlığın geri kalanını görmek, fark etmek gerekiyor. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın yaklaşımıyla:

“Sahiplenmeyi ve el koymayı değil, farklılıklara dayanan ve bizi bunları işleyip geliştirmeye teşvik eden daha büyük bir bütün kapsamında katılımcılığı öngören bir düşünme ve yaşama şekli.”

Elbette var olan otoriteler, siyasi gücü elinde bulunduranlar için bu yaklaşım kolay kabul edilebilir değil. Her şeyin ekonomik bir merkeze oturduğu bir dünyada bu çok normal. Ayrıca gücü elinde tutmak isteyenlerin çabası da kaçınılmaz.

Fakat dünyanın geldiği durum göz önünde bulundurulduğunda doğayla uyumun aciliyeti de görmezden gelinemez bir seviyede. Yaşanılan problem, insandan ve yarattığı kurumlardan ibaret değil ve dünya artık kaçınılmaz değişimlerin içinde.

Fiziksel olarak görülen değişimler bunlar: milyonlarca canlıyı öldüren küresel ısınma, milyonlarca insanı eve kapatan küresel salgınlar… Bir son mümkünse eğer, bu yaşananlar ona yakın olduğumuzu gösteriyor.

Bir önlem almaya çalışıyorsak uyum içindeki doğa örneğinden yararlanmamız gerekiyor. Sürdürülebilir bir düzeni koruyamayıp canlılığa yuva olmuş doğayı yok eden bizsek, birlikte var olmayı öğrenmesi gereken de biziz.

En nihayet, otoritesini korumak için bir paylaşma ekolojisine karşı çıkması muhtemel liderler dahil, bir geleceğe sahip olmak nefes alabileceğimiz bir hava olmasına bağlı. Bunun için de yapılması gereken birlikte var olmayı öğrenmek.

Dünyada yaşanan sorunlara gerekçeler yaratmak, yeni sınırlar oluşturup geçici korumalar sağlamak mümkün. Bütün bunlar ancak “şimdi”yi kurtarabilir. Anı kurtarmanın ilerisine gidip, bir geleceğe sahip olmak istiyorsak varlığı sürdürülebilir kılmak zorundayız. Bu da ancak baktığımızı “görmek”le mümkün olabilir.

Yalnızca yaşanan sorunları görmek değil, önümüzdeki iyi örnekleri, bize “verilmiş” çözüm önerilerini de görmemiz gerekiyor. Bütün bunlar da bir paylaşma ekolojisinin, geleceğe var olma şansı tanıdığını gösteriyor.

Elbette bu gelecek; bütüne odaklanan, paylaşım fikrini benimseyen, varlığın tümüne ait bir “gelecek”. Michael Marder ve Luce Irigaray’ın da dediği gibi:

“Dünyanın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenmenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın ve paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”

Dilara Kartal

Flynn Etkisi nedir?

Öğrenciler artık daha mı zeki? Bir çok ülkede okul ve üniversite hedefleri sürekli yükselişte. Hükümetler eğitime daha çok yatırım ve imkan sağlarken kimileri de sınavların kolaylaşmasından ibaret olduğunu savunuyor. Tabii, yüksek sonuçlar öğrencilerin daha sıkı çalışmasına ve daha fazla görev bilinciyle hareket etmesine de bağlı olabilir. Yoksa gerçekten daha mı zeki bu çocuklar?

Gerçekten iyi, hassas ve adil bir zeka testi olduğunu hayal edelim. Bu test sizin toplam entelektüel yetenekleriniz ve kapasiteniz hakkında net ve özgül bir saptama yapmayı da garantilesin. Bu kuşaklar arasında bir fark olduğunu gösterir mi? Ebeveynlerden daha yüksek puan alınan ve gitgide zekileşen bir toplumu mu gösterir?

Bu alanda yapılan çalışmalar, insanların her yeni kuşakta yaklaşık 4-6 puan ilerleme olduğunu saptamaktadır. Her 10-15 yılda bir ulusal IQ düzeyinde bir sıçrama olduğunu görüyoruz.

Peki araştırmacılar böyle düşünüyor ama bu inancın aslı var mı? Bu “etki”ye adını veren kişi, Yeni Zelanda’da çalışmalarını sürdüren Amerikalı siyaset bilimci James Flynn dır. Flynn IQ testi kitaplarını ve sonuçlarını incelediğinde insanların zamanla daha iyi puan aldığını keşfetmiştir. Ya testler kolaylaşıyor ya da insanlar daha zekileşiyor olmalıydı.

Kontrol edilmesi gereken ilk şey, bu etkinin bir çok ülke ve bir çok test için geçerli olup olmadığıydı. 20 den fazla ülke incelendiğinde IQ oranlarında artış grafiği sürekli yükseliyordu.

Flynn’ın iddia ettiği “kitlesel IQ artışı” etkileyici bir şekilde kanıtlanmış görünüyordu. Ancak buradaki temel sorun bunun neden böyle olduğudur?

Gerçekten zekamız artıyor mu yoksa olası başka nedenler mi var? Örneğin testlerin uygulandığı kişiler, eğitim, beslenme, sosyal eğilimler, ebeveynlerin rolü, sosyal çevre gibi etmenler mi değişiyor.

Bazıları Flynn etkisinin gerçek olduğunu savunmaktadır. Nesilden nesile boylar uzuyorsa zekamız da gelişiyor olabilir. Ancak okullarda, nobel ödülü kurullarında, patent bürolarında zekanın artışına dair gerçek bir kanıt yoktur.

Flynn etkisi açıklama bekleyen bir olgudur.

Kritik Kütle Nedir?

Kritik kütle bilimsel olarak bir reaksiyonun başlaması için gerekli minimum madde miktarıdır. Genellikle nükleer reaksiyonlarda kullanılan bu terimin kimya reaksiyonları için geçerli olduğunu da belirtmek gerekir. Ama asıl durum sosyoloji ve psikolojide de geçerli olmasıdır.

Kritik kütleyi sosyal ve psikolojik açıdan incelediğimizde elimize net sayılar ulaşmaz. Örneğin bir halk isyanı kaç kişi bir araya geldiğinde başlar bilemeyiz. Ancak olasılık olarak tahmin edebiliriz.

Ya da kişisel bazda incelendiğinde “bardağı taşıran son damla oldu” deyimi aslında eylem için kritik kütleye ulaşıldı anlamına gelir. Verilen bütün kararlar bu ilke ile bağlantılıdır. İçsel veya dışsal motivasyon ölçülebilseydi, karar anı öncesi kritik kütleye ulaşıldığını rahatça belirlenebilirdi.

En basitinden trafikte kırmızı ışıkta bekleyen yayalar bir süre sonra eğer arabalar da yavaşsa yeterli kalabalığa ulaştığında kendiliğinden bir isyan başlatır ve karşıya geçmeye başlarlar kırmızı ışık yandığı halde. Bu da kritik kütleye bir örnek olabilir.

Aslında daha çok örnek verilebilir. Benzer örnekleriniz varsa yorum olarak ekleyebilirsiniz konuyu daha incelememizi sağlayabilir örnekler.

Ayrıca bakınız bir bitkinin ve bisiklet grubunun da adıdır.

Normallik ve Anormallik

Öznel: Kendimizi, kendi davranış ve değerlerimizi normallik ölçütü olarak kabul eden en ilkel fikir, belki de budur. Yani, bizim gibiler normal, bizden farklı olanlarsa anormaldir.

Normatif: Bu ise, kişinin nasıl düşünüp davranacağına dair arzu edilen, ideal bir durum fikridir. Bu mükemmel dünya görüşü genellikle din ve siyaset alanındaki düşünürler tarafından dile getirilir. Normallik mükemmeliktir: Normallikten ne kadar uzaklaşılırsa o kadar anormallik var demektir.

Klinik: Sosyal bilimciler ve tıbbi klinisyenler kişinin işlev görme halini etkililik, örgütlenme ve uyumluluk açısından değerlendirmeye çalışırlar. Anormallik genellikle uyum zayıflığı, acı ya da tuhaf davranışlarla ilişkilendirilir.

Kültürel: Kültür giyimden tavırlara, dilden aşka kadar her şeydeki eğilimleri belirler. Kültür bize, davranışların nasıl olması gerektiğini söyler ya da onları mahkum eder. Bazı şeyler tabudur. Bu durumda da kişi kültürel normlardan ne kadar uzaklaşırsa o kadar anormal sayılır.

İstatistiksel: Kalabalık yığınların olduğu çan eğri bölümleri normal, belli bir alanın dışında kalanlar anormal kabul edilir.

Kavram Sorunları

Anormallik tanımlarının tümünün sorunlu olduğu aşikardır. Öncelikle sağlıksız bir toplumda yaşayan sağlıklı bir insan anormal olarak nitelenir. Toplumların kendi dar (sağlıksız, uyumsuz) inanç ve davranış standartlarına boyun eğmeyenlere fazlasıyla tahammülsüz davrandıklarına dair çok sayıda örnek vardır. İkinci olarak uzman gözlemciler normale karşı anormalin ne olduğunun sınıflandırması konusunda elbette birleşememektedir.

Tarih Öncesi Sanat

İlkel toplumlar için sanat, biraz da sihirdi. Sanatın tılsımlı güçlere sahip olduğuna, insanları ruhlarla ve ruhani dünyayla iletişime geçirdiğine dair yaygın bir inanış vardı. Tarih öncesi dönemden günümüze gelebilmiş az sayıda eser vardır. Bu eserler, toplumsal inanç ve dini inançları göz önüne serer.

Genellikle, tarih öncesi mağara ressamlarının erkekler olduğu varsayıldı. Yakın tarihli bir çalışma, ilk sanatçıların çoğunun kadın olduğuna dikkat çekerek, kadınların tarih öncesi toplumlarda sanılandan daha güçlü bir role sahip olduğunu öne sürmektedir.

Sanatın sihirli güçleri vardır.