Jet Lag Sadece Uykunuzu Değil, Organlarınızın Anlaşmasını da Bozuyor

Uçaktan indiğinizde beyniniz hâlâ gece olduğunu söylerken midenizin kahvaltı istemesi, karaciğerinizin ne yapacağını bilememesi ve kaslarınızın sanki başka bir kıtada kalmış gibi ağırlaşması tesadüf değildir. Jet lag, basitçe “uyku düzeninin bozulması” değildir; vücudun içindeki çok sayıda saatin aynı anda farklı zaman dilimlerinde yaşamaya zorlanmasıdır. Bir bakıma insan bedeni, tek bir saatten yönetilen bir imparatorluk değil, aralarında sürekli haberleşen şehir devletleri topluluğudur.

Beyindeki şef ve organlardaki orkestralar

Sirkadiyen ritim denilen yaklaşık 24 saatlik biyolojik düzenin merkezinde, beynin hipotalamus bölgesindeki suprakiazmatik çekirdek bulunur. Bu küçük sinir hücresi kümesi, gözlerden gelen ışık bilgisini kullanarak bedenin ana zamanlayıcısı gibi davranır. Sabah ışığı gördüğünde “gün başladı” mesajını verir; akşam karanlığında ise melatonin salgısının yolunu açar. Fakat bu merkez, vücuttaki tek saat değildir.

Karaciğerin, pankreasın, bağırsakların, yağ dokusunun, kalbin, akciğerlerin ve hatta bağışıklık hücrelerinin kendi moleküler saatleri vardır. Bu yerel saatler, belirli genlerin hangi zamanda çalışacağını ayarlar. Karaciğer besinleri işlemek için, pankreas insülin üretmek için, bağırsaklar hareketliliği düzenlemek için günün farklı anlarında farklı hazırlıklar yapar. Ana saat ışığa göre ayarlanırken, çevresel saatler özellikle yemek saatleri, fiziksel aktivite, sıcaklık ve hormonal sinyallerden etkilenir.

İşte uzun uçuşun asıl karmaşası burada başlar. Diyelim ki İstanbul’dan Tokyo’ya uçtunuz. Gözleriniz yeni zaman diliminin sabahını görür ve beyniniz birkaç gün içinde buna uyum sağlamaya çalışır. Ancak uçakta düzensiz yenen yemekler, varış yerinde alışılmadık saatlerde tüketilen atıştırmalıklar ve hareketsizlik, karaciğer ile pankreasın saatini bambaşka bir ritimde tutabilir. Beyin “sabah” derken metabolizma “gecenin ortası” diyebilir.

Yorgunluktan fazlası: Geçici bir biyolojik anlaşmazlık

Bu iç uyumsuzluk, jet lag’in tanıdık belirtilerini üretir: gece uyuyamamak, gün içinde sersemlemek, odaklanamamak, iştahın şaşması ve sindirim sorunları. Ancak etkiler bununla sınırlı olmayabilir. Kısa süreli zaman kaymaları çoğu kişide geçicidir; buna karşılık sık sık kıtalararası yolculuk yapanlarda ya da vardiyalı çalışanlarda kronik saat uyumsuzluğu, metabolik sorunlar, ruh hali dalgalanmaları ve bağışıklık ritminde aksama ile ilişkilendirilmektedir. Beden yalnızca dinlenmek istemez; doğru işi doğru zamanda yapmak ister.

Bu nedenle jet lag’i yenmenin en etkili yolları, organlara tutarlı ipuçları vermektir. Varış noktasındaki gün ışığına mümkün olduğunca erken maruz kalmak, ana saati yeni zamana çeker. Yemekleri yerel saatle tüketmek ise özellikle metabolik organlara “burada yaşıyoruz” mesajı gönderir. Uçakta ve ilk günlerde aşırı alkol, ağır gece öğünleri ve rastgele atıştırmalar bu mesajı bulandırabilir. Hafif egzersiz, yeterli su ve varış saatine göre planlanmış kısa uykular da geçişi kolaylaştırır.

Jet lag bize rahatsız edici ama büyüleyici bir gerçeği hatırlatır: Zaman, yalnızca duvardaki rakamlar değildir. Zaman; hücrelerimizin protein üretiminde, hormonlarımızın dalgalanmasında, bağırsaklarımızın ritminde ve zihnimizin uyanıklığında yaşayan biyolojik bir kuvvettir. Uçak sizi birkaç saat içinde başka bir ülkeye götürebilir. Fakat bedeninizdeki küçük saatlerin aynı ülkeye varması biraz daha zaman alır.

Uykuyu Beyniniz mi Uyuyor? Plasebo Dinçliğinin Şaşırtıcı Sınırı

Sabah aynaya bakıp “Üç saat uyudum, bugün bittim” dediğiniz anda gerçekten mi bitersiniz; yoksa beyniniz size henüz gün başlamadan bir yenilgi senaryosu mu satıyordur? Bu soru, plasebo uykusu denen ilginç alanın kalbinde durur. Bazı araştırmalar, insanlara gerçekte aldıklarından daha uzun uyudukları söylendiğinde dikkat, problem çözme ve günlük performanslarının iyileşebildiğini gösteriyor. Tersine, yeterince uyumuş kişiler “uykunuz verimsizdi” bilgisi aldıklarında kendilerini daha yorgun ve daha dağınık hissedebiliyor. Demek ki yastığın yanında görünmeyen bir uyku ortağı vardır: beklenti.

Uyku miktarı mı, uyku anlatısı mı?

Uyku yalnızca kapalı gözlerle geçirilen mekanik bir süre değildir. Sabah uyandığımızda beynimiz, bedeninden gelen sinyalleri yorumlar: Gözlerde yanma, kaslarda ağırlık, alarmın sertliği, günün yaklaşan sorumlulukları… Ardından bunları bir hikâyeye bağlar. “İyi uyudum, hazırım” hikâyesi, dikkati daha cesur kullanmayı ve zorlu görevlere daha istekli başlamayı sağlayabilir. “Mahvoldum” hikâyesi ise küçük bir unutkanlığı bile yorgunluğun kanıtı gibi büyütür. Burada değişen yalnızca his değildir; motivasyon, hata beklentisi, stres düzeyi ve zihinsel çaba da değişir.

Plasebo etkisinin gücü tam da buradadır: Beklenti, bedeni sihirli biçimde kandırmaz; beynin kaynaklarını nasıl dağıtacağını etkiler. Kişi dinç olduğuna inanıyorsa daha uzun süre odakta kalabilir, ilk zorlukta vazgeçmeyebilir ve kendi performansını daha olumlu değerlendirebilir. Buna karşılık, uykusuz olduğuna ikna edilmiş biri her esnemeyi alarm, her küçük hatayı da çöküş işareti sayabilir. Zihin, tahmin yapan bir organ olduğu için, beklentisi çoğu zaman deneyiminin yönetmenliğini üstlenir.

Fakat bu, “uyku gereksiz” demek değildir

Bu bulgu, geceyi dizilerle geçirip sabah kendimize “Sekiz saatlik uyku enerjisindeyim” diyerek biyolojiyi alt edebileceğimiz anlamına gelmez. Uyku; bağışıklık sistemi, metabolizma, duygusal düzenleme, öğrenmenin kalıcılaşması ve beynin atık temizleme süreçleri için temel bir gereksinimdir. Kronik uyku yoksunluğu, kişinin kendisini ne kadar iyi hissettiğinden bağımsız olarak tepki süresini, karar kalitesini ve sağlık göstergelerini bozabilir. Plasebo, kısa vadeli öznel canlılığı ve bazı bilişsel görevlerdeki tutumu güçlendirebilir; fakat uykunun fizyolojik borcunu ortadan kaldıran bir kredi kartı değildir.

Asıl ders daha inceliklidir: Uykuyla ilişkimiz, saat sayısından ibaret değildir. “Mutlaka sekiz saat uyumazsam işe yaramam” düşüncesi, iyi niyetli bir sağlık kuralından performans kaygısına dönüşebilir. Elbette çoğu yetişkin için düzenli ve yeterli uyku önemlidir; ancak tek bir kötü gecenin bütün günü mahvedeceğine dair kesin inanç, yorgunluğu büyüten ikinci bir etkene dönüşür. Bazen insanı asıl yoran şey, az uyumaktan sonra gelen felaket yorumudur.

Daha sağlıklı yaklaşım, hem biyolojiye hem algıya saygı duymaktır. Uykunuzu düzenleyin, ışık ve ekran alışkanlıklarınızı gözden geçirin, mümkün olduğunca tutarlı saatlerde yatın. Ama kötü bir gecenin ardından zihninize şu daha dürüst cümleyi de verin: “Bugün ideal değilim; yine de işlev görebilirim.” Bu cümle mucize vaat etmez, fakat beynin tehdit modundan çalışma moduna geçmesine yardım eder.

Plasebo uykusu bize rahatsız edici ama özgürleştirici bir gerçeği hatırlatır: Yaşadığımız şeylerin bir kısmı olayların kendisi, bir kısmı da onlar hakkında kurduğumuz anlamdır. Uyku gerçek bir biyolojik ihtiyaçtır; fakat dinçlik hissi, onun üzerine zihnin yazdığı ikinci metindir. Belki sabahları yalnızca kaç saat uyuduğumuzu değil, uykumuz hakkında hangi hikâyeye inandığımızı da sormalıyız.

Eterik beden nedir? İnsan Kalıbı mı? Ruh mu?

Eterik Beden, insan enerji sisteminden gelen ana enerji kütlelerinden biridir. Diğer ana bedenler Astral ve Nedensel Vücut’tır. Bu bedenlerin her biri giderek daha ince bir enerjiden oluşur.

Eterik beden fiziksel vücudun tam bir kopyasıdır. Ana işlevi güneşten gelen ışığı ve ısıyı emmek ve bunları fiziksel vücudun tüm bölgelerine iletmektir. Eterik gövde, daha yoğun fiziksel gövdenin üzerine inşa edilen arketip olan fiziksel vücudun kalıbıdır. Çoğu insan için eterik beden görünmezdir, görebilenler onu fiziksel bedenin çevresinde yaklaşık 5 cm genişliğinde mavi-gri buzluymuş gibi olduğunu, dakikada 15-20 kez titreştiğini tarif ediyorlar. Eterik beden genellikle ana oluşturucu veya fiziksel gövdenin matrisi olarak adlandırılır.

Burada bence en önemli husus; onun fiziksel bedenimizin organlarına eşdeğer biçimde bağlanmış oluşudur. Fiziksel bedenden bir organ çıkarılırsa, eterik organ hala vardır. Ve ilk zaman duyduğumda çok şaşırdığımı hatırladığım, örneğin fiziksel olarak artık olmayan bir kolun hala ağrımakta olduğunun söylendiği olaylar, işte o organın eterik bedende halen orjinal olarak bulunuşudur.

Bir diğer çok önemli husus da duyularımızın; Eterik, astral ve fiziksel bedenler arasında bir bağlantı aracı olmasıdır. Beş duyunun çalışmasına nedeni Eterik bedenimizdir ve bu sayede madde dünyasını deneyimleriz. Eterik vücut aynı zamanda daha ince dünyaları deneyimlememiz için de bir kanal sağlar.

Beni en çok şaşırtan ise Eterik bedenin, kişinin ego benliği tarafından şekillendirildiği olmuştur. Bir insan ruhsal bir yoldayken eterik beden ruh enerjisinin vericisi olur. Düşüncemiz madde dünyasına odaklıyken fiziksel bedene canlılık, sağlık, yaşam verir. Yani enerjileri yüksek bedenlerden fiziksel bedene indiriyor diyebiliriz. Eterik yapımız, sinir sistemi, kan akımı ve endokrin sistem aracılığıyla fiziksel bedene ileten yaşam gücünün alıcısıdır.

Ezoterik ustalar ve şamanlar Eterik bedenin fiziksel vücuttan ayrılabildiğini, ancak ondan çok uzağa gidemediğini söylüyorlar. Eterik vücudun fiziksel vücuttan herhangi bir şekilde ayrılması genellikle enerjide önemli bir azalmaya neden olur. İşte tam bu noktada ben “buldum buldummm!” moduna geldim. Hatırlar mısınız bilmem, yıllarca kitabını okumanızı önerdiğim, sonra her nasılsa mucize olarak dizisinin yapıldığı, Philip Pullman’ın His dark Materials üçlemesindeki ana konu ve sahneleri hatırladım. Konuyu dağıtmamak için aşağıya bir not ve video ekledim.

Astral ile eterik beden arasında bir ‘eterik ağ‘ bulunur. Şifacı ve yazar Simon Heather, bu ağın, özel bir enerji türü (prana) ile nüfuz eden tek bir atom katmanından oluştuğunu söyler. Bu kanallar psişiklere, dışa doğru yayılan ve enerjiyi hareket ettiren parlak telli saçlar olarak görünür. Eterik çakralar çift işleve sahiptir. Birincisi, pranayı fiziksel vücuda geçtiği yerden eterik vücuda emmek ve dağıtmak ve böylece canlı tutmaktır; ve ikincisi, fiziksel bilince daha yüksek bilgelik getirmek.

Eterik bedenin kendine ait bir hayatı yoktur. Fiziksel bedenin ölümüyle eterik vücut çözülür ve enerjisi genel eterik alana geri döner.  Yine Heather’ın söylediğine göre hamilelik esnasında, elementel bir varlık tarafından eterik enerjiden bir fetüs prototipi oluşur. Doğumda annenin psişik varlığı bebeğe uzanır. Bebeğe elektrik vücudunun bir kısmını verir.  Bu temel varlık, anne karnında gelişmeye başladığımız andan ölene kadar bizimledir. Fetüsün büyümesi, enkarnasyon yapan kişinin karması ile kontrol edilir. Yeni vücut büyüdükçe, eterik madde vücudunu inşa etmek için anneden alınır. Bu noktada akla Carlos Castaneda’nın öğrettiklerini hatırlamış olmalısınız (eğer konuya vakıfsanız):

Çocuğu olan insanların Karın bölgesinde oluşan kara delik. Bu bir enerji azlığı ve kişinin bu dünyaya gelme sebebini gerçekleştirme konusunda artık bir zorluk(imkansızdır demeye dilim varmıyor!) ortaya çıkarır.

Ayrıca Eterik bedenin fiziksel oluşum için oluşturduğu prototip ne kadar da “insan kalıbı” tanımlamasını andırıyor! Castaneda serisinde bunun için söylenenler şöyledir:

Devamını oku “Eterik beden nedir? İnsan Kalıbı mı? Ruh mu?” →

Rüyalar Afrika’dan nasıl görünüyor?

Zulu dilinde uykunun karşılığı “Butongo” dur. Yani yıldız tanrılarıyla bir oluş hali. Rüyanın karşılığı ise “İpupo” dur. Pupa fiili uçmak demektir. Dolayısıyla rüya gördüm demek “uçtum” anlamına gelir.
Afrika’da biz, rüyamızda bir şey gördüğümüzde onu gün ışığında da gerçekleştirmek gerektiğine
inanırız. Kişinin rüyalarını ciddiye alışı çok iyidir çünkü biz bir rüyayı gerçekleştirdiğinizde, rüyayı yapan
ruhun yaratıcı gücünün bunu fark ettiğine ve size rehberlik edecek yeni rüyalar üretip, yaşamınızı daha zengin ve daha ilginç kılacağına inanırız. Siz rüyalarınızı fark ettikçe onların da bunu fark ettiklerine inanırız. Rüyalarınızı görmezden gelmek veya onlara yersiz, gülünç şeyler olarak bakmak iyi değildir.
Rüya ruhuna, onun mesajını aldığımı ve o mesaj uyarınca davranmaya hazır olduğumu göstermek zorundayım. Bazen tüm varlığınızı derinden etkileyebilecek bir sorunla karşılaştığınızda uykuya dalabilirsiniz ve sabah olduğunda sorununuzun çözümü oradadır. Tüm bu süre zarfında yanıt nerede saklıydı? Belirli bir şeyi daha önce hiç görmemiş olan bir insan, nasıl olur da yalnızca bir rüya rehberliğinde kendini o şeyi inşa ederken bulabilir. Rüyalar mucizevi doğalarını bize bu şekilde gösterir. 

Bir keresinde aydaki dağları kendi gözümle görebilmek için bir teleskop yapmak istedim. Bir rüya bana mercekleri bilemek ve bir teleskop yapmak konusunda rehberlik etti. Ne zaman bir hata yapsam rüya gelip beni düzeltiyordu. Sonunda bugün hala evimde duran dört inçlik bir teleskopu tamamlayabildim.
Şimdi kendime soruyorum: Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Rüyalarımda belirip beni yönlendiren insanlar kimdi? Bilmiyorum. Tek bildiğim onların kesinlikle Afrikalı insanlar olmadığı!
Vusamazulu Credo Mutwa-Afrikalı şaman şef

Dekorasyon gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekorasyona ihtiyacı yoktur.

Afrika ata sözü

Dirseğini bükmeden yemek!

Egonun, hastalığın tasarlanmış “mesajlarına”, yani entelektin oluşturmaya çabaladığı düzen ve yapı değişimlerine kodlanmış enformasyona açıklığı, çatışmanın içinden çıkılmaz bir çıkmaza dönüşmesini engellemeye yarasa da insan organizasyonu bu tür açıklığı olsa olsa güç kılacak bir paradoks üzerine kuruludur. Gerçekten de hasta olduğumuz çoğu zaman, psişe ile bir mesaj taşıyabilecek açık bir diyalogu sürdürmek için enerjimiz, umudumuz ya da ruh halimiz YETERLİ OLMAZ. Bu noktada dostlarımız ve bir doktor ya da terapist zaman zaman ihtiyaç duyduğumuz desteği sunabilir. (Whitmont)

Gerçekten de özellikle çeşitli şifa teknikleriyle çalışan arkadaşlarımız bunu deneyimlemişlerdir ki, hastalık anında mevcut erk düzeyi düşüyor ve kendine dönük bir çalışma yapamaz duruma düşebiliyorsun. İşte bu durumlar rüya görüşmeciliğinde sık sık anlattığım bir meseli hatırlatıyor,hani tanrının verdiği ziyafet ve dirsekleri bükmeden yemek! 🙂 Anladınız siz.
Birbirimizi desteklediğimiz ölçüde şifalanan yaratıklarız biz.

*